#aşağıbakmıyoruz, hakikat yukarılarda

"Kapitalist sistemin pek çok konuda sınıfta kaldığını, kuyrukluyıldız kriziyle örnekleyerek gösteren Don't Look Up bir kara komedi. Ama hakikat sonrası dünyada biraz malumun ilamı gibi duruyor..."

Geçen sene bula “bula” garip bir kişiyi Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak tepeden atamışlardı. Öğrenciler de ayağa kalktı. Bir gün üniversitenin etrafında protesto amaçlı yürüyorlar ama taşkınlık yaptıkları da yok. Polisin öğrencileri “Aşağı bak, toplu gezmek yok” diyerek kışkırtmaya çalışıp sonra gözaltına aldığı videolar yayınlandı. Emniyet Genel Müdürlüğü akabinde Twitter’dan bir açıklama yapmak zorunda kaldı. “Aşağı bak” lafının YALAN olduğunu ve aslında polislerin “Aşağıdan” dediğini duyurdu. Bir de açıklamada bir terliksi hayvan emojisi kullanarak, “Polisimiz pandemi ortamında sadece yasadışı göstericilerle değil, yalan virüsüyle de mücadele ediyor” yazdı. Altında bir de video yayınladı. Videodaki altyazıda “aşağıdan” yazıyor. Öğrencilerin çektiği videoda ise açık açık “aşağıya bak” dediği duyuluyor. Altyazı önemli.

Polis tam olarak ne dedi bilemiyoruz ama gençleri rastgele gözaltına alıp hırpaladı. Önemli olan o. Sonra bildiğiniz gibi sosyal medyada “#Aşağıyabakmayacağız” diye bir slogan çıktı. Emniyet cevap vermek zorunda kaldı. Bu yazıya da başlık oldu…

Boğaziçi Üniversitesi direnişinin başladığı geçen sene, Matrix filminin de yenisi çekildi. Bir arkadaşım San Fransisco’da çalışıyordu, filmin aksiyon sahneleri onun çalıştığı yere yakın yerlerde çekilmiş, bize nasıl akrobatik çekimler yapıldığını video çekip gönderiyordu. Heyecanlandık film güzel olur diye. Pandemi yüzünden ancak şimdi vizyona girdi. Girdi de çok beğenilmedi. Seyretmek için sinemaya koşmak yerine Don’t Look Up’ı (“Yukarı Bakma”) Netflix’ten ailecek seyrettik. Tüm aile fertlerine hitap etti – odasından çıkmayan ergen kızıma bile.

“Sanırım Matrix’in devam filmi asıl bu olmalı” dedim kendi kendime.

Bundan sonrası sürprizbozan (spoiler) uyarısına tabidir. Don’t Look Up isimli filmi seyretmeden devam etmeniz durumunda, film izleme zevkinizi baltalayacak detaylarla yüzleşebilirsiniz. Uyarmadı demeyin.

Filmi seyredenler “post truth” muhabbeti yapacaktır ki, gani gani yapmaya başladılar. Filmden sahneler paylaşılıyor. Biri profesörün TV programında her konuda, üzüntü ve endişe verici olsun olmasın ama her konuda neşeli, esprili yorum yapan TV sunucularına fırça attığı sahneyi paylaşıyor. “Bir an olsun neşeli olmayı bırakabilir misiniz” diye bağırdığı sahneyi… Bir diğeri bilinçli yapılan muğlaklaştırma kampanyalarından bahsediyor, bir başkası süper güç ABD’nin başkanının aslında ne denli düşük profilli olduğundan filan…

Post truth (Gerçeklik ötesi) nedir peki? Sadece yalanın gerçekmiş gibi sunulması mıdır? Sözlük anlamı öyle olabilir. Hatta “post” kelimesinin tam karşılığı “öte” ise, “postmodern”, “modern ötesi” mi oluyor? Bana bakarsanız “post” bir “gönderme yapma” eylemiyle beraber “sonradan gelişen, akabinde evrilen” kavram olarak düşünülebilir. Örneğin “Post Disaster Housing” dediğimizde felaket sonrasında barınma çözümleri akla gelir. “Gerçek” artık neyse, onun akabinde olanları “öte” diye uzağa atmak yerine, “gerçekliğin başka bir yorumu” yani “SONRAKİ GERÇEKLİK” ya da gerçek ortaya çıktıktan SONRA onun farklı algılanmasındaki haller olarak tanımlayabiliriz.

