28 Ocak 2020

Toprağın sarsıntısı kadar güçlüdür kalbin sarsıntısı

21. yüzyılda depremin zararlarını asgariye indirememek mi daha acı, ayrımcılığın kökünün kazınamaması mı, bilmiyorum

Toprağın sarsıntısı kadar güçlü müdür kalbin sarsıntısı? Acıyı iliklerine kadar hissetmek için tecrübe etmek mi gerekir illa? Her insanın duygu eşiği aynı değil maalesef. 

Deprem hakikatin üzerindeki süslü örtüyü kaldırdı bir kez daha. İlkel, çiğ, habis düşüncelerin aniden yüzeye çıkmasıyla kalbin derinliklerine kök salan acımasız kötülük, banal ayrımcılık, sahte hoşgörü görünür hale geldi. Dilin bilinçaltının silahına dönüşmesiyle, talihsiz ölümlerin sadece enkaz altında gerçekleşmediğini gördük. Vicdanı ölmüşlerin kesif yaygaralarına maruz kaldık. Bir kez daha anladık ki, insan denilen mahlukat kadar çürümüş bir şey daha yok yeryüzünde. Bir kere bile yutkunmadan zehirli söylemlerini kusan, zerre hicap duymayan, yanlışından dönmek şöyle dursun pişkinlikle üste çıkan kendini bilmezlerin vahşetine tanık olduk. Eşitlik söylemlerinin ezberde kaldığı, insanın insana ettiğinin doğal afetler yanında esamesinin bile okunmadığı bir kez daha kanıtlandı böylece. 

Ayrımcılık bir virüs gibi sızar bilince, yerini yapar, ömrünü uzatacak sebepler yaratır. İnsanları birbirinden üstün kılmak için suni hiyerarşilerle tasnif eder. Etnik kökenine, dinine, mezhebine, cinsiyetine, doğduğu yere vb. özelliklere göre insanların değerini tayin etme gafletiyle malüldür. Çingeneler şöyledir, Araplar böyledir, Elazığlılar şöyledir, Aleviler böyledir, Kürtler şöyledir, kadınlar böyledir, Müslümanlar şöyledir, liste uzar gider. Bir tek kişiyle yaşadığı olumsuz tecrübeyi o kişinin özelliklerinden yola çıkarak genelleştirir, ulusa mâl eder. Sonra temelsiz yakıştırmalar, bayağı yaftalamalar dilden dile dolaşır, ne kadar çok ağız söylerse gerçeklik kazanacakmış gibi. İnsanın tüm kimliklerinden azade sadece insan olduğu gerçeği toprak altında kalır. Sözcükler imdada yetişir, hayat kurtarır, kim ne derse desin, bilinsin ki Türkçe ve Kürtçe sözcükler her zaman kardeştir. 

Dünya dönüyorsa sevgi ve iyiliği insanlığa borç bilmiş, soya değil fikre dayalı asalete sahip, nesli gün be gün tükenen bir avuç insan sayesindedir. Ancak adil paylaşımın, içselleştirilmiş eşitliğin, koşulsuz dayanışmanın ütopik bir hal alması boşuna değildir. Tablonun geneline baktığımızda kötülüğün el değiştirerek hüküm sürdüğünü görürüz ki her defasında umutsuzluğa düşmemek için daha büyük bir çaba sarfetmemiz gerekir. Zalim ile mazlum yer değiştirir, tarihin tekerrürü kısaca bu kısır döngüden ibarettir. 

Deprem köhne zihniyetlerin, kurumuş kalplerin, çürümüş söylemlerin röntgenini çekti bir kez daha. Toprak üstünde de altında da eşitlenmeye izin vermeyen tamahkârların gövde gösterisi ayar verme, nefret kusma, had bildirme gibi, sırası değişse de mutlaka uğranılan linç durakları olarak devam ediyor. Deprem dibin de dibini gösterdi bu kez. Uzaktan bakıp ahkam kesenler, sorumluluğu başkalarına atanlar, doğal afetleri imtihan ya da ceza olarak görenler, tahammülünü çoktan yitirmişlerin yüksek perdeden ithamları, ölü ve yaralılara duydukları üzüntünün derecesini etnik kökene, şehre atfedilen yarı doğru yarı yanlış bilgilere göre ayarlayanlar, temelsiz tespitleri üzerinden oh olsun diyenler, bir başsağlığını bile çok görenler hep aynı çatının altında toplanır; kötücüllüğün ve ahlaki yozlaşmanın bir an önce yıkılması gereken geniş ve kalın çatısı altında...

Yardım ekipleri canını dişine takmış sabırla göçük altındaki insanlara ulaşmaya çalışırken sosyal medyanın vahşi ormanında asılsız yardım çığlıkları, bitmek bilmeyen ilenme yarışları, krizi fırsata çevirme kurnazlığı doğanın yıkıcılığının insanın insana yapıp etmelerinin yanında solda sıfır kaldığını tescilliyor. İlk miydi, elbet değildi. Ne deprem ne duygudaşlığın yitimi. 

İmar affı, deprem vergileri, tedbirlerin yetersizliği, kısacası her depremde aynı soruların sıralanması, cevapların geçiştirilmesi ve elde var sıfır. Her şeyi devletten beklemeyin diyen bir hükümet, toplanan yüksek meblağlara rağmen temel ihtiyaçları bile doğru düzgün giderilmeyen depremzedeler, kısacası depremin ne öncesi ne sonrası için doğru düzgün hazırlık yapılmadığı gerçeğinin kışın soğuğuyla birlikte yüzümüze acı acı vurması. 

Yaşadıklarından dersler çıkaramayanlar, felaketleri kader telakki edip kötünün iyisine sevinirler, çakılı kalınan nokta tam da burası.

Birbirinin gözünü oymaktan acılı günlerde bile yan yana gelemeyen topluluğa halk denir mi?

Kendini dev aynasında gören, yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmeyen, ekonomik darboğaza rağmen hâlâ rant peşinde koşan, toplumsal vaatleri lafta kalan bir hükümet sosyal devletin nesi olur?

Düşünce özgürlüğüyle nefret suçu ayrımının belirsizleştiği bir düzende insan insana şifa olabilir mi? 21. yüzyılda depremin zararlarını asgariye indirememek mi daha acı, ayrımcılığın kökünün kazınamaması mı, bilmiyorum. Depremin bilançosu ölü ve yaralı sayısından, yıkık dökük binalardan daha fazla. Nefretle yoğrulmuş kalplerini sol göğsünde usulen taşıyanların saçtığı dehşet de eklenmeli tabloya. 

2020'de bir kez daha sormak gerekiyor. İnsan aslında nedir?  

İçimizdeki depremlerden sağ çıkabiliyorken hâlâ.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ne hayat eve sığıyor ne ölüm kalbe

"Hayat bu işte, kader böyle" diye diye kendi yapıp etmelerinin sorumluluğunu taşıyamayanların yüzü hangi aynaya sığar?

Bize her gün 8 Mart

Kadın olmanın sınavını her gün veriyoruz. Söyleyeceklerimiz de yapacaklarımız da bir güne sığmaz

Bekarlık Vergisi ve keyfimizin kahyası

Gençlerin iş imkanlarını, gelecek hayallerini ellerinden alan hükümet şimdi de 30 yaşını geçmemiş gençlerden her yıl vergi almanın peşinde