09 Ağustos 2019

Kirazlı, “gavur toprağı” mı?

Tamam, kabul ediyorum Kaz Dağları değil, Kirazlı Balaban Tepesi; adı Kaz Dağları değil diye, doğayı üç kuruş için tahrip etmek mübah mı?

Bir yandan bakanlar, diğer yandan besleme basın tutturmuşlar, her gün aynı nakaratı tekrarlıyorlar: “Altın madeninin olduğu yer Kaz Dağları değil Kirazlı Balaban Tepesi, Kaz Dağlarına 40 kilometre uzakta!”

Bu elbette mümkün.

Madenin tam olarak bulunduğu yerin adı belki de Kirazlı Balaban Tepesi’dir ve Kaz Dağları’na da 40 kilometre uzakta olabilir.

İyi de ne değişir?

Ağaçlar kesildi mi? Kesildi.

O bölgedeki doğal hayat tamamen sona erdi mi? Evet, artık orada bitki örtüsü sıfırlanmış bir yer var. Kuşlar, börtü, böcek, yabani hayvanlar artık yok.

Siyanür havuzu orada mı kurulacak? Evet, maden oradan çıkacağına göre orada olacak.

Yer altı sularının ve toprağın kirlenme riski var mı? Evet var. Bu riski minimuma indirmek için gerekli önlemlerin alındığına ilişkin bir somut bilgi de kimseyle paylaşılmış değil.

190 bin ağaç kesilmedi, 13 bin ağaç kesildi. 13 bin ağaçlık bir orman önemsiz mi?

Peki o zaman ne fark ediyor?

Tamam, kabul ediyorum Kaz Dağları değil, Kirazlı Balaban Tepesi. Kaz Dağları’na da 40 kilometre uzakta.

Peki orası Türkiye toprağı değil mi?

Adı Kaz Dağları değil diye, doğayı üç kuruş için tahrip etmek mübah mı?

***

İslam dini, çevrecilik ve Erdoğan

Diyanet İşleri Başkanlığı hacı adaylarına yönelik olarak bir “farkındalık” çalışması başlatmış.

Bu çalışma, Cumhurbaşkanı’nın eşi Emine Erdoğan’ın “sıfır atık projesinden” ilhamını alıyormuş.

Diyanet İşleri bu çerçevede 80 bin broşür bastırıp, hacı adaylarına dağıtmış.

Broşür “Hac Yolculuğu ve Çevre Ahlakı” adını taşıyor.

Bunu haber veren bir maiyet yazarının haberinden anladığıma göre Diyanet’in “çevre bilinci”, hacı adaylarına “etrafa çer çöp atmayın” demekten ibaret.

Keşke bunu biraz daha geliştirip, gerçek bir bilinç düzeyine çıkarsalardı.

Elbette çevreci olmak demek her şeyden önce yaşadığın ortamı temiz tutmaktan geçer ama bundan da ibaret bir durum da değil.

Mesela şu son “Kaz dağlarında maden ocağı” hakkında hacı adaylarına bilinçlendirici broşürler de dağıtabilirlerdi.

Peygamberin, çevre koruma bilinci ile ilgili çok sayıda hadisi var, ben bile biliyorum.

Mesela şu var: “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Cenâb-ı Hak kıyamet gününde hesap soracaktır.”

Hadis bu olduğuna göre, bir ormanı yok edip, orayı yuvası yapmış hayvanların ölümüne yol açanlardan hesap sorulmayacak mı?

Hayvan ağıllarının bile su kuyularına belli bir mesafede bulunması gerektiğini söyleyen Peygamber, sızıntı olursa bütün bölgedeki içme suyunu zehirleyebilecek dev gibi bir siyanür havuzuna ne derdi acaba?

Böyle onlarca hadis var. Bunları derleyip broşüre koydular mı acaba?

Ya da bir cuma hutbesinde bu konuya özel bir yer verilir mi?

Diyanet İşleri Başkanı endişe etmesin, Cumhurbaşkanı da bu altın madeni konusunda yandaş medyanın zannettiği kadar taraf değil, ben söylemiş olayım.

Erdoğan, Kaz Dağları ile ilgili gelişmeleri değerlendirirken “Bu iş niye bizim üzerimize kaldı, anlayamadım. Takipçisi olun, eğer yanlış işler yapılıyorsa hesabını görün. Biz o şirketlerin avukatı değiliz” demiş.

Yandaş medyayı uyarıyorum: Daha fazla atıp tutmadan önce biraz bekleyin. Reis her an ters köşe yapabilir.

Gerçi alışkınsınız buna ama sonra tükürdüklerinizi yalamak durumunda kalmayın.

***

En büyük sorun bilgi karartması

Madenler, ya yüzeydeki toprağın sıyrılmasıyla ya da toprağın içine tünellerin kazılmasıyla çıkarılabiliyor. Bu da yetmiyor, çıkarılan toprak ile madeni birbirinden ayrıştırmak için de ekstra işlemler yapmak gerekiyor.

Ve maden ocakları kaçınılmaz olarak bulundukları bölgenin topografik yapısını değiştiriyor, bitki örtüsünü ve doğal yaşamı yok ediyor.