Postmodern nasıl yamul(tul)muş bir kavramsa, “post truth” da öyle. Her cümleye gidiyor ama çoğu şeye de oturmayan, sakil bir kavram olarak kalıyor.

Film kara bir komedi ama o kadar da yüceltilecek bir mesele üzerine kurulmamış. (Kızmayın hemen ama öyle.) Malumun ilamı. İklim değişimi, çevre felaketleri ve sonunda COVID-19 pandemisine karşı kapitalist sistemin sınıfta kaldığını, kuyrukluyıldız kriziyle özdeşleştirerek gösteriyor. Bu özdeşleştirmeyi de belirgin ve daha bilimkurguya uygun bir konuyla kotarmış oluyor. Dünyadaki yaşamı yok edecek bu meteoru bu denli gelişmiş teknolojiye sahip insanlık engelleyebilecek mi, yoksa yine gelişmiş, ayrıcalıklı bir azınlık mı bundan faydalanmayı bilecek?

ABD Başkanlık makamının (kadın hem de) ne denli “tırışka” olduğunu gözler önüne seriyorlar. Akabinde sahneye büyük oyuncular giriyor, olay tekel konumundaki rakipsiz bilişim CEO’sunun kendi çıkarları için doğruları çarpıtmasına kadar gidiyor. Süper zenginlerin, Elon Musk, Jeff Bezos ve Richard Bronson’un uzay işine el atmaları hicvediliyor biraz da.

Uzun bir film, iki saat sürüyor ve bol bol gönderme içeriyor. Filmdeki her sahnede TikToker, YouTuber, Twitcher vb. olarak gösterdikleri kişiler bile gerçekten var olanların benzerleri. Güncel bir film işte…

Fakat o da ne? Kara komedi olduğunda ince detayları anlayan gülüyor. Filmdeki olaylar ne kadar saçma olsa da, ironiden bile uçuk sayılabilecek gelişmeleri NORMAL karşıladığımızı fark ediyoruz. Evet, olabilir. Evet, dünyaya bir kuyrukluyıldız çarpınca oluşacak felaket bilinse bile, meteordaki madenin değeri nedeniyle süper zenginin daha da zengin olmak için meteoru patlatmayı engelleyebileceğine ve dünyadaki çoğunluğu da buna inandırabileceğine İNANIYORUZ. Neden olmasın ki? Kuyrukluyıldız, kuyruklu yalan olmuyor yani.

Yanlış, ne kadar büyük olursa o kadar doğru olur

Şimdi biraz Vikipedi’den faydalanalım. Zira bu sözlerin hepsini aklında tutmak olanaksız. Goebbels’e isnat edilen “Büyük Yalan Tekniği” ile ilgili meşhur cümleler şöyledir:

“Yeterince büyük bir yalan söyler ve onu tekrar etmeye devam ederseniz, insanlar sonunda ona inanmaya başlayacaklardır.”

Bu bizim bildiğimiz, her yerde tekrarlanan söz. Devamını da okumak lazım ama:

“Yalan ancak devletin halkı yalanın siyasi, ekonomik ve/veya askerî sonuçlarından koruyabileceği süre boyunca sürdürülebilir. Dolayısıyla, devletin muhalefeti bastırmak için tüm yetkilerini kullanması hayati önem taşır, çünkü gerçek, yalanın ölümcül düşmanıdır ve dolayısıyla gerçek, devletin en büyük düşmanıdır.”

Çok büyük bir laf! Yalanın büyük olması ve tekrar etmekten sonra bir anda, devleti korumak için “düşman” gerçektir diyor. Devleti korumak için her yol mübah, öyle mi? Akademisyenlerin kanlarıyla duş alınması gerektiğini söyleyen bilge suç örgütü liderinin devleti kendi işine gelecek şekilde “fedakârca” koruması gibi bir durum. “Söyleyeceksen yalanın büyüğünü söyle” düsturunu farklı yerden sahipleniyor.

