10 Ocak 2022

Kulüp: Gerçek karanlıkta mı saklanmakta?

Türkiye’deki Kulüp adlı dizinin bize göstermiş olduğu da sanki Foucault’nun bakışına benzer bir şekilde, karanlıktaki gerçeği göstermekte değil midir? Dizinin sonuna gelindiğinde, senaryo, duygularda saklı kalan bir gerçeği göstermektedir: Mumlar ışığında sofranın kurulduğu gece kulübünde dostların sofrası beraberliğin ebediliğine dokunmaktadır.

Türkiye’de son zamanlarda en çok beğenilen, konuşulan ve üzerine makaleler yazılan, konunun uzmanlarıyla röportajlar yapılan Kulüp dizisinin sonu mumlar içinde elektriklerin kesildiği 6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece karanlıkta bitmekte. Ancak karanlık melankolik bir nostaljinin karanlığı olmaktan çok dostluğun o karanlıkta ve o coğrafyada kesinleştiği, yer aldığı ve unutulmayan bir belleğe bağlandığını işitiyoruz siyahi ve barok bir atmosferin içinden geçerek.

1961 yılında ilk baskısı yayınlanan “Deliliğin Tarihi” adlı kitabında Fransız filozof Michel Foucault, ilginç bir şekilde, Platon’un mağara metaforunu ters yüz etmekte ve gerçeğin aydınlığının mağaranın dışından içeriye doğru gelen güneş ışığının parıltısında değil, ama içerideki karanlıkta yattığını ileri sürmüştü. Gerçek, bir toplumun tarihinin karanlık noktalarına dokunulduğunda aydınlığa çıkmaktadır; karanlık saklamaktadır, ama içinde yatan gerçek o karanlığa bakıldığında, içinde parıldamasa bile az çok görülebilenin görünür kılınmasında bulunmaktadır. Zaten bu nedenden dolayı değil midir ki, Foucault, yine benzer bir şekilde, “görünenin görülür kılınmasındaki” bakışa doğru baktığını yazmıştır. Bazıları görünmeyeni görünür kılmaktan bahsetmiştir; ama bunun tersidir Foucault’nun öngörüsü.

Türkiye’deki Kulüp adlı dizinin bize göstermiş olduğu da sanki Foucault’nun bakışına benzer bir şekilde, karanlıktaki gerçeği göstermekte değil midir? Dizinin sonuna gelindiğinde, senaryo, duygularda saklı kalan bir gerçeği göstermektedir: Mumlar ışığında sofranın kurulduğu gece kulübünde dostların sofrası beraberliğin ebediliğine dokunmaktadır. Bir “eğlence sektörü” cemaatinin; düşmanlıkları, dostlukları dışarıdan gelmekte olan tehdide, aynı kaderi paylaşarak karşı durduklarının altını çizmektedir. 1955 yılının 6 Eylül günü Cadde-i Kebire’deki “EOKA’ya karşıtı” söylemlerle örgütlenmiş kalabalık, kurulu bir gerçeğin içinden geçen çılgınlık içinde komşularına saldırmıştır. Önceden hazırlanmış kaldırımlardan sökülen bir kaldırım taşıyla dükkanların camları kırılmaya başladığı gibi, sopalar insanları yere yıkmakta ve yok etmektedir. Hezeyan ve delilik bir kalabalıkta vücut bulmaktadır. Kötüler, çıkarcılar, mallara çökmeye çalışanlar, iyiler, saklanan dini gerçekler açığa çıkmakta ve ateşi ve ölümü çağırmaktadır.

Zeynep Günay Tan ve Seren Yüce’nin yönettiği Kulüp adlı Netflix dizisinin ikinci bölümünde, iki kadın yapımcı bize dizideki renkli sahneleri birdenbire siyah beyaza çevirerek, kurgunun içindeki gerçeğin fotoğraflarını görselliğin akışına yerleştirmektedir. “1955’in gerçeği” karanlığın rengiyle aydınlığın renklerini yan yana getirmektedir. Dönemin arşivi kurgunun içinden geçmektedir. Arşiv nedir ki? Tutulanların kumandasındaki arda kalanlardan başka ne olacaktır ki? Ama kurgunun gerçekle karışması, tam da bu anlamda kendisini göstermektedir. Acaba, kurgunun içinden geçen gerçeği sosyal bilim tarih kitaplarında veya makalelerinde olandan çok daha kuvvetli ve popüler bir şekilde hayata geçirmenin yolu zaten gerçeğe benzeyen kurgunun gerçeğin ta kendisi olmasında yatmasın?

Bugün İstiklal Caddesi olarak bilinen yer, 1955’te İstanbul nüfusunun yaşadığı ve çalıştığı yerlerdeki insanların hayat biçimlerine ve mallarına göz dikmiş, siyasalın yönettiği bir kalabalığın beklenmedik şiddetine maruz kalmamış mıdır? Dizinin bize gösterdiği beklenmeyenin gelmesinden başka ne olacak ki? Dün beraber olanların beraberliklerini bozmaya gelmiş ve halkı din ve etnik karakterlerine göre ayırmaya kalkan bir siyasi yapının arkasında yatan nedir? Bu soru aynı zamanda sadece Türkiye’yi değil, bütün İmparatorlukların beraber yaşayan, alışkanlıkları olan nüfusunu da etkileyen bir tarihi döneme ait olarak sormak zorunda değil miyiz acaba?  Irkçılık, sömürgecilik, sınıfsal eşitsizliklerle beslenmiş İmparatorluklardan sonra ortaya çıkan “Milliyetçilik ve Ulus-devletler çağının” bağımsızlık söyleminin arkasında yatan, beraber yaşamakta olanların ve modernleşmeye başlayan hayatların kırılması değil midir? Bu, garip olmaktan çok daha tekinsiz olan bir tarihi dönem değil midir? Halkları yerlerinden ve yurtlarından eden bir ayrılık hikayesini yazmamış mıdır?  

“Mübadele” adı altında yaşanan, toprakların artık nüfusa ait olmaktan çıkarak, homojen olmak isteyen bir devlete ait olmaya başlamasının tarihinden başka ne olabilir ki? Tarihin soğuk ve siyasi bir şekilde duygusuzca yazıldığı bir dönem, insanların hikayeleriyle ete ve kemiğe dönüştüğünde, duyguları devreye sokarak karanlık olanın içinde yatan gerçeğe dokunmaya başlamamış mıdır? İstenmeyen başa gelebilir. Beklenmeyen ve arzu edilmeyen duygular, suçlar ve cinayetler göğün kızıllığına karışmaya başlamıştır öyleyse; “renkler ve kokular çağrışmaktan” çıkarak çığlıkları devreye sokar. Duygusuz ve belleksiz bir insan gurubunun, bilinçsiz bir şeklide avantaj koklamak için beklediği anlar onlar için gelmiş midir?  Ama o anlar herkes için karşılıklı bir tragedyaya dönüşecektir. Duygusuz olanlar kendi vicdanlarıyla baş başadır. Kötülükler saçılmaya başlamıştır; kötülük çünkü karanlık ile özdeşleşen bir duygu değil, tersine hesaplanmadan yapılan hesapların insanı bağladığı hareketlerden başka bir şey gibi durmamaktadır. Kötülük, görev gibi duranın içinden geçmeye başladığında, sıradanlaştığında vicdanın dışarıdan gelen emirlere boyun eğdiğini fark etmek zor olmayacaktır, kanımca.

Hayata ait tarihin gerçeğini kurgu gerçeğinde, özel hikayelerde ortaya çıkarmaya başladığında, benzer tarihi yaşayanlar kurgusal da olsa özel bir hayatın gerçeğini kendi bedenleri ve hayatlarında duyup, düşünmeye başladığında “duygular sosyolojisi” alanına doğru bir adım atmış olmakta değil miyiz? O zaman sorular vicdan, ahlak, ikili karşıtlık olarak göremeyeceğimiz hak ve haksızlıklar, hukuk ve hukuksuzluklar, duygu ve duygusuzluklar olarak tezahür etmeye başlamaz mı?     

Yazarın Diğer Yazıları

Montaigne’den dersler almak

Montaigne’in cümlelerine bakarsak “adalet ile ilişikli olarak yasalara olan güvenin” vurdum duymazlıktan başka bir yere gidemediğini okuyabiliriz. Halbuki bizi koruyacak olan “ortak bir adalet duygusu” değil midir?

Sosyolojik olarak adanmışlık mı?

Devleti için "fedakâr" olan, bürokrasi aslında devlete bağlı olarak çalıştığında ve bu anlamda da bir "adanmışlık" duygusunu taşımasına nazaran, post-modern çağda, bürokrasinin özel çıkarlarının artık devletin çıkarlarıyla iç içe girdiğini, hükümetlerin politik çıkarlarının genelliğe ve özel alana doğru açılması üzerinden hareket etmeye başladığını görmekte miyiz?

Düşmanlık mı yoksa nefret mi?

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta