Bir uzun şiire düşülen uyaklar: Kar Panteri ve yeryüzü mucizesi

"Tesson anlatısını yabanın diliyle anlatmaz, aksine, pek 'insanca' bir dilde kurar öyküsünü. Aristoteles’ten Novalis’e, Nietszche’den Jean Giona’ya, Hölderlin’den Heidegger’e, oradan Mallarmé’ye, türlü türlü şair, sanatçı ya da filozof sızar satır aralarına, kültür dediğimiz şey, kar panterinin türünün yok olmasının müsebbibi uygarlık, her türlü şaşaası ve azametiyle metnin içinde temsil edilir böylelikle."

01 Eylül 2022 19:30

Yoksa ormanda bir tanrı gibi beklemek
Ses işitebilirsek
“Baş Dönmesi”, Melih Cevdet Anday

Ev dünyayla aynı büyüklükte; ya da daha doğrusu, dünyanın ta kendisi.
“Asterion’un Evi”, Jorge Luis Borges

Her doğum neşeli değildir. Sancılı, kanlı, zor, dahası istenmeyen, vücudun zehirli bir madde gibi gördüğü, doğurmak değil de kusmak, bünyesinden atmak istediği doğumlar da vardır. Şair diyordu ki, “Bu dünya soğuyacak”. Hem müthiş bir teselli veren, insanın yüreğine su serpip serinleten bir dize bu hem de müthiş bir çaresizliği, eli kolu bağlanmışlığı, bu dünyadaki mutlak tutsaklığımızı ve geçiciliğimizi hatırlatan. Bu acılı doğumun da sonu gelir, gün doğar, Anne ölür, doğansa yaradılışın hafifliği, tatlı şaşkınlığı ve mutluluğuyla değil, sevilmemenin, istenmemenin, tüm bunlara karşın bir de geç kalmışlığın, üstelik bir de fırlatıldığı bu yerde, hayatta kalma zorunluluğunun zihninin ve bedeninin her karışına işlediği muazzam bir öfke, hınç, intikam hisleriyle bir başına kalır.

Sylvain Tesson’un, meşhur hayvan fotoğrafçılarından Vincent Munier’in daveti üzerine çıktığı Tibet yolculuğundan sonra kaleme aldığı, Türkçede Ceylan Birol’un özenli çevirisiyle okuduğumuz Kar Panteri, daha pek çok meselenin yanı sıra insanın bu istenmeyen doğumu üzerine de düşünmeye sevk eder okuru.[1] Türü tükenmekte olan kar panterinin peşinde, izinde, arkasında, dondurucu soğukta, insan oluşun zaafları, zehirleri ve ayrıcalıkları üzerine tefekkür etmeye alan açan bir seyahat bu; denizden yükseldikçe, diyelim 5.000 metre, gözlemcinin, insan olarak istenmeyen çocuk olduğunun farkında olan o gözlemcinin içine doğru kilometrelerce dalmanın, hazzı, pişmanlığı ve acıyı aynı anda hissettirdiği bir metin karşımızdaki. Taşın, kayanın, kara hayvanının, uçan kuşun hafızasının, insanın sınırlı zihni ve hafızasıyla kıyasıya mücadelesinin metni. Gelip gelmeyeceğinden, görülüp görülmeyeceğinden emin olunmayan bir hayvanın, kar panterinin peşinde. Bir pusu, fakat alışık olunmayan bir pusu. Öldürmekten farklı, fakat yine de tuhaf bir haz ilişkisi var bu sefer insanın hayvanla kurduğu. Varlığı bilinen, fakat görmesi mümkün olmayan bir hayvan. Bir tanrı belki. Varlığı değil ama sureti haz verecek olan.