Enerji kaynakları da madenler gibi. “Temiz enerji” denilenlerinin bile üretildikleri bölgeye pek hayırları dokunmuyor.

Peki ne yapacağız?

Sınırlarımızın etrafına yüksek bir duvar örüp, içinde avcılık ve toplayıcılıkla yaşayabileceğimiz bir hayat kurma imkanımız yok.

Mecburen madenler çıkacak, enerji üretilecek. Bir yandan da doğal yaşam korunacak.

Birbiriyle çelişen bu iki meselenin dengesi, optimum toplumsal fayda ile kurulacak.

Çıkaracağınız maden, bozacağınızdan daha pahalıya mâl olacak ise çıkarmaktan vazgeçeceksiniz.

Çıkaracağınız maden, binlerce insanın hayatını olumlu yönde değiştirecekse ve bu, madenin vereceği zarara göre toplumsal açıdan daha faydalıysa, o madeni çıkaracaksınız.

Kaz Dağları’ndaki (ya da Kirazlı Balaban Tepesi) altın madeni ile ilgili olarak aslına bakarsanız çok bir şey de bilmiyoruz.

Burada yok olacak ormanın çapı nedir? 190 bin ağaç mı, 13 bin ağaç mı?

Kesilecek ağaçların yerine dikilecek ağaçların oluşturacağı koru, kaç yıl sonra gerçek bir ormana dönüşebilir?

Yok olan yaban hayatı burada tekrar canlanabilir mi? Bunun toplumsal maliyeti nedir? Bu yüzden bölgede iklim değişikliği, tarımsal üretimin zarar görmesi söz konusu mu? Boyutları neler olabilir?

Buradan çıkarılacak altın, ülke ile çıkaran şirket arasında nasıl paylaşılacak?

Kaç tonluk bir rezerv var ve bu kaç yılda çıkarılıp, maden tamamen kapatılacak?

Ülkeye kalacak olan altının değeri, kaybedeceğimiz çevrenin değerinden fazla mı, az mı?

Maden nedeniyle yaratılacak istihdamın, insanlarımıza sağlayacağı gelirin boyutu ne olacak? Daha az zararlı bir yatırım yaparak da aynı istihdam yaratılabilir mi?

Böyle onlarca soru sorulabilir.

Ben gazeteciliğe başladığım yıllarda Mehmet Ali Ağabey, (Mehmet Ali Kışlalı, Yankı Dergisi’nin patronu ve genel yayın müdürü.) her hangi bir haber için elimize böyle ayrıntılı sorular içeren bir not verir, yazacağımız haberde kendi sorularımızın yanıtlarının yanı sıra mutlaka o soruların da yanıtlarının olmasını isterdi.

“O zaman gazetecilik vardı” diye nostalji yapmayacağım o zaman bu tür soruların yanıtlarına ulaşabileceğimiz, çoğu bürokrasinin içinde haber kaynakları da vardı.

Şimdi sorunumuz bu soruların yanıtlarını verecek olan kaynaklarımıza ne kadar güvenebileceğimiz ile ilgili.

Olayın bütün tarafları için aynı şey söz konusu.

Kesilen ağaç sayısı 190 bin mi, 13 bin mi?

Bunu hesaplamak çok zor olmamalı ama ikisi de güvenilir kabul edilmesi gereken iki farklı kaynağın (biri bakanlık, diğeri bu amaçla kurulmuş önemli bir dernek) rakamlarının arasında uçurum var.

Sorunumuz bir kez daha şeffaflık olarak ortaya çıkıyor.

İdare şeffaf değil, verdiği bilgiye artık güvenemiyoruz.

Maden lobilerinin rahatça at oynatabilmelerine olanak veren bir bilgi karartması altındayız.

Böyle durumlarda en iyisi bu soruşturmayı Meclis’in yapmasıdır.

Sahi, eski Türkiye’de TBMM diye bir kurum vardı, ne oldu ona? 

***

Mutlu Bayramlar

Bugünden itibaren bayram tatili nedeniyle yazılarıma ara vereceğim. 19 Ağustos Pazartesi günü yine burada buluşmak üzere, mutlu bayramlar, iyi tatiller diliyorum.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Bilal Bey, Sümeyye Hanım! Babanıza kulak veriniz

Bilal Bey biraderimizin, Sümeyye Hanım kızımızın, şimdi burada isimlerini tek tek sıralayamayacağım AKP'li zevatın kurduğu ya da yönettiği vakıfların elleri neden kamu kaynaklarından çıkmıyordu diye soralım

Seçimi kaybetmek, Yıldırım'a "ödül" oldu

Son girdiği seçimi kaybetmiş bir siyasetçinin ödüllendirilir gibi Cumhurbaşkanı Yardımcısı yapılması biraz tuhaf değil mi?

Keşke daha çok çocukları olsaydı

Allah gönüllerine göre versin, başarılarını daim etsin ama Binali Bey gibi, Tayyip Bey de çocuklarının başarılarıyla ilgili hiç konuşmuyor