30 Mart 2019

Dışarda kar vardı, içerde ölü çocuklar

Çocuk yüzlerinde masum gülüşleri, birinin üzerinde kanlı, mavi bir kazak...

Özgürlüğe kanat çırpan kelebekler gibiydiler. Nasıl bir yangına uçtuklarını bilmediler.

Sene 1971, Maltepe Cezaevi.

Bir gazeteci, cezaevindeki İlhan Selçuk’u ziyarete gider. Kısa süren hoş sohbetin ardından çıkarken, İlhan Selçuk’a ve tesadüfen yanında bulunan delikanlıya “bir ihtiyacınız var mı?” diye sorar. Selçuk’un yanındaki genç “abi üşüyoruz, bana bir kazak ya da battaniye getirir misin” der.

Gazeteci, “sana battaniye yollarım ama şu kazağı al” der, üzerindeki mavi kazağı çıkarır, delikanlıya verir.

Kazağı veren kişi, yıllar sonra onun için “çok sağlam bir çocuktu” diyecek olan ve gazetecilik yaşamında “hiç kimseyi satmamış” olan Engin Konuksever’den başkası değildir. 

Delikanlıya gelince. O gün, Konuksever’in uzattığı mavi kazağı alır, hemen üstüne giyinir, “sağ ol abi” der.

Adı Mahir Çayan’dır.

*** 

Dünyada 68’in geri çekildiği yıllar, Türkiye’de yükselmeye devam eden bir dalga gibidir. Gençlik daha özgür, daha bağımsız, daha güzel bir yaşam istemektedir. Bunun için DEV-GENÇ örgütlülüğünde gösteriler, boykotlar, grevler yapılır; işgaller ve tarım mitingleri gerçekleştirilir. Devrimci gençler, ülkenin her yanından kendilerine gelen sorunları çözmek için canla, başla çalışırlar. O yıllarda Hakkâri’de Zap Nehri’ne köprü yapmak bile onlara düşer.

Bu sıralarda, üniversiteli gençliğin içinden zeki, gözü pek, civanmert çocuklar çıkmaktadır. Birer gençlik önderi olarak sivrilirler. Bunlardan birisi de, entelektüel zekâsı ve ustaca kullandığı kalemiyle kendisine “kalem efendisi” denilen Mahir Çayan’dır.

Ve gökyüzü görünür birden!

Etraf zifiri karanlıktır.

Aylardan beri aynı şeyi yapmaktadır. Genç adam, elindeki çekici kaldırır, indirir, kaldırır indirir… Aniden hiç ummadığı bir şey olur; üzerine boşalan bölük pörçük, toz, toprak parçalarının arkasından gökyüzü görünür birden!

İçini tarifsiz bir heyecan kaplar. Bir yıldız ona göz kırpmaktadır. Büyülenmiş gibi bakar yıldıza. Açılan daracık delikten uzun uzun seyreder yıldızı. İşte tam bu noktada durur, kazmayı bırakır, koğuşa döner. Arkadaşlarına haber verir. Şimdi bekleme zamanıdır.

Beklenen kimdir, niye bekleyeceklerdir?

Tabii ki Mahir’i bekleyeceklerdir. THKP-C liderlerinden biri olarak bir an önce özgürlüğe kavuşmak, darbecilerin mahkemelerinde yargılanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idamdan kurtarmak için can atan Mahir Çayan’ı…

Peki ama Mahir nerededir?


Soldan sağa Kamil Dede, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan THKP-C davasında

***

Birkaç ay öncesi…

1 Kasım 1971. Selimiye Kışlası’nda, bir duruşma solonu.

Mahkeme kapısı aralandığında içeri, gözleri çukurlarından fırlamış, bembeyaz suratlı, saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf, bitkin bir adam girer. İçerdekiler onu, önce tanıyamaz. Güçlükle ayakta durmaktadır. Askerler kollarına girmek istemiş, o ise buna izin vermemiştir.

Sallanarak gelir, arkadaşlarının yanına oturur, mahkeme heyetine dönerek;

“8 gündür ölüm orucundayım. Avukatlarımla görüştürmüyorsunuz! Kitap kalem yasak! Belli ki bizi idam etmek istiyorsunuz. Bilin ki, savunma hakkımı almazsam, benim bu hücreden ölüm çıkacaktır” diye bağırır.       

Keçi gibi inatçıdır. Oldukça kararlı gözükmektedir. Verdiği karardan asla esnemeyen bir yanı vardır.