Sonsuz bir zaman parçasının içindeyiz. Zaman akıyor bir yandan. Nasıl usul, donuk. Evrim o esnada faaliyetlerine devam ediyor. Kendi hızında. O her şeyin, ama her şeyin ilk titreşimini düşünüyor insan ister istemez bu sonsuz zamanın durağan akışında. Kurtla ceylan karşı karşıya. İnsan, tepenin orada, gözü yetersiz, bedeni zayıf, teleskobun ardında, termal giysilerin içinde. Kurt ile ceylan karşı karşıya. “Başlangıç ânı özlemi.” Sanki oraya dönse insan, o her şeyin sonsuz ihtimal ve imkânı barındırdığı o kudretli titreşim ânına, muazzam bir uğultu belki, çağlayana benzer, şeyler dağılmamış, şeyler mahvolmamış, şeyler kirlenmemiş, şeyler ölmemiş, şeyler doğmamış, şeyler başlamamış o an’a. İnsanın payına düşen soru hep aynı bu coğrafyada: “Tanrım, kendini biyolojik deneylere vakfetmek yerine neden kendi kendinle yetinmedin?” Bu mutlak hakikat, kesin cevap, hesap sonu, cebir neticesi bekleyen sorunun olmayan cevabını aslında Novalis veriyor: “Mutlak hakikati arıyoruz ve sadece şeyler buluyoruz.”

Öte yandan Tesson’a göre bu sorunun hayati olmasının başka bir anlamı var; bunca yolu, bunca kelimeyi bu uğurda sarf ediyor: “Ölüm,” diyor Tesson, “bizi başlangıçtaki şiire yeniden nasıl dahil edeceğini bilecektir.” Şiir hem metnin satır aralarına sızmış durumda hem de yazar dünyanın o ilk sesini bir şiirin içinde bulacağından emin. Türlü türlü metni yardımına çağırıyor, sesleniyor, ama usul sessiz bir çağrı, melankoliye alan açmayan bir soğuğun soğurduğu bir ses. Aslında belki de maksat, ara sıra o coğrafyada karşısına çıkan o hayvanlara, yani mesela yaklara benzer bir şiir yazmak. “Dünyada bir şair gibi ikamet etmek” arzusuyla. Bu arzunun neye tekabül ettiğiyse açık: “Ağır, güçlü, sessiz ve hareketsiz” olmak, kalmak. Yani, hayal kırıklarından, acelecilikten, hızdan, hazdan ve isyandan yapılma biz modern insanın temsil ettiği şeylerin tam tersi.

Modernin karşıtını ararken yoluna çıkan metinler hep beklemeyi, dahası eylemsizliği ve arzu duymamayı öğütleyen metinler olur; tekrar tekrar her şeyin bir ve tek olduğu o âna gitmeyi ister yazar; sonsuz şantiyelerden vinçlerden, depremlerden, devletlerin eğitim politikalarından uzaklara düşmenin yol ve imkânlarını ararken sözgelimi, Tao-Tö-King’i yazdıktan sonra bizona binip dünyayı terk eden Lao-Tzu’nun “Bütün varlıklar Varlık’tan gelir” sözünü anımsar. Dolayısıyla varıştan çok bir yol hikâyesidir bu, hayvandan ziyade bekleyiş, Şule Çiltaş’ın da Kar Panteri üzerine olan yazısında söylediği gibi:

“Hayvan gelir ya da gelmez, bu önemli değildir; gelirse bu bir ödül olur, ama eğer gelmezse bekleyiş ve sabır arasında geçen zaman, kutsal olana yakın bir duygudur.”[2]

Bu noktadaysa her şey birbirine girer, birbirine karışır: Annesinin ölü bedenini Kunlun Dağı’nın bir kıvrımına bırakma arzusu, “ağır adımlarla yaşamak lazım” diyen, Lands ormanlarında yaşayan, “eski çağların bilgisine sahip” bir kadınla ormanda yaşanan aşk, şimdi şimdi hafif bir sızı duyursa da o kadının varlığına ve onunla yaşananlara duyulan minnet, ölümle ya da ayrılıkla kaybedilenler, yitip gidenler… Aşk da zamanla metne kendini dayatır böylelikle, birbirinin yanında hiç ses etmeden, kımıldamadan yatmayı becerebilen iki bedenin arasındaki sevgi, pusuya uygun, pusu için yaratılmış bir bağ iki kişi arasında. Panteri bulma, dünya üzerinde “hayatta kalabilen” son dört beş bin kar panterinden birini görme arzusu büyür genişler, yayılır, her şeye sirayet eder, dünyanın neresine gitse ve bir hayvanla karşılaşsa, eski sevgilinin solgun yüzü görünür kendisine, demek ki böylece panteri görmek hem onu, yani sevgiliyi görmek olacaktır hem dünyanın şiirine katılmak. “Şayet hayvanla karşılaşırsam,” der bu yüzden, “panterde vücut bulan tek aşkım belirecekti. Her karşılaşmamı onun solgun anısına sunacaktım.” (s. 93)

