14 Ağustos 2019

Kurban Bayramı’nın dört günü: Umut, ölüm, cenaze ve hayat

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.”

Ölüm, hayatımızın en güçlü ve şiddetli gerçeği. Bütün uzlaşmaların ve umutların bitiş noktası.

Sonrası meçhul bir karanlık olduğu için ölümün ardında bir şeyler bulunduğundan hiç kimse tam olarak emin değil. İnançlıların da ölüme bu kadar üzülmesinin nedeni burada gizli.

Üzüntü... Ölümün ürettiği en yaygın duygulardan biri.

Ne demeli? Ne şekilde düşünmeli? Nasıl kabul etmeli ölümü?

Bundan sonra söylenecek her cümle “büyük laf etmek” olur. Onun için kendi sözümle riske girmektense, Marcus Aurelius’un yazdığını aktarayım:

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.” (Düşünceler, sf. 115)

Sana bunu söylemesi kolay be büyük imparator! Be ulu filozof! Ama ya dört yaşındaki çocuğun ölüm tehlikesine ne demeli? Ya da çocukların annelerinden ve babalarından önce ölmesine? Ya da... Ya da...

 BAYRAMIN BİRİNCİ GÜNÜ:

Antalya’dan arife günü aldığımız haberler, sınıf arkadaşımız Hakan Tutgun’un yolun sonuna gelmiş olabileceğini düşündürüyordu. Yazık!..

Oysa onu ziyaret etmeyi çok istemiştim. Olmadı bir türlü. Şimdi yoğun bakımda onu göstermezler de.

Belki bir mucize olur. Ve sağlığı yeniden iyiye gider...

Dört-beş gün önce Antalya’ya gitme kararı almıştım. İki amacım vardı: Hakan’ı ve Öykü Arin’i ziyaret etmekti (4 yaşındaki Öykü Arin’i, onun ve ailesinin lösemiyle mücadelesini duymayan kimse kalmadı galiba; ben de onun hakkında yazı yazmış ve annesi Eylem’le canlı yayın yapmıştım).

Hakan yoğun bakıma düşünce Antalya’ya gitmekten vazgeçmiş, ama bunu Eylem’e söylememiştim.

Bayramın birinci günüydü. Sabah erkenden uyandığımda oraya gitmem gerektiğini hissettim. Hemen bir İstanbul-Antalya bileti alıp havaalanın yolunu tuttum.

Vardığımda ilk uğradığım yer Hakan’ın yattığı hastaneydi. Eşi fenalaşıp eve gitmişti. Yoğun bakımın hiç de yoğun olmayan koridorlarını tek başıma arşınladım durdum. Elbette yanına giremedim (çünkü yasalar ve kurallar sevgiyi, kaygıyı, dostluğu değil “kan bağı”nı temel alıyordu). Doktorla da görüşemedim. Hemşire bile yarım yamalak sözlerini hastane telefonundan telaffuz etti.

Ne kızdım, ne tartıştım. Bir süre orada kaldım. Hakan’a belki yalnızca birkaç metre mesafedeydim. Ama aramızda bir duvar ve asla açılmayan bir kapı vardı. Sonra içimden onunla vedalaşarak oradan ayrıldım.

Öykü Arin’i çok iyi buldum. Kanseri atlatma yolunda iyi bir mücadele veriyor. Onunla, annesiyle, babasıyla, yakınlarıyla sıcak bir görüşme yaptım. Mutlu oldum.

Ardından havaalanına ve oradan da İzmir’e geçtim.

İçimde iki umut vardı: Büyük olanı küçük kız içindi. Sınıf arkadaşım için de sanırım küçük bir umut duymaya hakkım vardı.

BAYRAMIN İKİNCİ GÜNÜ:

Gece vakti İzmir’e indikten bir saat sonra haber geldi. Hakan ölmüştü.

Üstelik ölümünü duyuran kendisiydi. WhatsApp grubunda onun telefonundan eşi yazmıştı o kısa cümleyi: “Hakan’ı kaybettik...”

Sonra bir sessizlik... Bir çaresizlik, bir yenilmişlik duygusu... Aylardır beslediğimiz umudun aniden ortadan kayboluvermesinin yarattığı soğuk boşluk...

Çok üzüldüm.

Neden? Neden üzüldüm diye düşündüm.

Ölüm, doğal ve kaçınılmaz değil mi? Kapıları teker teker çalarak ilerliyor işte. O halde?..

Peki, benim Hakan için bu kadar üzülmem şaşırtıcı değil miydi? Okul yıllarında da, son dönemde de benim en yakın arkadaşlarımdan değildi. Hatta bazen hayata çok farklı açılardan baktığımızı hissederdim.

Bu sorunun tam cevabını bilmiyorum. İşin bir bölümü, hepimizin gençlik yıllarıyla, sınıfımız ve anılarımızla kurduğu güçlü bağlarla ilişkili. İkinci ve daha gizemli olanı ise artık ölümün yaklaştığı yerlerde ve kişilere karşı eskisi gibi olmayı başaramam.

