18 Nisan 2024

Ne şarkılara pranga vurulabilir ne de anılara

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatır, canını yakar

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Alla Pugaçova

Bazı şarkılar insanın canını yakar.

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatır.

Çünkü o müzik, o koku, o söz, o görüntü size artık hiçbir zaman ulaşamayacağınız geçmişi hatırlatır.

Hatırlarken bir süre bambaşka bir dünyadan denenmiş mutluluklar devşirirsiniz.

Ama anıların yakıtı hayal gücüdür.

O tükendiğinde hayaller gerçeğe dönüşür.

Hislerinizin size yaşattığı yolculuk keskin bir frenle duruverir.

Onca uzaktan nasıl bu kadar çabuk döndüğünüze şaşarsınız.

Şaşar ve üzülürsünüz.

O uzağa dokunamazsınız, onu tutamazsınız, onun içinde eskisi gibi yaşayamazsınız.

*  *  *

Son zamanlarda hayatımın önemli bölümü yollarda geçiyor.

Yollarda sıkılmamanın en kolay yolu, içinde bulunduğunuz ortamı ve karşılaştığınız kişileri hafiften bir edebiyat kovasına batırıp çıkardıktan sonra izlemek, yaşamak, var olan özelliklere ve izlenimlere kendi uydurduklarınızı ekleyip hikâyeler yazmak. En azından aklınızda, yüreğinizde.

Yolda bazen okumak, bazen de yazmak iyi geliyor (mesela, bu cümleleri uçakta yazıyorum).

Son aylarda yollarda en sık yaptığım şey müzik dinlemek. Yalnızca kolay ve keyifli olduğu için değil. Aynı zamanda “koruyucu” etkisinden dolayı.

Sizi çevrenizdeki “gürültü”den, durmadan tekrar eden sığ ve banal monolog ve diyaloglardan koruyor.

*  *  *

Birkaç gün önce havaalanından eve giderken kullandığım müzik platformundan yeni şarkılar bulma denemelerim bir anda beni çok uzaklara savurdu.

Arama bölümüne Rusça bir şarkı adı yazıp bir deneme yaptım. Baktım oldu. Bu akıllı sistem Rusça da biliyormuş. Devamında ona sorduğum şarkılarla ta 80’li yıllara kadar gittim.

Çoğu hâlâ hayatta ve -eskisi kadar olmasa da- popüler olan şarkıcıları yeniden keşfettim: Valeriy Leontyev, Layma Vaykule, Sofya Rotaru, Valentina Talızina...

Ama ille de Alla Pugaçova.

Sovyet/Rus pop müziğinin bu efsanevi ismini, dünya ilk kez 1975’te Bulgaristan’daki Altın Orfe Yarışması’nda birinci olan Arlekino şarkısıyla duymuştu. Bizde de Esin Afşar bu şarkıyı Sanatçının Kaderi (Alkışlarla) adıyla Türkçe söylemişti.

80’li yıllarda Sovyetler’de yüreğimizde yer eden şarkıların belki yarısı Pugaçova’nın seslendirdikleriydi.

Tek tek indirmeye başladım bu şarkıları.

Ama artık eski hızım kalmamıştı. Adını veya ilk dizelerini hatırlayarak indirdiğim her bir şarkı, bana öyle şeyler hatırlatıyordu ki...

Bir gülüyor, bir ağlıyordum. Kim bilir çevremdekiler ne düşünüyordular o sıralarda; neyse, ne düşülürlerse düşünsünlerdi.

*  *  *

Leningrad Üniversite’sinin ilk yılları... Rusça ile başım biraz dertte. Ama yavaş yavaş alışıyorum. İnsanlara da, yeni hayatıma da...

Hafta sonları yaşadığımız öğrenci yurdunun beşinci ve dokuzuncu katlarındaki “okuma” (kimine göre “televizyon izleme”) salonlarında “diskotekler” düzenleniyor.

Rus kızlar müzikten şaşılacak kadar büyük keyif alarak ve neredeyse her bir notanın hakkını vererek çılgınca dans ediyorlar. Onlara - aynı olmasa da yakın tempoda ya da abartılı bir coşkuyla - eşlik eden birkaç delikanlı da eksik olmuyor.

Ama erkeklerin çoğu, kenarda bekleyen “kurnaz avcılar” durumunda. Daha “kurt” geçinenler, ne zaman “slow” çalınacağını sabırsızlıkla bekliyor ve istedikleri sakinlikte bir melodi başladığında derhal gözüne kestirdikleri “kurbanları”na doğru atak yapıyorlar.

Biz daha çömeziz. Bakışıp “kesişerek” bir başarı kazanılabileceğini umuyoruz. Ya da kızlardan birinin aniden yanımıza yaklaşıp bizimle ilgilenmesini, bizi dansa kaldırmasını.

Tabii bu geceler genellikle “Şu tam ortadaki ne kızdı ama!” gibi zavallı erkek muhabbetleriyle sona eriyor.

Ve Pugaçova şarkı söylüyor: “Hayat geriye döndürülemez, zaman durdurulamaz”...

*  *  *

Yine Pugaçova’nın şarkısıydı: “Bekle ve hatırla beni”.

Gerçekten de çok uzun süre hatırlayacağım bir ilişkim olmuştu. Evlilik bile gündeme gelmişti hayatımda ilk kez. Ama O’nun o zamana kadar bana çok iyi davranan annesi ve babası tedirgin olmuştu. Çok insancıl birine benzeyen babasının endişesi farklı gibiydi. Bir gün benimle görüşmek istedi.

“Seni çok sevdim, oğlum. Hayatını, mücadeleni saygıyla karşılıyorum. Ama kızımla evlenemezsin. Onu Sovyetler’den götüremezsin. Bu benim için de hiç iyi olmaz.”

Boris Amca KGB’de çalışıyordu ve benim yüzümden uyarı almıştı.

Pugaçova bu kez “Affet ve İnan” diye hüzünlü bir parçayı seslendiriyordu…

*  *  *

Yolum uzundu. Galiba hayatım da pek kısa sayılmazdı. Böyle birçok şarkı dinledim. Neşeli, hüzünlü, düşündürücü, coşkulu...

Eve yaklaşmıştım. Telefonumun şarjı da iyice azalmıştı. Ama son bir şarkıya yeterdi.

Yine Pugaçova’dan: “Bensiz”...

“Eğer bensiz kalırsan, sevgilim, dünya sana bir ada gibi küçük gelir.

Eğer bensiz kalırsan, sevgilim, uçuşun tek kanatlı gibidir.

Sen kendini bir ara bakalım, sevgilim; işin zor gerçi.

Eğer bulursan, sevgilim, birlikte söyleriz ezgimizi.”

Bir sürü anı canlandı gözümün önünde yine. Ve sarı kalın örgülü saçlarıyla bir Sibiryalı kızın hayali şahlandı birdenbire. Adını hatırlayamadım. Ne o anda, ne de sonra. Belki Yulya idi. Ya da başka bir şey...

Daha yeni tanışmamıza rağmen pembe panjurlu evimizin ve irili ufaklı çocuklarımızın hayalini kurmaya başlamıştı. Bense hayatımın başka bir dönemindeydim o zaman. Oralardan ayrılmaya hazırlanıyordum. Onu kırmak istemiyor, ama ciddi konuşmalarını şaka ile geçiştirmeye çalışıyordum.

Kısa sürede benim “sağlam ayakkabı” olmadığım kanısına vardı. O sırada başlarda “yenge edebiyatı” ile abartılı ilgi gösteren bir hemşerimin onu izlerken gizlediğini sandığı yanık bakışları, Yulya’nın önüne yeni bir seçenek sürüyordu. Bense buna karşı hiçbir hamle yapmıyordum.

Galiba en çok kendisinden bu kadar çabuk vazgeçmeme ve onu kıskanmamama kızmıştı.

Hemşerim bir gün içkiyi fazla kaçırdı ve bana gözyaşları içinde “Biliyor musun, aslında ben arkadaş falan değil alçak bir adamım” dedi. Devamını getirecek mi diye susup baktım. Getirmedi. Yeterince sarhoş olmadığı için yeterince dürüst davranamıyordu. Son kadehi yuvarlayıp kalktım.

Teybimizde Pugaçova’nın popüler şarkısı “Bensiz” çalıyordu.