Eski bir sevgilinin belli belirsiz hatırasından, annenin ölümünden, yakların kar üzerinde kan akıtan kavgalarından sıyrılıp doğuma geçelim. Metin de böyle yapıyor. Emanuele Coccia, Metamorfozlar isimli kitabına, “Yaşamın devamlılığı” adlı bir bölümle başlar ve kitapta da temel olarak şunu iddia eder: Başlangıçta hepimiz aynı ve tek bir canlıydık. Milyonlarca yıldır da bedenden bedene, türden türe, biçimden biçime girerek, yer değiştirerek, dönüşerek aynı bir yaşamı aktarıyoruz birbirimize. Tesson da benzer bir düşünceyi şöyle ifade eder:

“Hayat bir araya toplanıyordu: doğmak, koşmak, ölmek, çürümek, bu oyuna başka bir formda yeniden gelmek.” (s. 45)

Coccia dünya üzerindeki bir arada varoluşumuzu, yaşayışımızı bir tür taşıtsallık [vehicularité] mantığı içinde düşünmemiz gerektiğini söyler. Bir nevi Nuh’un gemisi. Yarattıklarına öfkelenen, yarattığını beğenmeyen, kendisine yakıştıramayan ve sil baştan dünyayı kurmak isteyen öfkeli bir tanrının sevgili kuluna verdiği emir:

Rab Nuh’a, “Bütün ailenle birlikte gemiye bin,” dedi, “çünkü bu kuşak içinde yalnız seni doğru buldum. Yeryüzünde soyları tükenmesin diye, yanına temiz sayılan hayvanlardan erkek ve dişi olmak üzere yedişer çift, kirli sayılan hayvanlardan birer çift, kuşlardan yedişer çift al. Çünkü yedi gün sonra yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım. Yarattığım her canlıyı yeryüzünden silip atacağım”.

Temiz ve doğru bir kuşak yaratma irade ve kudretinden doğan insanın hikâyesini Coccia bu kadim anlatıdan başlatmayı doğru bulur. Buradaki başlangıç noktası fikri, herkesin ve her şeyin, herkese ve her şeye bir taşıt, vasıta olduğu fikri her türlü metamorfozu, dönüşümü anlamlandırmaya ve dünya üzerindeki varoluşumuza, pozisyonumuza dair hakkaniyetli bir fikir sahibi olmamıza kapı arayabilecek gibi durur. Çok benzer bir düşünce Tesson’da da vardır, panterin ilk kez kendisine görüneceği üçüncü bölüm olan “Belirme”de yazar birkaç bin yıl önce derlenmiş olan Tekvin’in Tanrısı’nın sözlerini anımsar: “Semereli olun ve çoğalın ve yeryüzünü doldurun ve onu tabi kılın.” Fakat Tesson’a göre şu açıktır ki, yarattığından memnun olmayan hırçın Tanrı’nın yürürlüğe soktuğu yeni program da çoktan tamamlanmıştır, yeryüzü tabi kılınmıştır ve artık “rahmi dinlendirmenin” zamanıdır.

