Yaratıcı okur olmadan yaratıcı yazar olunabilir mi?

“Prose’un da alıntıladığı, Hemingway’in yazmak için yola çıkmışlara bir tavsiye niteliğinde olan 'Yazabildiğin en hakiki cümleyi yaz' cümlesini okurlara da söylemek gerekir diye düşünüyorum. En hakiki cümleleri yazan yazarları bulun ve kıymetlerini bilin.”

02 Ocak 2023 22:30

Bu yıl okuduğum önemli kitaplardan biri, Francine Prose’un yazdığı ve Seda Çıngay Mellor’un Türkçeye çevirdiği Bir Yazar Gibi Okumak: Kitapseverler ve Kitap Yazmak İsteyenler İçin Bir Kılavuz kitabı oldu. Aynı çevirmenin dilimize kazandırdığı Eka Kurniwan’ın Kaplan Adam kitabı da bu yıl okuduğum önemli kitaplardan bir diğeriydi.

Yazmak, hele de yaratıcı yazmak üzerine her yıl pek çok kitap basılırken, yaratıcı okuma üzerine az sayıda kitap basılması bana hep acıklı gelmiştir. Oysa gücü ve etkisi göz önünde bulundurulduğunda, okumanın yazmaktan önce gelmesi gerekmez mi? Yazmak üzerine bu kadar çok kitap yazılması, yaratıcılığı önemsemeyen ve şablon kalıplara oturtulmuş modern bir mekanizmayla metinlerin oluşturabileceğine inanıldığını çağrıştırıyor. Aynı zamanda bunun gittikçe ticari bir faaliyet olduğunu, sosyalleşme ya da eğlenceli zaman geçirmenin formüllerinden biri yapılmaya çalışıldığını da… Yaratıcı okur olmadan yaratıcı yazar olunabilir mi? Bu sorunun cevabı hiç şüphesiz “hayır”dır.

Okuma kültürü, yaratıcı okuma, yakın okuma, doğru okuma, adına ne dersek diyelim, okumayı merkeze alan kitap sayısında bir artışın olmasını beklemek, her okurun, okur olma yolunda ilerleyen her bireyin, her yazarın hayalidir.

Francine Prose bu kitabında Batı Kanonu içerisindeki birçok yazarın eserlerini inceliyor. Kiminde sözcüklerin gücünü, kiminde cümlelerin metne kattığı ritmi, kiminde de paragrafların metindeki kurguyu nasıl sağlamlaştırdığını örneklerle açıklıyor. Ayrıca yazarın ayrıntılarla ve karakter oluşturmadaki incelikleriyle hikâyeyi nasıl güçlü kıldığını ele alıyor. Bütün bunları kendi okuma deneyimlerinden yola çıkarak yapıyor; çoğunlukla kuramlara ya da kavramlara yaslanmadan. Birbirine hiç benzemeyen, metinlerindeki zenginliği farklı yollarla sağlamış yazarların metinlerine aynı mesafeden bakıyor. Metnin ritmini yakalamak için sıfatlara, zarflara önem veren yazarlardan olduğu kadar, benzetme yapmadan da metne ritim kazandırılabileceğini gösteren yazarların eserlerine de başvuruyor. Öyle ki, uzun cümlelerle yazan yazarları da, kısa cümlelerle yazanları da ayrı bölümlerde ele almıyor; onları yan yana getiriyor. Aynı başlık altında, bir hikâyenin okurun zihninde çakılı kalmasını sağlayan şeyin kısa veya uzun cümleler olmadığını vurguluyor; yazarın karakterlerine, mekânlarına, zamana bağlı kalarak hissettirdiği üslubuna dikkat çekiyor:

“Demek ki incelememize ve yakın okumamıza değecek cümleler yalnızca uzun, karmaşık olanlar değil. Kısa cümle de bir o kadar etkili olabilir. Çünkü önemli olan karmaşıklık ya da süslemeler değil; zekâ, zarafet ve cümlenin ifade etmeyi hedeflediği şeyi ifade etmenin mükemmel bir aracı olarak taşıdığı çarpıcılık. Cümle içinde yer aldığı öyküye, romana ya da denemeye kusursuz biçimde yakışmalı.” (s. 107).