Ancak araştırmacı Randall Bytwerk bu cümlelerin Goebbels’in olmasını mantıklı bulmuyor. Goebbels’in 12 Ocak 1941 yılında yazdığı “Churchill’in Yalan Fabrikası” (Aus Churchills Lügenfabrik) başlıklı makalesinde, “büyük yalan” tekniğini kullanmakta İngilizlerin usta olduğunu söylediğini iddia ediyor. Yani yalanın büyüğünü söylemenin bir İngiliz oyunu olduğunu söylüyormuş.

“… Temel İngiliz liderlik sırrı, belirli bir zekâya bağlı değildir. Aksine, oldukça aptalca bir kalın kafalılığa bağlıdır. İngilizler yalan söylediğinde, büyük yalan söyleme ve ona bağlı kalma ilkesini izler. Gülünç görünme riskine rağmen yalanlarını sürdürüyorlar…”

Duruma bakınız, “yalanı büyük söylemenin ve tekrarlamanın gerekli olduğunu Goebbels söyledi” diye yalan söyleyen İngilizlermiş. Geobbels de “Yalan fabrikası” diye isim koymuş yazdıklarına.

Goebbels eğer doğru söylüyorsa, “yalanın büyük olanını İngilizler söyler” derken yalan söylüyor olabilir.

En kısa olduğu kadar en güçlü paradoksun “Yalancıyım” şeklindeki tek kelimeden oluşması boşuna değil.

Yanlış ne kadar çok tekrarlanırsa o kadar inandırıcı olur

Facebook kullanmayı bırakalı yıllar oldu. Lise arkadaşlarını bulmayı bir mutluluk saydığım zamanlarda kullanmıştım. Çok geçmeden genel olarak paylaşımlar beni o kadar sıkmış ki, “Kahveyi karıştırırken, kaşığı bir anda ters tarafa çevirip oluşan girdabı seyredenden zarar gelmez” yazıp, altına da aforizmanın müellifi olarak “Can Yücel” yazdım. Uydurdum yani.

Sonra ne mi oldu? Binlerce kez paylaşıldı. Benim çevremden birileri paylaşmış oradan oraya filan derken her yere sirayet etmiş. Bir gün önüme geldi. “Yok öyle bir laf, ben uydurdum yahu bunu” dedim. Aman Allahım! Beni aforoz ettiler, kanıtlamamı istediler. Yahu, olmayan şeyi nasıl kanıtlayayım! Siz kanıtlayın dedim. Bunu turistik yerlerde sahte ceylan derisine lazerle yakıp, üstüne altına kırılmış dal koyup hediyelik eşya niyetine satıyorlarmış. Onun fotoğrafı mı gelmedi; ismi çok duyulmuş bir pirofesör’ün Facebook paylaşımında varmışmış, o mu kanıt olarak gösterilmedi; neler neler… Sonunda pes ettim.

 

Bakın, daha garibi var. Yukarıdaki espriyi ben yaptım. Kanıtla demeyin, kanıtlayamam. Sadece daha bu kadar popüler olmadan önce yaptığım PSD dosyasını Türkiye’deki bilgisayarımda bulabilirim, ilk kaydedilme tarihini karşılaştırırız. Artık çok uzaktayım, kanıtlamak için uğraşmaya da değmez. Neyse, ben bunu Twitter’da paylaştım, bazıları retweet etti, sonra birkaç kez yaptığı haberler yüzünden gözaltına alınmışlığı olan, Doğulu bir yerel gazeteci alıp, bana sormadan kendi esprisi gibi direkt paylaştı. Benden 3-4 kat fazla takipçisi olan, hem de haksızlığa uğradığını her yerde beyan eden bir gazeteci bunu yapan. Sonra yüzlerce kişi aynısını yaptı. Bu komiklik aldı başını gitti. O sırada ABD’ye göçmeden önceki son dönemimdeydim. Her gece TV’ye çıkan, Türkiye’de iktidar partisini öven görüşlerini konu ne olursa olsun, büyük bir bilgelikle paylaşan bir rektörün başında olduğu üniversitede, saati 65 TL’ye ücretli olarak öğretim görevliliği için başvurmuştum. Derslere başlayabilmek için sıkı bir güvenlik soruşturması geçirecekken, “Şimdi Atilla Taş’lık yapmanın manası yok” diyerek umursamazlıkla sildim. Zira yaptığım amacına ulaşmıştı. Koskoca muhalefet partisinden daha fazla etkisi olmuştur. Bundan sonra pek “kıskanıyorlar” demiyorlar. Ya da ben öyle zannediyorum.