Mahkeme onun, Selimiye’den Kartal Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’ne sevkine karar verecektir. Artık, ortak savunma yapacakları D koğuşundaki yoldaşları Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı ve Necmi Demir’le birliktedir. Onun gelişini koğuştakiler, Atilla Sarp’ın yaptığı boğma rakı ile kutlayacaklardır.

İlk işi, THKO koğuşuna giderek kazılan tüneli görmek olan bu genç Mahir Çayan’dan başkası değildir.

“Temizliğe titiz çocuklar”

Hikâye bir halayla başlamıştır aslında.

Koğuş, eski bir çay ocağından bozmadır. İçindekilerse “temizliğe düşkün” çocuklardır. Ya da cezaevi yöneticileri öyle sanmaktadır. Temizlik için istenen tuz ruhuyla erittikleri betonun, sonunda, içinden yıldızları seyredecekleri bir tünele açılacağını kimseler tahmin edemeyecektir. 

O sabah, teybin sesi sonuna kadar açıktır. Ömer Ayna’nın başı çektiği dört kişi halaya durmuştur. Delikanlı, halay ve türküler eşliğinde oluşan gürültü arasında, elindeki çekiçle, bir gece önce dökülen tuz ruhunun erittiği betona ilk vuruşu yapmıştır…

Koğuştakilerin akıllarında tek şey vardır. O da Denizlere ulaşmaktır!

Evet, Deniz Gezmiş ve yoldaşlarına ulaşmak!

İlk çekiç darbelerini çürümüş betona indiren delikanlıya gelince… Cezaevinde, döllenmiş tavuk yumurtalarıyla deneyler yapan; embriyolojik türlerin farklı ortamlarda gelişimi inceleyerek antropolojiye olan ilgisini, cezaevinden çıktıktan sonra tutkuya dönüştürüp 40 ın üzerinde ulusal ya da uluslararası konferans ve makaleler verecek olan Oktay Kaynak’tır. O Oktay ki, geleceğin antropoloji dünyasında tanınacak, insan evrimine ilişkin süreç ve mekanizmaların gizemini çözen, bağımsız araştırmacı bilim insanı olarak adlandırılacaktır.

Onları, Maltepe Cezaevi’nin nemli hücrelerinden özgürlüğe kavuşturacak tünelde, beton zemin çabucak geçilmiş, hava kararmadan önce alttaki toprağa ulaşılmıştır bile.

Cümlesi, iyiyle kötüyü fark etmiş, güzelle çirkini ayırt etmiş gençlerdir. Bir yanlarıyla erken büyümüş, bir yanlarıyla hala çocukturlar. Oktay Kaynak, hayatlarında ellerine çekiç almamış Cihan ile Ömer’le, “amatör kazıcılar” diye dalga geçmekten geri kalmaz. Cezaevindeki dostlukları için, yıllar sonra Oktay, “anlatılması mümkün olmayan, tekrarını da bir daha yaşamadığı bir bağ” olarak tanımlayacaktır.

Gözleri Mahir’de, akılları Deniz’de

Evet, bir tünelin sonundadırlar artık. Gökyüzünde bir yıldız, içerdekilere göz kırpmaktadır. İçerdekilerse, ona karşılık vermek için sabırsızlıkla Mahir’i beklemektedirler. Koğuştakilerin gözleri Mahir’de, akılları ise Deniz’dedir.

Mahir’in Selimiye’deyken aylarca zincire vurulmuş bedeni, başladığı ölüm orucundan sonra iyiden iyiye zayıflamış, takatten düşmüştür. Bu yüzden arkadaşları onu adeta besiye almışlardır. Diğer koğuşlardan günlerce etler, tavuklar, sütler, türlü yiyecekler taşınmaya başlar.

Kendine gelmesi, güçlenmesi için biraz daha zamana ihtiyaç vardır. Bu yüzdendir ki, mahkemede gün boyu süren ifadeler verilir. 12 Mart darbecileri tarafından zaten rafa kaldırılan 27 Mayıs Anayasası’na muhalefetten yargılanmaktadırlar. Savunmalarını, “Gazi Mustafa Kemal’in başlattığı Anadolu ihtilalini” sürdürmek ve 6. Filo’nun bir daha gelemeyeceği, anti-emperyalist bir perspektif üzerine kurarlar.

Cezaevinin futbol sahasında kıran kırana oynanan maçlar vardır… Bu maçlarda iyi futbolculuğuyla bilinen Mahir’de sahaya sürülür. Üstelik bütün paslar ona verilmektedir.