Raymond Carver’a, Franz Kafka’ya, Flannery O’Connor’a, Jane Austin’e veya James Joyce’a bu alıntıdaki titizlikle yaklaştığını görüyoruz. Elbette onu daha çok etkileyen, hayranı olduğu yazarları satır aralarında görmek mümkün ama yeri geldiğinde onlara hiç benzemeyen yazarların müthiş metinleri olduğunu da göstermekten kaçınmıyor. Karakter yaratmada eşsiz bulduğu George Eliot’a selam veriyorsa, yarattığı karakterlerle anlatıyı bambaşka bir atmosfere sokan ve okuyucuyu şaşkınlığa uğratan Rulfo’yu da selamlamadan edemiyor.

Yazarların metinlerine bir çocuk şaşkınlığıyla yaklaşıyor ve nasıl ki bir çocuk sadece bir oyundan değil pek çok oyundan haz alıyorsa ve nasıl ki bir çocuk pek çok meyveyi aynı iştahla yiyebiliyorsa, Prose da kitaplara, elbette iyi yazılmış kitaplara öyle yaklaşıyor. Elbette bir çocuk bazı meyveleri diğerlerinden daha fazla seviyor olabilir. Okurlar olarak bizim için de bazı yazarlar diğerlerinden daha kıymetlidir. Ama onlara biçtiğimiz kıymet diğerlerini küçültmez. Tolstoy’u sevmek Dostoyevski’yi sevmeye engel değildir örneğin ya da Gabriel Garcia-Márquez’e hayran olmak, John Cheever’in metinlerini sevmeyeceğimiz anlamına gelmez. Prose da böyle yaklaşıyor kitaplara.

Aynı türde yazılan kitapları meyvelerden ayıran bazı önemli noktalar vardır yine de. Napolyon kirazının tadı pek çok yerde aynıdır muhtemelen. Ama kitapların eşi benzeri yoktur. Sadece benzeyenleri, andıranları, onlara bir yönüyle yaklaşanları vardır. Böylesine değerli sanat eserleri hiç kuşkusuz onlara doğru bir yöntemle yaklaşılmasını da hak ediyor. Prose’un yaptığı da bu. Metinleri yakın okumaya tabi tutuyor. Kitapların hak ettiği değeri görmesi için parçalara, daha küçük parçalara, en minik parçalara ayrılması gerektiğini söylüyor. Sözcükten cümleye, oradan paragrafa ve sonunda bütüne ulaşıyor. Her yazar kadar her metnin de biricik olduğunu, iyi yazılmış metinlerin ancak onları parçalara ayırarak –ama bunu yaparken de anlamı kaybetmemek için bütünün göz ardı edilmemesi gerektiğini bilerek– değerlendirilebileceğini savunuyor ve kendi eşsiz deneyimini bizlerle paylaşıyor. Bunun ne kadar cömertçe bir ikram olduğunu okurun görmesini dilerim. Prose’un ikramların tadına varılmasını isterken kimi yerde bir öğretmen gibi konuştuğunu söylememek olmaz yine de. Ama yaratıcı okumanın zorluğunun farkında olan biri, düşüncelerini aktarırken elbette biraz da öğretmen olmak zorundadır.

Prose’un da alıntıladığı, Hemingway’in yazmak için yola çıkmışlara bir tavsiye niteliğinde olan “Yazabildiğin en hakiki cümleyi yaz” cümlesini okurlara da söylemek gerekir diye düşünüyorum. En hakiki cümleleri yazan yazarları bulun ve kıymetlerini bilin.

Ortaokul ve liselerde “Okuma Kültürü” diye seçmeli bir ders var. Millî Eğitim Bakanlığı’nın bana göre en önemli projelerinden biri bu. Ne var ki yirmi beş yıllık öğretmenlik hayatımda bu dersi ne seçeni ne seçtireni ne de dersi vermek isteyeni gördüm. Bakanlığın bu dersi zorunlu yapmasını ve bu kitabı ders kitabı olarak okutmasını istemek fazla mı hayalperestlik olur? Önümüzdeki yıllarda sorunlarının çoğunu halletmiş, insanlarıyla barışmış bir Türkiye’de, eğitimde öne çıkan en büyük talebin “Okuma Kültürü dersinin zorunlu olması”nı dilerim. Bir gün… neden olmasın?

•