Tekrar, ne kadar yanlış ya da saçma olduğu bilinse bile, konuyu rasyonelleştiriyor.

Buna “hayalî hakikat etkisi” ya da “geçerlilik etkisi” veya “reiteration etkisi” diyorlar. Zaten inanma eğilimi olanlara, yanlış bilgi tekrarlandıkça doğru gelmeye başlıyor.

Yine Vikipedi: Bu fenomen ilk olarak 1977’de, Villanova Üniversitesi ve Temple Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada tanımlanıyor. Tekrar yeniye göre, yani tekrarlanmayan ifadelere göre beyinde işlenmeyi kolaylaştırıyor ve tekrarlanan sonucun daha doğru olduğuna inanmaya yönlendiriyor. 2015 yılında yapılan başka bir çalışmada, araştırmacılar aşinalığın rasyonelliği alt edebileceğini ve belirli bir gerçeğin yanlış olduğunu tekrar tekrar duymanın, dinleyicinin inançlarını etkileyebileceğini keşfettiler.

Don’t Look Up’ta medyanın tekrara ne kadar başvurduğunu gördünüz.

Ha, bir de belden yukarısı çıplak, ellerinde deri eldivenler, başlarında siyah bandanalar bulunan 70-100 kişilik grubun bir belediye başkanının gelinini dövdüğünü, bebeğini yere fırlattıkları haberi vardı. Tekrar tekrar yazılan köşe yazılarına bakın!

 

Yanlış ne kadar yanlış olursa o kadar ilgi çeker

İnternette etkileşim istiyorsanız, önce bilerek ufak bir yanlış yapın.

Biz tecrübeli mimarlar her boşa atlayan müşteriler için bunu yapardık. İlk atlayacakları ufak bir detayı bilerek yanlış yapardık. Hemen atlar, konu hakkında konuşur da konuşurlardı. Bunun gibi birkaç ufak detaydaki “mantıklı” seçimleri hakkında zaten malum olan gereksiz sorularla onun fikrini alır, büyük tasarım kararlarına laf etmemesini sağlardık. Çok da memnun biterdi proje toplantısı. Sonra bunu belediye başkanları otobüslerin rengi gibi gereksiz bir konuyu halka sorup, çoğulcu kararlar alan yöneticiler gibi görünerek yaptılar; halk da o otobüslerin satın alma ihalelerindeki detayları gözden kaçırdı.

Aşağıdaki iddialara göz atınız:

  • İklim değişikliği tehdidini zaten sanayisi gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeleri durdurmak için uydurmuş.
  • Covid laboratuvarda silah olarak üretilmiş ama yanlışlıkla dışarı kaçmış.
  • Kanserin çözümü bilindiği halde, ilaçlardan para kazanmak için ilaç tröstleri tarafından çaresi bilerek açıklanmıyormuş.
  • Tüm dünyayı ve tabii ABD Merkez Bankası’nı beş aile yönetiyormuş.
  • Lozan 2023’te bitecekmiş.
  • Bu cuma günü camideki içki içme videosu çıkacakmış.
  • İBB’de 475 terörist çalışan varmış…

Bunları görünce benim müşteriyi yönlendirmem pek masum kaçıyormuş diye düşündüm.

Don’t Look Up faydalı bir film mi?

Kime göre, neye göre?

Cevap vereyim… Bana göre ve halkı uyandırma açısından faydasız. Zira kendisi de anlattığını yapıyor. Ayna içinde ayna yani. Bir kere film Netflix’te yayınlanıyor. “Eh, ne yapalım yani?” diyecek olursanız, Che’nin devrim bayrağı da en çok Amazon’da satılıyor.