Mahir’i güçlendirmeyi amaçlayan bu maçların bir yararı daha olacaktır. Aylardır kazılan tünelin toprağıyla dolup taşan tuvalet, rögar, yastık ve yataklardaki toprağın yakalanması an meselesidir. Bu toprağın bir kısmı, futbolcuların cepleri, çorapları ve diğer giysileri aracılığıyla futbol sahasına boşaltılır. Her maç yoğun bir toz bulutu içinde, kıran kırana geçer, ortalık toz toprak içinde kalır.

Mahir iyice güçlenmiş, kendine gelmiştir artık. Gökyüzündeki yıldıza göz kırpmaya hazırlardır. Yaşları 20 ila 25 arasında olan bu çocuklar, çıkacakları tünelin ardından, kendilerini geri dönüşü olmayan nasıl bir labirentin beklediğinden ise habersizlerdir. 

Çıkış için çok sert bir toprak paçası kalmıştır artık geride. TKP komünündekilerin, limon sandıklarından bir kütüphane yapmak üzere cezaevi yönetiminden temin ettikleri çekiç, o gece son görevini tamamlamaya hazırdır.

O halde akşama şenlik vardır.

Her biri, kozasından çıkmaya hazırlanan kelebekler gibidirler. Yaşar Kemal ve Dündar Kılıç’ın yolladığı üzümlerden, Mustafa Lütfi Kıyıcı eliyle damıtılmış şarap içilmiş, o gece yıldızlara açılacak yolun başarısı, şimdiden kutlanmıştır bile.

Keyiflerine diyecek yoktur.

Artık özgürlüğe kavuşma vaktidir. Soğuktan, rutubetten, nemden harap olmuş ciğerlerine, tünelin ağzındaki temiz havayı armağan etmekte gecikmezler.

Bu 5 gözü pek insan, 5 yağız genç; Cihan Alptekin, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ömer Ayna ve Ziya Yılmaz, Oktay Kaynak’ın göz ucuyla yıldızları seyrettikleri tünelden kelebekler gibi süzülürler. Artık, gökyüzünde parıldayan bütün yıldızlar onlara göz kırpmaktadır.


Mahir Çayan arkadaşlarıyla piknikte

Ölümün sıcak koynunda

Oysaki içine kanat çırptıkları özgürlük, onlara kötü sürprizler yapmaya hazır gibidir.

Mahirler, 10 Ocak’ta alırlar ilk kötü haberi. Denizlerin idamları yıldırım hızıyla onaylanmıştır. Kısa süre sonra ise Ulaş Bardakçı’nın öldüğü, Ziya Yılmaz’ın yaralı yakalandığı haberi anons edilir radyolardan. Grup İstanbul’dan Ankara’ya geçer, hemen sonrasında Koray Doğan da öldürülecektir. Bir tünelden çıkar çıkmaz içine düştükleri labirent onları kuşatmaya başlamıştır bile. Mahir’i ülke dışına çıkarmayı önerirler, şiddetle reddeder. Denizler içerdeyken, kendisinin dışarda olamayacağını söyler. Bölge halkı tarafından çok sevildikleri Karadeniz’e geçmekten başka çareleri kalmamıştır.

Amaçları, THKP-C ve THKO kadroları olarak Denizleri kurtarmak amacıyla Ankara ve İstanbul’da yapamadıkları “büyük eylemi” Karadeniz’de yapmaktır. Bir makarna kamyonuyla geldikleri Ünye’den Fatsa’ya geçerler. “Büyük eylem” için bulabildikleri, Ünye’deki NATO’ya ait Radar Üssü’nde görevli, ikisi Kanadalı, biri İngiliz üç teknisyeni kaçırmak olmuştur. Aynı evde kalan diğer İngilizlere ise dokunmazlar. Tarih onları, Tokat’ın Niksar ilçesinin bir Alevi köyünde; adı sonradan Alaköy olarak değiştirilecek olan Kızıldere’de konuk edecektir.

Labirentin, darala darala gelip dayandığı son yerdir burası.

Mahir, gruptaki Nihat Yılmaz ile Ertan Saruhan’ı araçlarıyla Kızıldere’den ayrılıp, izlerini kaybettirmek suretiyle Ankara ve İstanbul’a gitmelerini, bu tarihsel eylemi bütün dünyaya anlatmalarını söyler. Nihat ve Ertan gruptan ayılırlar. Aracı, uzaklarda, kolay bulunamayacak bir yere bırakırlar. Tarihin ne garip cilvesidir ki, yüreklerinin sesi bu ikisini, Ankara ya da İstanbul’a değil, yoldaşlarının kaderinin çizileceği Kızıldere’deki o eve geri getirecektir. Ertan ve Nihat, adım adım sokuldukları ölümün o sıcak koynunda yoldaşlarını yalnız bırakmak istememişlerdir.

Önce Mahir düşer

Takvim yaprakları o gün, 30 Mart 1972’yi gösteriyordu.

Dışarda kar vardı, içerde ise yiğit çocuklar.

Olayın tanığı, evin sahibi yaşlı kadın, yıllar sonra böyle diyecektir; “dışarda kar vardı.

Ve darbeciler emir komuta zinciri içerisinde çıka gelirlerdi...

Gelenler, haki üniformaları içerisindedirler. Işığı kıra kıra, umudu vura vura, sevinci yara yara gelirler. Arkalarında karanlık bir toz bulutu bırakarak, bir “tavada 80 mermi” yarası açarak gelirler.

Mütemadiyen gelmeye de devam ederler.

Gelenler tepeden tırnağa silahlıdırlar, çünkü darbecidirler! Ne sanattan haberleri vardır, ne müzikten, şiirden ve estetikten. Suçlarını bilerek, korkularını giyinerek gelirler; dalga dalga, akın akın, yağmur gibi gelirler…

Havada ölüm kokusu vardır artık, dağlarda kar.

Önce Mahir düşer.

Çünkü darbecilerin gözünde lider odur.

Gelenler, içerden birisiyle görüşmek istemiştir. Çatı aralığına çıkan Mahir’dir, arkasında Ertuğrul Kürkçü, sonra bir kaçı daha.

Dama çıktıklarında, önce üç el silah sesi duyulmuştur.

Ölüm pusudadır çünkü Kızıldere’de. Darbecilerle konuşmak üzere çatıya çıkan Mahir, açılan kiremitler arasından keskin nişancılar tarafından vurulmuştur.

Ardından yağmur gibi gelmiştir mermiler; ardından ateş, barut ve kan! Merdivenden boşluğunda aşağı yuvarlanan Ertuğrul, yüzünce bir ılıklık hissetmiş, başını yukarı kaldırdığında, çatıya uzanan merdiven boşluğunda, Mahir’in sallanan kolunu görmüştür…

Kan kokulu bir bahar

Sonra susmuştur silahlar.

Kızıldere’nin semalarında gökyüzü kararmaya yüz tutmuştur. Niksar’da analar beklemektedir, yüzleri çocuk, yürekli büyük gençlerin anaları. Bilmezler o gün, kaç ömür daha gençliğinden kurumuştur.

En iyi üniversitelerin en iyi bölümlerinde okuyan, derslerinden tam not alan; ellerinden kitapları eksik olmayan; kimi şair, sporcu, müzisyen; ülkenin idealist gençleri Kızıldere’nin yamaçlarında kırılmıştır.

Bahar kan kokuludur şimdi Kızıldere’de.

Dışarda kar vardır, içerde yiğit çocuklar. Mahir’dir adları, Ömer’dir, Cihan’dır.

Vakitsiz, cenneti fethetmeye kalkışmışlardır; Ahmet’tir, Nihat’tır, Hüdai’dir adları. İçerde yanık kokusu, kan, kesif bir duman.

Önce, yaralı ele geçmiştir Saffet; sonra alnında bir gül, bir yanı akça pak, bir yanı pare pare mermi yarası. Adları Ertan’dır, Sabahattin’dir, Sinan’dır; cümlesi, kolları sıcak düşlü, kadife kanatlı bir uykunun kollarındalar.

Çocuk yüzlerinde masum gülüşleri, birinin üzerinde kanlı, mavi bir kazak.

Dışarıda kar vardır, hava keskin, ayaz, içeride ölü çocuklar.

Yazarın Diğer Yazıları

Babannemin ezgileri

Ne mutlu Kürtler yoksa! Ne mutlu Türk’üm diyene!

Kaybedenlerin korkusu, kaybedilenlerin dostu

Canan Kaftancıoğlu: Hâlâ kaybedenlerin peşinde, kaybedilenlerin arasında, onların safında bir insan

Öldürdünüz!

Korkuyla, nefretle, kinle büyürken bu menfur bataklık, incecik dallarından kırılırken çocuklarımızın hayatları, ortak bir ses olup çoğalmadığımız için suçluyuz!