“Sekiz milyar insandık. Birkaç bin panter kalmıştı. İnsanlık oyunu artık adil oynamıyordu.” (s. 80)

Rahim lafında biraz durup soluklanalım. Roland Barthes, Camera Lucida’da, 1854 tarihli bir Elhambra Kapısı fotoğrafının altına şöyle bir not düşer: “Yaşamak istediğim yer orası.” Görünüm fotoğraflarının tam da bunu yapması gerektiğini söyler ve Freud’un, anne rahmi için, “kişinin daha önce bulunduğundan emin olabileceği tek yerdir” dediğini hatırlatır. “Görünümün” diye ekler, “(tutkunun seçtiği görünümün) özü de işte bu olabilir: İçimde gizlice Anne’yi (ama asla huzursuz eden Anne değil) uyandırmak.”[3]

Tesson’un hikâyesi de haliyle bir evden çıkışla başlar. Gönüllü bir sürgün, ait olmadığı yere, evin dışına doğru bir sürüklenme. Ev meselesi ekolojik çalışmanın ve tefekkürün de en temelinde yer alır elbette. İlk kez 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından kullanılan ekoloji kelimesinin etimolojik kökeni de bunu gösterir niteliktedir, Yunanca ev anlamına gelen oikos ile bilim anlamına gelen logia, bugün canlıların kendi aralarında ve kendi çevreleriyle kurdukları ilişkileri inceleyen bilim dalına verilen ismi oluşturur. Bu noktada ekolojinin ıskaladığı ya da belki de bile isteye gözden kaçırdığı bir noktaya hararetle dikkat çeker Coccia: Ev meselesine. Şöyle yazar kitabında:

Bu ev saplantısı göründüğünden çok daha derin bir mesele. Ev hem politik deneyimimizi (her insan ev sahibi olma hakkını talep eder) şekillendirir, zira kent denen de evlerin toplamından ibarettir; hem şeylerle ilgili deneyimimizi (adına “ekonomi” denen, bireyi ve evi birbiriyle özdeşleştirme girişimi) şekillendirir. Bu kadarla da kalmaz, en önemlisi ev, canlıların hem kendi aralarındaki hem de içinde bulundukları mekânla kurdukları ilişkileri düşünme biçimimizi de belirler. İşin aslı, ekoloji bütünüyle bu fikir üzerine kuruludur ya da en azından bu fikirden doğmuştur. Canlılara dair tüm düşünceler, doğayı devasa, doğal bir ev gibi tahayyül eden oldukça çocuksu bir nostaljiden sıyrılamıyor gibi görünür; kucak açan, koruyup kollayan, içinde hiçbir gerçek yabancının yer almadığı, yalnızca ablalar, ağabeyler, babalar ve dostlardan müteşekkil bir aile. Ekoloji, Nuh’un gemisi fikrini olasılıksız kılma girişimidir bütünüyle, her yerde ev formunu –yani taşıtın tam tersini– kabul etme ve yeniden üretme iradesidir.[4]

Evden kesin olarak çıkmadıkça, ev mefhumunu, onun getirdiği ve dolayısıyla uygarlığa içkin olan her şeyi, mülkiyeti, güvenliği, tertibi, temizliği ve sınırı kesin olarak aklımızdan çıkarmadıkça, kurulacak yeni bir dilin olmayacağını, insanın tarumar ettiği her alanı ve ilişkilenmeyi yeniden tahayyül etmenin mümkün olamadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Tesson ise evinde olmadığının, herhangi bir evde olmadığının gayet farkındadır. Tesson’un anlatısı ister istemez, uygarlığa dair yazılmış kurucu metinlerden biri olan Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu’nu getirir akla. Freud yaşamı çekilebilir kılmak için müsekkinlerden vazgeçemeyeceğimizi söylüyor. Bunları ise başlıca üç temel madde altında topluyor: “Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar”, “bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler” ve “bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.”[5]

Acılarımızınsa üç temel kaynağı vardır yine Freud’a göre: Doğanın üstün gücü, kendi bedenimizin zayıflığı ve insanların aile, devlet ve toplum içinde birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen ayarlamaların yetersizliği. Uygarlığınsa özü, tüm bunlar ışığında, oldukça basittir: “Yaşamımızı hayvan atalarımızdan ayıran, insanları doğadan korumak ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek.”[6]

