29 Mayıs 2021

Antrenmanlar

Düşünce artık bir egzersiz olma yolunda, stresi atmak ve klostrofobiden çıkmak için antrenman yapmak "düşünce disiplini" olmaya başlamakta. Koşarken veya spor yaparken düşünmek zordur. O halde "sağlam vücut sağlam kafada" bulunuyor mu hâlâ? Heterojen iki alan, ama ikisi de antrenmanı öne çıkarmış durumda. Beden ve ruh egzersizleri. Burada beden ve ruh mu birleşmekte?

Her şey tuhaflaştı; alışık olmadığımız durumlara alıştırılmaya başlandık. Bir oradan bir buradan tavsiyeler işitmekteyiz. Bizim için iyi olan nedir? Bunu eskiden biz kendimiz kendi bedenlerimizin gücüne göre bilebilirdik. Antrenman yapmak bizim okullardan, jimnastik derslerinden, sonra mahalle maçlarından bildiğimiz şeydi. Daha sonra kulüplere girildi ve orada antrenman yapmaya devam ettik. Sporcu mu olacaktık? Hayır ama neden olmasın sorusunu da sormadan geçemiyorduk. Her erkek çocuğun gönlünde, 1970'li yıllardan itibaren, sporcu ve hatta asıl futbolcu olmak yatmaktaydı. Sağ ayakla mı yoksa sol ayakla mı oynayanların daha iyi futbolcu olduğu tartışmalarını yaptık. 1960'lı yıllarda sol ayağını kullanan azdı ve solak olmak ise aile tarafından tavsiye edilen bir şey değildi. Hatta bazı ebeveynler sağ elini kullanması için çocuklarını zorlar ve onlara yazı antrenmanı yaptırırlardı. Okullarda ise ezber antrenmanları yapılıyordu. Lisan öğrenmek için de antrenman yapmak gerekti.

Ezberlemek ve kafa jimnastiği yapmak ile beden jimnastiği birbirleriyle aynı şey olarak ele alınmıyordu; çünkü kafa jimnastiği yapan daha enderdi. Ve o dönemlerde yarışmalar yapılırdı, okullar arası akıl yarışmaları. Ayrıca kafa antrenmanları yapmak gerekiyordu ki okulların imtihanlarını geçebilsin çocuklar, iyi okullara gitsinler ve daha sonra da üniversite giriş sınavları yeni bir antrenman olarak kafa jimnastiğinin bir parçasıydı. Okullara ve üniversitelere gitmek herkesin harcı değildi; daha çok futbolcu imkânı vardı. Ama başarılı olmak için de futbolda iyi antrenman yapmak gerekmekte değil miydi?

Çalışma hayatına gelindiğinde işler ilerlemişti. Geri dönüş yolları yoktu artık. Antrenman yapmak da söz konusu değildi. İş ve ev arasında bir hayat evlenmeyi zor kılıyordu ama toplumun fertleri yeniden üremek üzere evlenmekle yükümlü hissediyorlardı kendilerini. 1960'lı yıllardan 1970'li yıllara gelindiğinde bu toplumsal kodlar işlemekteydi. Ama bir kere "1968" diye adlandırılan bir olay olmuştu dünyada ve bu yeni yaşam biçimleri, giyim kuşam ve yeni adetler, toplumsal alanda değişim rüzgarlarına açılmıştı. Antrenman yapmak demek, burada, artık eski kodların dışına çıkmakla eş değer gözükmeye başlamıştı. Daha çok boş zaman, daha çok kafa egzersizleri yapmak öne çıkmaktaydı. Bir taraf, o nedenle diyalektiği öğrenmek ve yabancılaşmamak için elinden geleni ardına koymak istemiyordu. Bağımsızlaşmaya başladı insanlar. Kadın erkek ilişkileri de değişime uğramaktaydı. Kadınlar da ayrıca gittikçe özgürleşmekteydi. Kültür olarak önce sol kanatta feminist olundu, erkekler de bunu doğru buldular ve daha sonra şehirlerde erkek ve kadınlar sağ-sol ayrımı yapmadan kadınların özgürlüğünü tasvip etmeye ve desteklemeye başladılar: Bağımsızlık ve başkaldırı üzerinden özel yaşam.

Tam o dönemde kır ve köy ayrımı üzerine kurulu nüfusun bir kısmı köyden şehre kitlesel olarak göç etmeye başladı. Değişen toplumsal kodlara uymaya ve benzemeye çalışan göç eden insanlar şehirli kodlara yaslanarak yaşamlarını sürdürmeye çalışmış olsalar da, ardından bir yabancılaşma sorunu kültürel yabancılaşma olarak işlemeye başladı. Şehir kültürüne ait olmak için başlayan zihinsel ve bedensel antrenmanlar yetmedi. Zorlanmalar söz konusu olduğunda buna ait dini ve yerel bakışlı bir siyasi oluşum sahnede yerini almıştı bile. Eşitlik ve özgürlük üzerine kurulu olan bu hareket, bu sefer, şehir ile kır arasındaki diyalektik senteze girdiğinde yeni bir tür oluştu: Arabesk olarak adlandırıldı bu kültür ve onun da toplumsal alanda önce disiplinli bir dışlama, sonra da disiplinsiz bir entegrasyon sürecinde yeni bir yaşam ve yeni bir melez kültür canlandı. Melezleşme bu anlamda sosyolojik olarak homojenleşmeye doğru giden bir eğitim dünyasının üzerine bir gölge gibi çöktü. Başkalaşma yolunda melezleşme sentezler yaratmaya çalıştı. Zaten öyle değil miydi Cumhuriyet değeri: Hars ve medeniyet ayrımı üzerinden gelişen bir sentez fikri. Bu ikili oluşum iki ayrı antrenmanı canlandırdı. Modernleşen bir alan ile modern karşıtı olan bir başka alan karşı karşıya geldiler. Bunun dışına çıkmak herhâlde zordu; çünkü zaten hayat artık bağımsız ve özgürlük değerleri üzerine kurulu olmayan bir iş dünyasına dönüşmekteydi (kapitalizm zorlamaktaydı). Okullar ve üniversiteler yeterli değildi. Sayıları çoğaldıkça, tersine daha da işe yaramazlaşmaktaydılar. Nitelik yerine nicelik üzerine yüklenen değerler istatistiklere yaramaktan başka bir işleve sahip olmadı.

