03 Haziran 2022

Yaklaşan ne?

Büyük çoğunluk, Tayyip Erdoğan'ın, iktidarda kalmak için, başkalarının cesaret edemeyeceği çarelere başvurabilir bir siyaset adamı olduğu konusunu dile getiriyor, böyle düşünüyor

Geçen hafta yazdığım son yazının başlığını "Yaklaşan Seçimler" koymuştum. Seçimlerin yaklaştıkça şüphe, endişe, hatta "korku" getirdiğini söylemiştim. Evet, bir zaman gelip bir seçim yapılacağına dair bilgimiz ya da bir kanaatimiz ya da bir beklentimiz var. Ama seçim "zamanı" ile seçimin kendisi arasında bir mesafe oluşmaya başladı gibi. Acaba o üç aşağı beş yukarı beklediğimiz tarihte seçim olacak mı? Yoksa bilmem ne bekası sorunu çıkacak ve seçim ertelenecek mi? AKP iktidarından bugüne kadar herkesin öğrendiği ders "her şey mümkün" dersidir. Bu artık sık sık telaffuz da ediliyor. Büyük çoğunluk, Tayyip Erdoğan'ın, iktidarda kalmak için, başkalarının cesaret edemeyeceği çarelere başvurabilir bir siyaset adamı olduğu konusunu dile getiriyor, böyle düşünüyor. Yasayla, anayasayla ilişkisini de, belirli durumlarda, "saygı duymuyorum" diyerek seslendirmiş, AİHM kararları durumunda bunu pratiğiyle de dile getirmişti. Şu anda, cumhurbaşkanımızın kaç kere anayasa çiğnediğini sayamaz duruma geldik.

Geçen haftaki yazımda SADAT'a değinmiştim. Derken SADAT yöneticisi bir adam milliyetperverliğinden şüphe duyacağı birilerine iktidarın bırakılamayacağını söyledi. Bunun üstüne yazıldı, çizildi, adam istifa etti. Ama örgütünün işine devam eden adamları onun bu söylediğiyle hemfikir olduklarını beyan etmezlikte bulunmadılar. "Biz de böyle düşünüyoruz" dediler. Şu anda görev başında bulunan savcılar falan da öyle düşünüyor olmalı ki, "Bizim beğenmediğimiz adamlar seçimi kazanıp iktidar olsalar da iktidar onlara verilmez" diyen kişiyle hemfikir olduğunu bildiriyle ilan e. den bu kesimin üyelerine "Siz ne demek istediniz?" diye sormadılar.

Tayyip Erdoğan'ın "seçim" denilen etkinliğe hayranı olduğu Abdülhamid'den daha fazla saygı duyduğunu sanmıyorum. Seçim onu iktidara getiren prosedür olarak işledikçe iyi bir şey, hatta "kullanışlı" bir şey, çünkü o zaman "İşte, çoğunluk başında beni görmek istiyor" deme imkanını veriyor. Ama toplum artık başında onu görmek istemiyorsa demek ki seçim o kadar da iyi bir şey değil. O kadar da iyi bir şey değilse, iyi olmadığını böyle davranarak gösteriyorsa, "Yapmıyoruz, çünkü daha ciddi işlerimiz var" diyebilir, rafa kaldırabiliriz. Bu arada yeni bir yasamayla bunu meşrulaştırabiliriz.

Bir süreden beri Türkiye'de, özellikle "politize" kesimler arasında en önemli konu bu. Bir kesim var, seçimin öncesinde de, sonrasında da yapılacak bazı manevralarla iktidarın gasp edileceğine dair derin şüpheler taşıyor. Daha doğrusu, buna yeltenileceği konusunda pek kimsenin şüphesi yok da "Yapamazlar. Beceremezler" diyenler var. Öbür kesim ise başarma şanslarının bulunduğu kanısında. Onlara göre işin gevşek tutulması durumunda beklenmedik şeyler olabilir. "Gevşek" ya da "sıkı tutmak" da şimdiden başlamış olması gereken tutum. Ve zaten epey gevşek davranmış durumdayız. İktidarı aldıktan sonra nelerin ve nasıl bir prosedür içinde yapılacağı şimdiye kadar çoktan belirlenmeli ve topluma duyurulmalıydı. Bir rehavet havası var; muhalefet, kendinden çok iktidara güvenir gibi davranıyor. Darma duman ekonominin yardımıyla iktidar halkı soğutmak için gereken ne varsa yapıyor, kendini bitiriyor.