Ne oldu aralarında acaba?

Aşk var mıydı? Yoksa sadece intikam mı? Ya da alçaklık mı? Kim bilir...

Adı neydi acaba o kızın? Yulya olabilirdi. Ama emin değilim.

Bugün görsem ondan özür diler miyim?

Bunları düşünürken eve geldim.

*  *  *

Yol boyunca epeyce şarkı dinlemiş, yıllar öncesine dönmüştüm. Ağlamış ve gülmüştüm.

Yine aynı şeyi düşündüm: Bazı şarkılar insanın canını yakıyor.

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatıyor.

Çünkü o müzik, o koku, o söz, o görüntü size artık hiçbir zaman ulaşamayacağınız geçmişi hatırlatıyor.

Ne demiş akıllı bir insan:

“Anılar tatlı da olsalar acı da, insana hüzün verir.”     

P.S.: Bu yazıyı yazalı çok oldu. Geçtiğimiz günlerde ünlü şarkıcı Pugaçova 75. doğum gününü kutladı. Ukrayna’daki savaş Rusya’da ortamı çok sertleştirdi, birçok aydın “yabancı ajan” (bizdeki kullanımıyla neredeyse “vatan haini”) ilan ediliyor. Sanatçı eşi Maksim Galkin çoktan bu şerefe nail olan Pugaçova için de bu tür suçlama ve talepler dile getirilmeye başlandı. Çift şimdi yurtdışında yaşıyor. Rusya halkının belki de en çok sevdiği sanatçılardan biri olan Pugaçova için böyle bir karar çıkar mı? Kim bilir… Umarım çıkmaz. Çıksa bile onun yeri başkadır. Şarkılarını yasaklamaya kimsenin gücü yetmez. Ve anılara da pranga vuramaz hiç kimse…

Hakan Aksay kimdir?

Hakan Aksay, 1981'de 20 yaşında bir TKP üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Leningrad Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdi. Brejnev, Andropov, Çernenko ve Gorbaçov iktidarları döneminde 6 yıllık kıymetli bir SSCB deneyimi kazandı.

Doğu Almanya'da 1,5 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra TKP'den ayrılarak Türkiye'ye döndü. Bir yıl kadar sonra bağımsız bir gazeteci olarak Moskova'ya gitti ve 20 yıl boyunca (Yeltsin ve Putin dönemlerinde) çeşitli gazete ve TV'lerde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı.

Bu dönemde Türk-Rus ilişkileriyle ilgili çok sayıda proje gerçekleştirdi. Moskova'da '3 Haziran Nâzım Hikmet'i Anma' etkinliklerini başlattı ve 10 yıl boyunca organize etti. Dergi ve internet yayınları yaptı. Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin kurucu başkanı oldu.

2009'da döndüğü Türkiye'de 11 yılı T24'te olmak üzere çeşitli medya kurumlarında çalıştı; Tele1 ve Artı TV kanallarında programlar hazırlayıp sundu; Gazete Duvar'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Gazeteciliğin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Rusya-Ukrayna danışmanı olarak çalışıyor. Türkiye'nin önde gelen Rusya ve eski Sovyet coğrafyası uzmanlarından olan ve "Puşkin madalyası" bulunan Hakan Aksay'ın Türkçe ve Rusça dört kitabı yayımlandı.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Putin’den Batı’ya tehdit, Erdoğan’a uyarı: Bu gidiş, gidiş değil

Putin’in yakın zamana kadar sık görüştüğü Erdoğan'a önemli bir mesajı, ilk kez gördüğü gazeteciler aracılığıyla iletmeye çalışması tuhaf değil mi?

Ey insanlar, kimsiniz siz ve nereye gidiyorsunuz?

Her gün sokaklarda, metrolarda, marketlerde yanımızda olan binlerce, milyonlarca insan... Neden telaşla yürüyorlar, niye hep telefonlarıyla meşguller?

Türkiye, NATO saflarında Rusya ile savaşacak mı?

Rusya-Ukrayna Savaşı ABD seçimlerine kadar daha da şiddetlenecek. Bu arada yakın zamanda bunun bir NATO-Rusya çatışmasına dönmesi ihtimali güçleniyor