 

Malumun ilamı şeyler… Sosyal medyanın bizi manyakça bir yaşam biçiminin içine sokması; ergen çağında eğlencesizliğin susuz, nefessiz kalmak gibi sayılması; seyredecek video olmamasının kullanıcıları rahatsız etmesi; 4 saniyede ilginç bir şey seyretmenin hafifliğini yaşamazsak mutsuz olmamız; ne yiyip ne içtiğimizin teşhirini ânında yapmanın önemi; falan filan…

Post truth kavramını ilk kullanan kişi Sırp-Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich, Semra Özal gözlükleriyle arz-ı endam ederken meritokrasinin hayatımızda yer bulamamasını kimsenin önemsediği yok.

“Meritokrasi” sözcüğü ise ilk kez Britanyalı sosyolog Michael D. Young’ın hiciv tarzındaki eseri The Rise of the Meritocracy (“Meritokrasinin Yükselişi”)’nde, 1958 yılında geçmiş. Bu kelime Latincemeritum” ile Yunancakratein” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştu. Meritum; “yeterli” ve “değer” anlamına, kratos’tan türeyen krasi ise “güç”, “etki” ve “kuvvet” anlamına geliyor. Sözcükler birleşince ortaya çıkan yeni kavram ise toplumda değerlilerin, seçkinlerin güçlü ve etkili olmasını savunan bir görüşün adı oldu. Dolayısıyla üst kademelerde zekâ, çalışkanlık ve diğer benzer meslekî hünerleri bulunan kişilere yer verilmesi anlamında kullanılıyor.

Bizi yönetenlerin önceliklerinin çok saçma olduğu filmde göze sokuluyor. Kara bir mizahla hem de… İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kapitalizmin Soğuk Savaş’ı kazanmasının tescillenmesi sonrasında, bir de dijital kapitalizmin etkilerini görmemek olanaksız. Bilmediğimiz şeyler değildi bunlar, yani malumun ilamı.

Şimdi görün bakın, sosyal medyada filmle ilgili bir sürü şey paylaşılır. Birkaç podcast’te ya da felsefi YouTube kanalında “post truth” konusu geçti mi baş örnek sayılır. 1998’de Truman Show’u her metinde kullanmak için ne kadar yüklendilerse, buna daha fazla sarılacaklar. Zeitgeist isimli belgeseli seyredip felsefe “kasan” kişinin, ertesi gün ilk iş belediyeye girebilmek için dayısından iktidar partisinden birileri var mı diye torpil rica etmesini de görmüşlüğümüz var. Jim Carrey 2014’te Salak ile Avanak Geri Dönüyor filmini boşuna çekmedi...

Don’t Look Up malumun ilamı, seyirlik bir kara komedi. Kötü yönetici her zaman kötüydü. Hâlâ kötü. Zengin ve güçlüler, firavunlar zamanında da, Rönesans’ta da, Fransız Devrimi’nden sonra da, ‘68 kuşağı zamanında da bencil ve acımasızlardı ve hâlâ öyleler. İmparatorun delisi, padişahın sarhoşu, diktatörün sadisti ve tabii Facebook’un sahibi hâlâ berbat işler yapıyor. Yine masumların canına kast ediliyor, yine açlar daha çok aç, güçsüzler yine eziliyor ve ezenlerin yaptıkları yanlarına kâr kalıyor. Ancak bu gerçekleri bir daha göstermekten öteye gitmeyen bu film “post truth” dendi mi ilk olarak akla gelecek. Kısaca yalan meselesi yeni değil, çok çok eski mesele. Roma zamanından beri kullanılan komplo teorileri ve yalanlar üzerine “post truth” felsefeleri parçalıyoruz.

Toplumun sosyal medyayla ilgili asidik etkiyi fark etmesi söz konusu olduğunda, “ifşa meselesi” daha önemli bir sorun gibi duracak. Trump'un dört yıl boyunca ABD başkanlığını yürüttüğü –ileride yine de yürütebileceği– bir dünyada yalanı doğru diye yutturmaktan hem daha yeni bir sorun bu hem de daha filmi çekilmemiş. İfşa ediyorum!