Ölümü ve gücünü merak ediyorum. Bunun için dün gasilhanede onu, morlaşarak küçülmüş yüzünü, biri çizgi halinde diğeri biraz daha açık kalmış gözlerini gören birkaç kişi arasında ben de vardım.

BAYRAMIN ÜÇÜNCÜ GÜNÜ: 

Evet, dün İstanbul Karacaahmet’te cenaze günümüzdü. Sıcak ve ağır geçti. Bir cenazede genellikle neler oluyorsa onlar oldu.

Sonra oraya gelen yaklaşık 20 kişilik grubumuzun büyük bölümüyle bir yerde oturup sohbet ettik. Hayat ve ölüm hakkında. Ben sıranın kime gelmekte olduğunu sordum; kimse gönüllü olmadı, mizahi tahminler uçuştu havada, şakalaştık, gülüştük.

Aslında konunun önemli bir yanı da burada gizleniyordu belki. Biz her ölümde biraz da kendi ölümümüzü görüyoruz. Korkumuzun, üzüntümüzün, çaresizliğimizin bir bölümü burada yatıyor.

Üstelik bu kez ölen aramızdan biriydi.

Yaklaşık bir sene önce toplanarak “40 yıl sonra merhaba” demiştik birbirimize.

Bir de WhatsApp grubumuz var(dı) ki, pek çoğumuz başlangıçta “Yakında bu grup dağılır, her gün yüzlerce mesaj gönderilmesi zaten saman alevine benziyor” diye düşünüyordu.

Öyle olmadı.

Grup dağılmadı ve zayıflamadı.

Son altı ay içinde grupta en çok konuşulan konu, dün toprağa verdiğimiz arkadaşımızın hastalığı ve yaşam mücadelesiydi.

O, hastalık şokunu yaşadığı kısa bir süre dışında hemen her şeyini bizlerle paylaştı, bize yazdı.

Bu yaptığı (hemen her şeyi paylaşmak, sormak, açıklamak) doğru muydu yanlış mıydı? Kim bilebilir! Herkese göre değişir. Bir başkası yalnız ölmeyi tercih edebilir. O ise paylaşarak umudunu ve gücünü arttırmayı denedi.

Peki ya 40 yıl sonra insanların WhatsApp’ta birbirlerine bu kadar yoğun ilgi göstermesi neden sizce? Bu normal mi? Onca yıl geçti. Ve zaman, aslında bizi birbirimizden çok farklı yerlere götürdü.

Sanırım iki sorunun cevabı da “yalnızlık”tan geçiyor. Bunca iletişim, internet, kalabalıklar içinde milyonlarca insan yapayalnız...

BAYRAMIN DÖRDÜNCÜ GÜNÜ:

Ölümün soğumaya başladığı andan itibaren, insanlar her zaman yaptıkları gibi kendilerinin de bir gün öleceğini unutma moduna geçiyorlar. Bu durumda sarf edilen banal bir cümle var: “Hayat devam ediyor.”

Evet, hayat devam ediyor. WhatsApp grubumuz, en aktif üyesini kaybetmenin şaşkınlığıyla uyandı bugün. Ama eminim yakında atlatacak.

Bir süre sonra Hakan’sız toplanacağız ve onu birkaç cümleyle anacağız. Bir başka sınıf arkadaşımız olan Haluk Aydın’ın ölümünden sonra düzenlediğimiz yemeğin başında ben birkaç cümle etmeye çalışırken Hakan’ın “Ne o Aksay, öteki dünyayla da mı canlı bağlantı kuracaksın şimdi?” diye şaka yaptığını hatırlatacağım. Ve iki hafta önceki telefon görüşmemizde bana “Sonbaharda Antalya’da bir toplantı organize eder misin?” ricasını gerçekleştirememiş olmanın verdiği hüznü hissedeceğim.

Sonra belki başka kanser vakaları gelecek gündemimize. Birileri daha ayrılacak aramızdan. Eksilmeyi sürdüreceğiz.

Kendi aramızda belli belirsiz fikir ayrılıkları olacak. Ölüm sırasında öne geçene moral vermek için yemin billah kurtulacağını telkin edeceğiz. Belki ben kırıp kızdırmaktan korkarak birkaç film ve kitap önerisiyle ölüme hazırlık ve kalan zamanı özgürce değerlendirme mesajı vermeye çabalayacağım beceriksizce.

Ve devam edecek hayat. Ölümler de devam edecek. Hem de öyle bayram seyran dinlemeden...

 

Yazarın Diğer Yazıları

Dondurma bedava, limuzin hediye: Yaşasın Türk-Rus ilişkileri!..

Ne kadar da askerîleşmişti ilişkiler! Füze al, uçak al, helikopter al! Dön dolaş Suriye savaşına gel!

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...

Ne güzel başbakanımızdın sen, Binali Abi!..

Bazı muhaliflerin sempatik bulduğu Binali Yıldırım, kendisinden çok daha fazla eleştirilere hedef olan Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç gibi insanlara göre daha cesaretsizdir