Doğrusu bu son söylediklerime ben de katılıyorum. İktidarın iktidarını korumak için uygun bir politika yürüttüğü kanısında değilim ve bunu bulabileceğini de düşünmüyorum. Hani, diyelim muhalefet adayı Kılıçdaroğlu oldu; "Alevi'ye oy mu vereceksiniz?" tarzında bir kampanya yürüteceklerinden hiçbir şüpheniz olmasın. Kampanyaları baştan sona bu tür motiflerden meydana gelme bir şey olacaktır (bunların, bu tarihte, nasıl sonuç verdiğini de görmüş olacağız). Ama sonuçlarını yıllar yılı yaşamak zorunda kalacağımız "kutuplaştırma" girişimleri gibi politikaların iktidara fazladan oy sağlayacağını sanmıyorum. Bunları değiştirebileceklerine de ihtimal vermiyorum. Şu anda yürüttüğü politika, Tayyip Erdoğan'ın hiçbir kandırmacaya gerek duymadan yürüteceği politikadır. En doğru bulduğu ve en rahat içine sindirebildiği politikadır. Küçük ortağı da bundan zerre kadar rahatsızlık duymaz. Dolayısıyla yürümekte oldukları yoldan başkasını aramak gereğini duyacaklarını beklemek için hiçbir neden yok.

Nitekim SADAT falan tartışmamızdan bu yana geçen kısa sürede gene camide içilen biralar konusu yeniden gündeme getirildi. Tayyip Erdoğan'ın bunu etkili bir propaganda aracı olarak gördüğü ve yalan olduğu her türlü ispatlansa da kullanmaktan vazgeçmeyeceği belli oldu. "Çürükler, sürtükler" terminolojisinden ne kadar zevk aldığı belli

Ama bu kısa süre içinde her şeyin bildiğimiz her şey olmasının daha kritik bir örneği var. Cumhurbaşkanı son konuşmalarından birinde "iktidar" denen şeyin "kifayetsiz muhteris"lere teslim edilemeyeceğini söyledi. Bu, nasıl bir rejim anlayışı? Seçim yapılıyor, ahali gidip oy veriyor. Bir de bakıyoruz, Tayyip Erdoğan'ı ve şürekasını seçmemiş. Ya kimi seçmiş? Tayyip Erdoğan'ın her fırsatta "kifayetsiz muhteris" diye nitelediği ve andığı kimseleri seçmiş. Peki, bu durumda ne olacak? Demek ki o adamlara iktidarı teslim edemeyeceğiz. Çünkü "her şeyin doğrusunu bilen" cumhurbaşkanımız bunun olamayacağını söylemiş.

"Kifayetsiz muhteris"in birimi neyle ölçülür bilmiyorum: metre ya da kilo mudur, litre veya "desi-" ile başlayan bir birim midir bu? Tayyip Erdoğan'ın elinde özel bir alet var da "Bu adam şu kadar 'ons' kifayetsiz" diye ölçüp biçip hesabı çıkarabiliyor mu? Bu aletten başka kimsede yok mu? Madem ki kifayet ölçme tekeli Tayyip Erdoğan'ın elinde, iktidar verilir mi, verilmez mi, Erdoğan biliyor, o zaman bu kadar masrafa ve zahmete girip seçim yapmaya da gerek kalmıyor. Söylesin Erdoğan, "en kifayetli falancadır" desin, onu getirsinler.

"Erdoğan acaba kimi söyler?" diye merak eden var mı içinizde?

Ama bu konuşma örneğinin de gösterdiği gibi "asıl seçici" bizim şimdiye kadar "seçmen" diye tanıdığımız kişi değil. Yanılmışız, yanıltılmışız. Bu memlekete kimin iyi geleceğini, kimin iyi gelmeyeceğini (daha şimdiden) bilen kişiler, kurumlar var. Bu zihniyette uzun boylu değişen bir şey yok. O da söylese, bu da söylese, sonuçta aynı şey söyleniyor. Bu söylenen, seçim sonuçlarını (kendi kazanmamışsa) tanımama hakkı olduğu. Bu anlama gelen ibareler orada, burada, ama sık sık karşımıza çıkıyorsa, gidişatın normal bir gidişat olmadığını ve "iktidarı bırakmayız" anlayışının yayılarak meşrulaştırma çabalarının ciddiye alınması gereğini göstermiyor mu?

Yazarın Diğer Yazıları

Salman Rüşdi...

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı

"Test konusu açılınca"

Test, son analizde, edilgen bir zihin koşullanması yaratır: "Hangisi doğru?" "Hangi şıkkı seçersem doğru bilmiş olurum?" Kafanı buna göre çalıştıracaksın. Oysa etkin bir zihin eylemi gerekiyor. "Şöyle, çünkü şunlar, şunlar şöyle". Yani "şıklar" denen şeyleri de sen kendin üreteceksin

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir