28 Kasım 2023

Hrant Dink'e mektup...

Sabahın köründe aklıma takılan soru: Tarihten korkulur mu?

Sevgili Hrant;
Bu sabah seninle uyandım.
İçim hüzün dolu başladım güne.
2007'nin o kapkaranlık 19 Ocağı'ndan beri
kim bilir sana kaç mektup yazdım.
Ama içimden geldi bir tane daha yazmak...
Önce katilin serbest bırakıldı.
Şimdi katilinin yeni davasıyla,
bunca yıldır kapanmak bilmeyen
senin davan birleştiriliyor.
Hukukla yargı arasındaki köprüler atılınca,
yargının ipleri "tek adam"ın
eline geçince böyle oluyor.
Ne yapacağız?
Ben sandıktan çıktım,
her aklıma eseni yaparım, diyen
biri var yıllardır başımızda...

Sevgili Hrant;

Sabahın köründe o soru yine aklıma takıldı: 

Geçmiş nerede başlar? 

Bir hatıra kitabının adı bu.
Ben de "geçmiş"ten kurtulmak istiyorum.
Yıllardır öyle.
Geçmişin defterlerini kapatmak istiyorum. 
Ama olmuyor.
Bu memlekette geçmişten kurtulmak çok zor!
Çünkü hep aynı sorunlar...
Tarihin yükü belki de... Hâlâ omuzlarımızda...
Tarih hâlâ paçalarımızdan çekiyor,
kurtulamıyoruz ondan...
Tarih tarih olamıyor,
geçmiş geçmiş olamıyor bizim memlekette.
Olamadığı için de, tarihi ve geçmişi
bugün de yaşamaya devam ediyoruz.
Hep aynı filmi seyrediyoruz duygusu
yakamızdan bir türlü düşmüyor.
Bazı temel sorunları çözemediğimiz için de
bizim memlekette taşlar
yerli yerine oturmuyor.
Bu yüzden tarihi, geçmişi bugüne taşıyıp
kavgalarımızı sürdürüyoruz.
1915 Ermeni Soykırımı bugün de var,
kavgası devam ediyor.
Kürt sorunu dün de vardı, bugün de var.
Dersim '38 nedir ne değildir,
kavgası bitmiş değil.
Atatürk hâlâ tartışılıyor,
yasayla koruma altında tutuluyor.
Atatürkçülüktü, Alevilikti, Sünnilikti, laiklikti,
dün olduğu gibi bugün de
kavga konularımız olmaya devam ediyor.  

Sevgili Hrant;
Şimdi de, galiba, ülkede bir Yahudi sorunu
çıkarmaya çalışıyorlar.
Filistinlilerin 7 Ekim'den beri
yaşadıkları acıları kullanarak.

Or Hayim Balat Musevi Hastanesi önünde ırkçılık gösterisi...

Türkiye vatandaşı Musevi kardeşlerimizi
"ötekileştirme"nin,"düşmanlaştırma"nın peşindeler.
Bunun çarpıcı bir örneği Mehmet Yılmaz'ın
bugünkü T24 yazısında yer alıyor.
Portekiz'li yazar Fernando Pessoa
beni hep derinlere çeker..
Bak ne diyor Huzursuzluğun Kitabı'nda: 

Hepimizde aşağılık bir taraf var!
Hepimiz içimizde bir suç saklarız.
İşlemiş olduğumuz
ya da ruhumuzun işlememizi
isteyip durduğu bir suç... 

Sabahın köründe aklıma takılan soru:

Tarihten korkulur mu?

Biz Türkiye'de korkuyoruz.
Bizde tarih korkusu epey derin.
Öyle yetiştiriliyoruz ki,
okulda öğretilenden
biraz farklı yazılmış bir tarih sayfasıyla
karşılaştığımızda tedirgin oluyoruz,
korkuyoruz, alınganlaşıp
olmadık tepkiler gösteriyoruz.
Resmi tarih böyle diyor diye,
ille de yinelemek zorunda mıyız?
Ezberi bozmaya kalkışan olursa
başına yıldırımlar yağdırmaya kalkışıyoruz.
Ne vatan hainliği kalıyor,
ne de Türk düşmanlığı...
Sanki bir anda tarihin
tozlu sayfaları arasından
öcüler, hortlaklar fırlayacak
ve bizi ham yapacaklar.
Öylesine yer etmiş tarih korkusu bizde...
Öyle olmasa, yıllar önce
bir üniversite çatısı altında
ilk kez bir Ermeni konferansını,
bir Kürt konferansını toplamak
o kadar kavga gürültü koparır mıydı?..
Tarihe farklı bakabilirsiniz.
Ama yanlış olan, tarihten düşmanlık çıkarmaktır.
Tarih korkusu yerine adına ne derseniz deyin,
ister tarihle yüzleşmek,
ister tarihle barışmak,
ister tarihle hesaplaşmak deyin,
ama sonunda tarihimizin bazı sayfalarını
yeniden yazmak zorundayız,
eğer toplum olarak olgunlaşmak
ve daha huzurlu yaşamak istiyorsak...  

Sevgili Hrant;
Bugünkü gibi kül rengi sabahlara uyandığım
zamanlar, bazen Mahler'in Beşinci Senfonisi'ni
dinlerim, bazen de bu sabah olduğu gibi
günlüğümün eski sayfalarına sığınırım.

New York, 31 Mart 2017
Soho'da tenha bir kahve, sabah vakti erken.
Köşedeki masaya oturuyoruz Ayşe'yle.
Patti Smith'in kahvesi, 12 Chairs.
Karşımızdaki masada da Patti Smith.
Yapayalnız, dünyadan kopmuş gibi.
Başını kitabın üstüne eğmiş, okuyor,
bir yandan da not alıyor.
Mis gibi kahve, iyi geliyor.
M Train, Patti Smith'in son kitabı.
Sayfayı çeviriyorum,
daha ilk cümle aklıma takılıyor:  

It is not so easy
writing about nothing.

Türkçesi, "Hiçbir şey hakkında yazmak
kolay değildir" olabilir mi? Ya da hiçbir şey
hakkında yazmak, hiç de kolay değildir.
Peki hiç nedir?


Bir şey eğer hiçbir şey ise
hakkında ne yazılabilir?
Ben yazar ya da filozof değilim ki.
Gazeteciyim.
Patti Smith değilim ki,
her sabah aynı kahvenin
aynı köşesine yapayalnız çöküp,
kopkoyu bir fincan kahve eşliğinde
hiçbir şey hakkında düşüncelere dalayım.
Oysa ne güzel olurdu,
dünyanın hallerinden kopmak...
Keşke hiçbir şeyin yazarı olsaydım,
kendime bir hiç dünyası yaratsaydım.
Patti Smith'in masasına gidip
bu konuları onunla konuşsam mı?
Rahatsız etmek istemiyorum.
Ayşe dürtükleyince yanına gidiyorum.
Kendimi tanıtıyorum.
Sadece elini sıkmak istediğimi söylüyorum.
Mutlu oluyor.
İstanbul'daki kitap imza gününü anımsıyor.
İki bin genç gelmiş, bundan duyduğu
heyecanı belirtiyor.
Kargacık burgacık şifre gibi bir el yazısı var.
Küçük not defterinin sayfalarını doldurmuş...
Ayşe'yle birlikte üçümüz
bir hatıra fotoğrafı çektiriyoruz.
Defterinin sayfaları arasına bulduğu kartın
üstüne mail adresini yazıyor.
Kart bir lokantaya ait,
"Çok iyi bir Japon'dur," demeyi unutmuyor.
Ayrılırken de, "Mutlaka yaz, en iyisi yazmak"
diyor Patti Smith. 


Yazmak deyince Hemingway aklıma geliyor.
Biri ona, "Yazar olmaya karar verdiğin
kesin bir an var mı, hatırlıyor musun?"
diye sormuş. Hemingway de cevabı çakmış:  

Hayır, ben her zaman
yazar olmak istedim.  

Eyy Patti Smith diye bağırıyorum içimden,
söyle bakalım, New York'ta,
Soho'nun 12 Chairs isimli kahvesinin
bir köşesinde hiçbir şey hakkında düşünüp
yazarak koca bir ömür geçebilir mi?
Hiç sanmıyorum. Hudson Nehri
usul usul akıyor. Uzaktan Özgürlük Anıtı'nı
seyrediyorum. Bir zamanlar Avrupa'dan,
baskının ve bağnazlığın her türlüsünden kaçanları kucaklamış
"Amerikan rüyası"nın bir simgesi, Hürriyet Abidesi.
Sislerin içinden bir seçiliyor, bir kayboluyor.
Özgürlüğün özü... Özgürlüğün sınırı...
Özgürlüğün sınırsızlığı...
Kafamın içini özgürlük fikri burgaç gibi oyuyor.
Kendi memleketimde
darbe üstüne darbe yiyen
özgürlük sorunu kafamdan hiç gitmiyor ki.
İnsanoğlunun özgürlük alanını fütursuzca çiğneyen
"düşman"lardan insanlık hiç kurtulamayacak mı?
Memleketi Fas'tan yıllar önce kaçıp Paris'e
sığınmış
bir yazar Abdellah Taïa'nın
2015'te IŞİD'in Paris katliamı sonrasında
kurduğu o cümle bağrıma saplanmış,
içimi acıtmaya devam ediyor:  

Yolun sonuna geldik galiba...
Bundan sonra nerede yaşayacağız ki?..

Belki de en iyisi hiçbir şey hakkında yazmak!
Belki en iyisi, Soho'daki bu kahve köşesinde,
12 Chairs'de her sabah kendi başına
yapayalnız oturup bir fincan kahveyle
bir hiç dünyası yaratmak...
12 Chairs'den çıkmak istemiyorum.
Bir kadeh buzlu viskiyle hafızamın kapılarını
açıyorum. Küçük bir kahvenin
küçücük bir masasında acıların üzerinden barışı,
özgürlüğü düşünüyorum.
 

Geçmiş nerede nasıl başlar?

Bilemiyorum. 
Ama hep söylediğim gibi, bu memlekette
geçmiş bir türlü geçmiş olmuyor,
tarih bir türlü tarih olmuyor
ve paçalarımızdan çekmeye devam ediyor.
Hadi ama kurtul geçmişten! 
Değiş! 
Hayatta yeni bir başlangıç yap! 
Benim yaşım yok, de ve yola devam et! 

Ne dersin
sevgili Hrant,
bu yaştan sonra
yapabilir miyim?..

Hasan Cemal kimdir?

Hasan Cemal 1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1969 yılında Ankara'da haftalık Devrim dergisinde başladı. Yeni Ortam dergisi, Anka Ajansı ve Günaydın gazetesinde çalıştıktan sonra 1973 yılında Cumhuriyet gazetesine girdi. 1979 - 1981 yılları arasında Ankara Temsilciliği yaptı. 1981-1992 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesini Genel Yayın Yönetmeni olarak yönetti. Cumhuriyet gazetesi Cemal'in yönetimindeyken 1986'da Sedat Simavi Ödülü'nü kazanarak "yılın gazetesi" seçildi. 

1992-1998 yılları arasında Sabah gazetesinin birinci sayfa yazarlığını yaptı. 1998'den 2013'e kadar yaklaşık 15 yıl boyunca Milliyet gazetesinde yazdı. Nokta dergisi 1989 Doruktakiler ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti köşe yazısı ödüllerini kazandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2004 yılında da "Araştırma" ödülünü Hasan Cemal'in çalışmalarına verdi. 

28 Şubat 2013'te Milliyet'in manşetinde yayımlanan "İmralı Zabıtları"nın yayınını savunduğu için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan'ın tepkisine hedef oldu. Milliyet yönetimi, "Başbakan'ı ve medya sermayesini sorgulamaktaki ısrarını" gerekçe göstererek yaklaşık 15 yıldır yazdığı gazetedeki köşesini kapattı. 

Milliyet ile yolları ayrıldıktan sonra yaptığı röportajlar ve kaleme aldığı yazılar, bağımsız internet gazetesi T24'te yayımlandı. Türkiye medyasının en etkili ve kıdemli isimlerinden olan Hasan Cemal, Mart 2013'ten beri T24'te yazıyor. Harvard Üniversitesi Nieman Gazetecilik Vakfı Louis M. Lyons Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük Ödülü'nü "hayatı boyunca basın özgürlüğünü savunmak için gösterdiği çaba nedeniyle" 2015 yılında Hasan Cemal'e verdi. Cemal, Türkiye'de bu ödülü alan ilk gazeteci oldu. 

Bir dönem Bilgi Üniversitesi'nde "Medya ve Politika" dersleri veren Hasan Cemal'in yayımlanmış 13 kitabı, tarih sırasıyla şöyle: 

Tank Sesiyle Uyanmak (1986)

Demokrasi Korkusu (1986)

Tarihi Yaşarken Yakalamak (1987) 

Özal Hikâyesi (1989)

Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım (1999)

Kürtler (2003)

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim (2005)

Türkiye'nin Asker Sorunu (2010)

Barışa Emanet Olun (2011)

1915: Ermeni Soykırımı (2012)

Delila - Bir Genç Kadın Gerilla'nın Dağ Günlükleri (2014)

Çözüm sürecinde Kürdistan Günlükleri (2014)

- Hayat İşte Böyle Geçip Gidiyor (2018)

- Hasan Cemal'in "Zamane Diktatörleri" adını taşıyan basılmamış bir kitabı daha var

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ortadoğu cehennemine Gazze'ye BARIŞ gelecek mi?

İsrail, İran ve Filistin'de iktidarlar değişmedikçe, Batı'nın İsrail'e kayıtsız şartsız desteği son bulmadıkça, Hamas şiddet ve terörden vazgeçmedikçe Ortadoğu'da barış kapısı açılmaz!

Paris'ten, yaşlı hatıralarla...

Yürüyorum Paris sokaklarında, yoksa gençliğimi mi arıyorum?..

Osman Kavala nasılsın? Hayırlı bayramlar!

31 Mart güzel bir başlangıç, bir umut kapısı aralanıyor; inşallah senin için de adalet ve hukuk kapısı açılır sevgili kardeşim