Tesson’un anlatısı içinde düşünüldüğünde Freud’un insanın Tanrı arayışının nihayetinde kendisinde sonlandığı düşüncesi, başka bir deyişle Tanrı’yı ararken kendisini Tanrı ilan eden insanın sonu gelmez hüznü oldukça anlam kazanır, zira insan Tanrı olmuştur, evet, ama protezli bir Tanrı’dır o, “yardımcı organlarının tümünü kuşandığında hayli muhteşemdir; ama bunlar kendi bedeninin bir parçası değildir”. Munier’in, onun ekibinin ve Tesson’un, Freud’un parmak bastığı bu iki noktayı da, yani insanın yaşamı çekilebilir kılmak için başvurduğu müsekkinlerin de, insanın büründüğü protezli Tanrı rolünün de epey farkında oldukları açıktır. Tesson’a göre hayvan sevgisi Munier’in içindeki kibri yok etmiştir; öte yandan olanca sevgisine rağmen o “hümanist” değildir; “insan ırkının yeryüzüne yeni geldiğinin, kendini hükümran saydığının ve kendine ait olmayan şeyleri yerinden ederek ihtişamını sağladığı”nın farkındadır. Diğer yandan Munier’inkinin ekolojik bir çaba olarak görülmediğinden, dünya böylesi bir yangın yerine dönmüşken onun neden fotoğraflarında felaketi tasvir etmeyi tercih etmeyip de güzelliğin peşine düştüğünün, yeryüzünden ya çoktan silinmiş ya da silinmeye yüz tutmuş bir şiiri yeniden kurmaya çalıştığının anlaşılamamasından bahseder. Bunun yanıtı Munier’e göre oldukça kesindir: “Felaketin yeterince tanığı var”. Yani mesele felaketin tanıklığını yapmak değil, felaket öncesi zamana atıfta bulunmak, belki tuhaf ve tekinsiz bir nostaljiyle basmak deklanşöre. Ama nihayetinde, insanın okurken düşünmeden edemediği de bir soru: Deklanşöre basmak, tetiği çekmek. Yaşamı çekilebilir kılmak için başvurulan müsekkinler…

Vincent Munier

Panterle hakikat arasında kurulan ilişki, ya da panterde bulunması ümit edilen gerçekliğe dair o his diyelim, Borges’in “Tanrı’nın El Yazısı” öyküsünü hatırlatır. Öykü Tzinacan isimli bir sihirbaz tarafından anlatılır, işkencecisi Pedro de Alvarado önce Tzinacan’ın piramidini yakmış, daha sonra da onu bir zindana hapsetmiştir. Tzinacan, Tanrıların kendisi için kararlaştıracağı yazgısını bekler, o esnada da muhtemelen ölene kadar o derin, yarı küre şeklindeki zindanından çıkamayacaktır. Hücrelerin birinde kendisi vardır, diğerindeyse bir kaplan.

Tzinacan da yukarıda bahsettiğimiz “yaşamı çekilebilir kılma” arzusuyla yanıp tutuşur, kendi deyişiyle, “ille de bir şeyler yapma, ne yapıp edip zamanı doldurma çaresizliğinin kışkırtısıyla, kendi karanlığı[n]da, bildikleri[n]in tümünü anmaya”[7] çalışır. Yılanların bilgisini, “şifalı bir ağacın şaşmaz bilgisi”ni aramaya adar kendini. Derken bir gece, bir sırra vakıf olduğunu hisseder, bir ayettir bu. Artık şundan emindir Tzinacan: “Tanrı, zamanın sonunda yağma ve yıkım geleceğini önceden görerek, daha Yaratılış’ın ilk gününde bu kötülükleri savuşturacak güçte tılsımlı bir tümce yazmıştı”r. Bu cümleyle evrenin tüm sırlarına vakıf olunabilecektir. Nihayetinde Tzinacan, bu cümlenin, yani Tanrı’nın el yazısının, yan hücresindeki kaplanın derisine işli olduğunu anlar. Kar Panteri’nde olduğu gibi bu öyküde de zamanın başlangıcı söz konusu olur böylece:

“Zamanın ilk sabahı gözlerimin önüne geldi; oyuklarda, şekerkamışı tarlalarında, adalarda durmaksızın sevişip üreyecek jaguarların canlı derisine Tanrı’nın bildirisini gizleyişi ve böylelikle son insanlara devredişi geldi gözlerimin önüne.” (s. 154)

Her şeyin bir olduğu fikri Borges’te, Tanrı’nın, evrenin sırrını yeryüzünün en eski canlılarından birinin bedenine işlediği el yazısı şeklinde vücut bulur, öte yandan Tesson’un anlatısında da Borges’inkine çok benzer şekilde söz edilir panterden:

"Altın ve bronz işlemeli kürkü, gündüz ve geceye, gökyüzüne ve toprağa aitti. Tepeleri, buzulkarları, geçidin gölgelerini ve gökyüzünün kristallerini, yamaçların sonbaharını ve ebedi karı, bayırların dikenlerini ve pelin otunun çalılıklarını, fırtınaların sırrını ve gümüşi bulutları, bozkırların yaldızını ve buzların örtüsünü, koyunların ıstırabını ve dağ keçilerinin kanını almıştı. Temsillerle donanmıştı. Karların ruhu panter, dünya ile giyinmişti." (s. 106)

Tıpkı Tzinacan gibi, Tesson da şunu fark etmiştir: “Hayvan anahtardır, bir kapı açar.” (s. 110) Fakat “çağdaş epilepsinin” aceleciliği karşısında sonsuz bekleyiş vardır. İlk görünme, panterin ilk görünüşü ancak böyle mümkün olur. Fakat bundan sonra “bir otun beneğinde, bir kayalığın arkasında, gölgede” hep o panter görünür, nereye baksa onu görecektir. Aşka çok benzer bir saplantı söz konusudur burada da. “Panteri arıyordum” der Tesson, ama hemen ekler:

“Gerçekte kimi arıyordum? Hayvan gözleminin büyüklüğü burada: Bir hayvanın peşine düşersiniz, anneniz ziyaretinize gelir.” (s. 117)

Tzinacan da öykünün sonunda o sırra vakıf olur, şifreyi çözer, rastgele on dört kelimeden müteşekkil bir ayet, dilinin ucuna gelir, bunu söylese, değil sadece zindanının duvarları, tüm dünya kapılarını açacaktır karşısında. Fakat söylemez. Sırra bir kez olsun erişmiş olmak yeter ona. Tesson’da da vaziyet benzerdir, “Orada olduğu ve bizim onu görmüş olduğumuz, bizi görebileceği ve ortaya çıkabileceği fikri bekleyişe katlanmaya yetiyordu.” (s. 122) Tzinacan’ın dediği gibi: “Kaplanların derisine işlenen giz benimle öle!”

Hayvanların, daha doğrusu insandışı olanın kaderinin de nasıl siyasi olduğunun altını çizer Tesson: Bir yanda Çin ordusu yarım yüzyıl önce ilerleyen birliklerini doyurmak için Tibet atlarını katletmiştir, şimdi gördükleri atlar bir avuç hayatta kalan, kırımdan kurtulanlardır, öte yandansa çok eski çağlardan beri var olan, Paleolitik çağın mağaralarında temsilleri bulunan, sanki “bir mağaradan hırıltıları gelen”, fakat 20. yüzyılda Çinliler tarafından katledilen, veterinerlik birimleri tarafından evcil türlerle çiftleştirilip datong’a dönüştürülen vahşi yaklar vardır. Bu noktada hem fotoğrafçı Munier’in hem de yazar Tesson’un üzerlerinde dolaştıkları, kamp kurdukları, pusuya yattıkları alanları –siyasilerin koydukları isimlerle değil– kendi koydukları adlarla anmaları, insanlığın insandışı üzerine kurduğu tahakküm düzeninden bir kaçış noktasına dönüşür haliyle. Ki zaten Munier’in Tesson’dan ilk ricası budur:

"Munier, bir kitap yazarsam yerlerin gerçek adlarını yazmayacağıma söz verdirdi. Her birinin sırrı vardı. Eğer ortaya çıkarırsak avcılar gelip boşaltırlardı. Girdiğimiz alanları saklamak için yer adlarına kişisel, güzelce uydurulmuş, ama yeterince anlaşılır, şiirsel coğrafya terimleri vermeyi alışkanlık haline getirdik: ‘kurtlar vadisi, Tao gölü, yaban koyunu mağarası’". (s. 24)

Burada elbette düşülmesi pek de kolay bir tuzak söz konusu, insandışına dair muhayyel, rüyaya benzer, neredeyse romantik denebilecek bir tahayyül. Bu ihtimali yadsımıyor Tesson, dahası bu tuzağın epeyce farkında; Munier’in bir kurt ile karşılaştığı vakti şöyle anlatıyor: “Asla yakınlaşmayacağı kesin olan iki canlıdan duyabileceğim en güzel sohbet yayıldı. ‘Neden biz ayrıyız?’ diyordu Munier. ‘Benden ne istiyorsun?’ diyordu kurt.” (s. 34)

Dolayısıyla belki de asıl tuzak, yerküreyi devasa bir aile gibi, kendisini de evin reisi gibi görme kibrini ve tehlikesini içinde barındıran, tarihi çoktan geçmiş ekolojik düşüncenin kendisindedir. “Neden biz ayrıyız” gibi görünüşte masum bir soruyu dillendiren, kendini insanlığın koyduğu iktidar pozisyonundan sıyırmaya çalışan insan özne, bu soruyu sormadan önce, karşısındaki insandışı varlığın sorusunu işitmelidir: “Benden ne istiyorsun?” Panterle karşılaşma da benzer seyreder, hayvanla göz göze geldiklerinde sanki “gözleriyle, ‘birbirimizi sevemeyiz, siz benim için bir hiçsiniz, sizin ırkınız yeni, benimki çok eski, sizinki destanın dengesini bozarak yayılıyor” der gibidir. (s. 139)

İnsan, Freud’un dediği üzere, uygarlık uğruna takas ettiği özgürlüğe ve vahşete sahip olmaya çalışır, başta da söylemiştik, geç ve yetersiz doğmuştur insan, dolayısıyla eline silah aldığında vuruşu çifte vuruş olur: “Bir canlıyı yok eder” evet, bu açtığı ilk ateştir, ve sonra ikinci vuruşuyla “içindeki kurt kadar erkeksi, bir antilop kadar gösterişli olmamanın küskünlüğünü öldürür”. (s. 41)

Sylvain Tesson

Bu sebeple de Tesson anlatısını yabanın diliyle anlatmaz, aksine, pek “insanca” bir dilde kurar öyküsünü. Aristoteles’ten Novalis’e, Pierre Drieu la Rochelle’den Bhagavad-Gita’nın öğretisine, Nietszche’den Jean Giona’ya, Hölderlin’den Heidegger’e, oradan Mallarmé’ye, türlü türlü şair, sanatçı ya da filozof sızar satır aralarına, kültür dediğimiz şey, kar panterinin türünün yok olmasının müsebbibi uygarlık, her türlü şaşaası ve azametiyle metnin içinde temsil edilir böylelikle. Elbette ki bilinçli ve hileli bir tercihtir bu, Munier’in “Bakteriler asla kaptan çıkmamalıydı” cümlesine karşılık Tesson’un “Beethoven’in üçlü konçertosuna sahip olamayacaktık o zaman” cevabı manidardır. Kar panterinin türünü tehdit eden de, tehdit altındaki bir türe mensup hayvanın yakın markaj fotoğraflarının çekilmesine imkân sağlayan aletleri üreten teknolojiyi geliştiren de aynıdır zira. Aynı teknoloji bir yandan öldürürken bir yandan yasını tutabilir. Nihayetinde hem fotoğrafın kendisi, yani bir görünümü sabitlemek eylemi hem de yazma ediminin kendisi başından sonuna bir yas anlatısına dönüşür. Çiltaş’ın da vurguladığı üzere, “görünmez olana bakmak için zaman ayırmak” ister Tesson.

Munier yakların fotoğrafını çekerken “bir gündüz düşünde, tepede bir veda defilesi yapan son asilleri sayıyor gibi”dir. Sanki bir medeniyetin son ve kesin çöküşüdür bu. “Yabani bir hüzün”le ortalıkta dolaşan yakları seyretmek, yahut o çok nadir görünen panteri görmek, “kaybolan çok güzel bir düzeni seyretmekti”r. Kitabın sonunda yine Batı medeniyetinin kurucu metinlerinin yazarlarından birine, Hugo’ya atıf vardır, “Düşen şeylere karşı hüzünlü bir sadakat.” İnsan, yağmalayıp yaktığı yeryüzüne son bir kez bakar.

Biz de son bir kez müsekkin mevzuuna dönelim. Tesson, Pascal’ın o meşhur cümlesini biraz değiştirerek şöyle söyler: “İnsanın başına gelebilecek bütün talihsizliklerin tek bir sebebi vardır, o da bir odada sakince kalmayı bilememektir.” Fakat burada mesele, ya da çözüm mü demeli, insanlığın iktidarını üzerine kurduğu bakışı gözün hafızasından silmekten geçer, ki bu da aslında bir nevi yas tutan kişinin bakışını edinmektir. İyileşmenin, kendini sağaltmanın bir yolu varsa şayet, bu sessiz, evet hüzünlü ve mutlaka kayıtsız bir bakıştan ve sesten geçecektir. Kar Panteri’nde Tesson’un iddiası kanımca tam da budur; klasik anlamda ekolojik bir metin kurmak değil burada derdi, bu ihtimali çoktan yitirdiğimizi söyler gibidir çünkü, sorusu şudur:

“Mutsuz insanların son neşesi olan panterler, yalnızlığın ve sessizliğin bu küresel nefretinde nasıl geri gelecekler?” (s. 91)

Dolayısıyla asıl mesele, buzlar eriyor, plastik yayılıyorken, görünümün sabitlendiği fotoğraftaki hayvanı fark etmek, onun içinde bulunduğu sonsuz yalnızlık ve sonsuz kudreti, güçsüzlüğümüzü ve kibrimizi bir yana bırakıp anlamaya çalışmaktan ibaret. Ya da şunu unutmamak:

“Hayvanlar, bitkiler, tekhücreliler ve neokorteks aynı şiirin parçalarıydı”.

Bu sonsuz şiirin şairi olma iddiasıyla değil, olsa olsa belki de Barthes’ın bahsettiği, huzursuz etmeyen, dişillikten de bağımsız olan o Anne’yi aramakla açılabilecek ya da aralanabilecek bir kapı Tesson’un bahsettiği. Bütün’ün, bütün olanın, parçalardan önce gelişi. Ne diyordu Borges’in Asterion’u, “Belki yıldızları ve güneşi ve bu dev evi de ben yarattım, unuttum gitti.”[8]

 

NOTLAR: 


[1] Sylvain Tesson, Kar Panteri, çev. Ceylan Birol, Kırmızı Kedi, İstanbul.

[2] Şule Çiltaş, “Kar Panteri, Bir Tefekkür Yürüyüşü”, K24.

[3] Roland Barthes, Camera Lucida, çev. Reha Akçakaya, Altıkırkbeş Yayın, İstanbul, 1996, s. 45.

[4] Emanuele Coccia, Métamorphoses, Editions Payot&Rivages, 2020, s. 167.

[5] Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, İstanbul, s. 95.

[6] Age., s. 48.

[7] Jorge Luis Borges, “Tanrı’nın Elyazması”, içinde Alef, çev. Tomris Uyar, Peral Beyaz Charum, Fatih Özgüven, Fatma Akerson. İletişim Yayınları, İstanbul, 2015, s. 149.

[8] Jorge Luis Borges, “Asterion’un Evi”, Alef  içinde, çev. Tomris Uyar, Peral Beyaz Charum, Fatih Özgüven, Fatma Akerson. İletişim Yayınları, İstanbul, 2015, s. 46.