Bu sürdü gitti ve aynı zamanda "sürekli formasyon" toplumu meydana geldi. Hep iş değiştiren ve bir meslekten diğer mesleğe geçen el ve kafa emeği, gerçekleştirmeye çalıştığı üretim sürecinde başarılı olamayınca, sürekli yeniye doğru açılan durumdaki emek kendisine yeni yollar denemeye doğru gitti; çünkü sanayileşme ve tam istihdam üzerine kurulu bir ekonomi-politika geride kalmıştı. "Sürekli formasyon ve sürekli gelişim ve imtihan" değişik antrenmanlara açılmaya başladığında başarılı olma şansı da azalmıştı. O zaman daha kolay yollardan yaşamı idame ettirmenin yollarını arayanlar çoğalmaya başladı: Lümpenleşmeler.

Değerler değişikliğe uğradı. Kültürel erozyon başladı. Ne kır ne de şehir kültürüydü bu yenisi. Bu süreç eğitimin değersiz hale gelmeye başladığını göstermekteydi; zaten "para etmemeye başlamıştı". "Liyakat" denilene de ihtiyaç kalmadığı zaman antrenmanlar artık zihinsel olmaktan uzaklaşarak "pratik aklın" eline geçmeye başladı (eğitimin ve sporun yerine yolsuzluk hayalleri). Bu sırada "yaşam koçları" eski "papazların" veya "din adamlarının "yerini almaya başladığında ise, din adamları da haklarını savunmaya geçerek güncel olmaya başladılar.

Bugün artık sanal antrenmanlar yapılmaya başlandığında, oturduğumuz yerden çalışmaya başladık. Ev içi çalışma bir model olarak dikildi karşımıza. Didaktik bir stres hayatlarımızı ele geçirmeye yüz tuttu. Evin içinde stres ve kapanma duygusunun verdiği sinir trafik sinirinin yerine almaya başladı. Yolda tıkanmaların verdiği sinir ise evde kapanmaların verdiği streste klostrofobiyi ortaya çıkardı. Gündelik eski hayatta serbest hayatının stresiyle, evlerde kapanmanın verdiği stres arasındaki denklem bizi eve kapatmaya başlayan bir iş hayatına dönüşmeye başladığında, evde fiziksel antrenmanlara doğru da bir kapanma meydana geldi. Spor aletleri eve girdi ve antrenmanlar oksijensiz bir spor pratiğini ortaya çıkarttı. Bazıları ise, bilhassa daha gençler koşup duruyorlar şehirlerde asfaltların üzerine. Eskiden antrenmanlar sahada yapıldığında "beton üzerine koşmayın" derlerdi antrenörler. Betonda koşmak kasları sertleştirmekte olduğundan işe yarayacağına zarar vermekte denirdi. Bugün bu, ya yanlış olarak nitelendirilmekte ya da yeni iş koşullarında stres atmak için kaslar sertleşiyor mu yoksa sertleşmiyor mu? sorusu ehemmiyetini ikinci plana bıraktı.

Düşünce artık bir egzersiz olma yolunda, stresi atmak ve klostrofobiden çıkmak için antrenman yapmak "düşünce disiplini" olmaya başlamakta. Koşarken veya spor yaparken düşünmek zordur. O halde "sağlam vücut sağlam kafada" bulunuyor mu hâlâ? Heterojen iki alan, ama ikisi de antrenmanı öne çıkarmış durumda. Beden ve ruh egzersizleri. Burada beden ve ruh mu birleşmekte? Stres ve enerji aktarımı bu mudur? Michel Foucault'nun son dönem çalışmaları bu zihin ve beden egzersizleri üzerine doğru bakışını çevirmişti. "Kendinin endişesi" kapanmayla başkalarıyla olan ilişkiyi de düzenlemekte midir o halde?

İnsan ve çevresi ilişkisinde, bu sefer, bu antrenmanlar doğaya doğru mu dönecek? Antroposen dünyası içinde toplum farklılaşmakta artık!

Yazarın Diğer Yazıları

Paris hâlâ bir şenliktir

Yeni açılan bu mekanlar çağdaş Fransız sanat tarihinde kamuya ait olan müzelerin dışında açılan yeni küresel finans kapitalizminin özelleşme alanında verdiği yeniliklerin içinden geçmekte. Lüks tüketim markaları, sanat piyasası ve sanat üretimi arasında kurulu olan bir ilişkiler ağına bağlı olarak gelişmekteydi zaten

Christian Boltanski’nin kumarı

Ölüm değil önemli gibi duran ama arta kalma değil mi?

Modernlik ve Çağdaşlık arasında…

Afrika üzerinde kol gezen neo-sömürgeci finans dünyası sadece madenlerle doğayı değil orada yaşayan insanları da tüketmekte