05 Aralık 2021

Çin-i Maçin

Tayyip Erdoğan başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı sırasında Çin hakkında düşünmemiş olamaz diye düşünüyorum. “Bu adamlar iyi gidiyorlar. Acaba ne yapıyorlar da böyle gidiyorlar?”

Tayyip Erdoğan oldukça ani bir dönüş yaptı ve herhalde birçok kişiyi şaşırttı. “Faiz sebep/enflasyon sonuç” cümlesiyle özetlenen iktisadi bakımından oldukça saçma sapan bir teoriyle çıkılmış bir yolda iplerin ucu elden kaçmış ve ortalık birbirine girmişti. Telaffuz ettiği her cümlesiyle biraz daha dolar yükselten bir Cumhurbaşkanı’nı nasıl zapt ederiz diye çare aranırken bu yeni açıklamalarla sorunun çok başka olduğunu öğrenmiş olduk. Meğer dünya son derece önemli bir değişim sürecine girmişmiş de biz farkında değilmişiz. Bu yeni değişim sürecinde klasik iktisat biliminin bildiği araçların bir geçerliliği kalmamış. Neyse ki dirayetli yöneticilerimiz, başta Tayyip Erdoğan ve yanındaki yakın çalışma arkadaşları durumun farkına varmakta gecikmemişler. Bu durumu hemen masaya yatırıp analiz etmişler ve zaman kaybetmeksizin tedbirlerini almışlar. İşte bizlerin o tartıştığımız; döviz kuru, enflasyon, ıvır zıvır, aslında bu tedbirlermiş. Gene çok özetleyerek adını koymamız gerekirse, bu yeni sorunlardan çıkmamızın yolu Çin’i model almaktan geçiyor.

Haydi, kolay gelsin ve (bunu söylemesi bu günlerde moda) Allah yardımcımız olsun. Ha gayret!

Yeni hikâyemiz bu. Hikâyeyi özetlemek için kullandığım dilden bu hikâyeye benim pek fazla aklımın yatmadığı anlaşılıyordur sanırım.  

İktisattan anlamadığımı bir kere daha itiraf etmem gerekir mi? Bizim gençliğimizde bu cümlenin anlamı açıktı:  “Bana iktisat sormayın” dediğim anlaşılırdı. Oysa şimdi ekonomi bakanı olmak istediğim şeklinde de yorumlanabilir. Tabii ekonomi bakanlığına beni değil de bir güreşçiyi getirmeyi tercih edebilirler.

Neyse, sadetten ayrılmayalım. İktisattan anlamam ama bildik iktisat biliminin çöpe atılmasını gerektiren bir aşamaya geldiğimiz iddiasını kabul edecek halim yok. İktisat, gene benim anlamadığım, ama birilerinin de çok iyi bildiği iktisat hâlâ. Bu iktisatçılar Tayyip Erdoğan’ın “yazdık” dediği iktisat kitabını okumamışlar tabii. Çünkü iktisatçılar.

Tayyip Erdoğan’ın belirli hedefler kollayarak bir yola çıktığı, kendini beklemediği bir yerde bulduğu ve ona göre bir yeni hedef icat ettiği herhalde söylenebilir. Erdoğan’ın bildiği iktisat, şimdiye kadar yığınla örnekte gördüğümüz gibi, içinde inşaatın önemli bir rol oynadığı, daha çok kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz iktisattı. İç ve dış koşulların uygun olduğu bir zamanda kendini iktidarda bulunca daha önceki belediyecilik deneyiminde de yararlandığı bu koşulları harekete geçirdi. Bir önemli kaygısı da bundan böyle dayanabileceği, güvenebileceği bir burjuvazi yaratmaktı. Türkiye’nin yakın tarihinde kendi burjuvazisini yaratmak üzere çalışmamış bir iktidar zaten bulunmaz. İnşaat ekonomisi, müteahhitler ve ihaleler üstünden yürüdüğü için Tayyip Erdoğan’ın iktidar ve ekonomi kavramlarına, modellerine de uyuyordu.  Bunlar kadar belirleyici olmasa da, bazı büyük İslami binaların inşa edilmesini de sayabiliriz (Taksim’e cami, Çamlıca’ya cami şarttı—biri Taksim olduğu, öbürü her yerden görüldüğü için).

İktisattan gerçekten anlayan bir siyasi önder kendini rahat bir iktisat kullanımı ortamında bulunca Türkiye’nin gerçekten ihtiyaç duyduğu, dünya piyasasında sahiden ciddi işler yapmak istiyorsan da mutlaka ihtiyaç duyacağın ileri teknolojiye yönelik yatırımlar yapmayı ihmal etmezdi. Ama böyle bir eğitime geçmek, Tayyip Erdoğan’ın eğitim anlayışı içinde bir yere oturmuyordu, hatta tehlikeli bile olabilirdi. Ayrıca, bunlar zaten bildiği konular değildi.

Dolayısıyla deniz, Erdoğan’ın beklediğinden önce kurudu, gemi karaya oturma belirtileri göstermeye başladı. Ama Erdoğan’ın aklı inşaat sektörünü canlandıracak tedbirler bulmaya takılı kalmıştı. Kur’an’da yazdığı için olduğu kadar bunun için de “faiz”den hazzetmiyordu.

Onun için o bildiğimiz edebiyatı ve uygulamasını yaparak ciddi zaman kaybına uğradı.  “Kumanda” elinden kaydı. Tuttuğu elinden kaçıyordu. İşin kötüsü oylar da kaçmaya başlamış gibi bir görünüm çıktı.

Tayyip Erdoğan başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı sırasında Çin hakkında düşünmemiş olamaz diye düşünüyorum. “Bu adamlar iyi gidiyorlar. Acaba ne yapıyorlar da böyle gidiyorlar?”

Herkesin ağzında birtakım ezbere lakırdılar vardı. Çin’de emek ucuzdu. Komünist Parti’nin sert disiplini altında sıkı çalışmayı ve bu yoksulluk sakıncasını ya da handikabını kalkınma yolunda bir avantaja dönüştürmeyi başarıyorlardı.  Bu yüzeysel açıklama herhalde Tayyip Erdoğan’ın konuyu anladığına inanması için yeterliydi. Çin toplumunun yoksulluğu, dolayısıyla ucuz emek şüphesiz bütün bu süreç içinde önemli bir rol oynuyordu. Ama olay yalnızca bunlardan ibaret değildi. Bir buçuk milyarlık bir toplumda değişik düzeylerde teknoloji kullanımı, işbölümü v.b. öğretilmeli ve disiplinden başka belirli bir ustalıkla yerine getirilmeliydi. Beceriler çeşitlendirilmeliydi. Yani sorun ucuz emeğe indirgenecek basit bir süreç değildi.

Erdoğan işin bu kısımlarına herhalde hiç gelemedi ama toplumu Çin düzeyinde yoksullaştırmak zaten Erdoğan ekonomisinin yapmakta olduğu şeydi. Burada güçlük çekmek sözkonusu değildi.

Varsayalım adamın biri Yozgat’a yürüyerek gitmek üzere yola çıktı ama yolunu kaybetti. Epey bir yürüdükten sonra kendini bir yerleşimde buldu. Sordu birine, “Burası neresi?” diye.  Adam, “Niğde” dedi. “Niğde mi?  Ha! Tamam, tamam!  Ben de zaten Niğde’ye gitmek istiyordum.”

Böylece, yazının başına dönüyoruz. “120 küsur milyar nereye gitti? Dolarla ödenecek köprü, alan v.b. ile biz kaç yıl borç ödeyeceğiz?  Bu doları tutmanın bir yolu yok mu?  Ya bu enflasyonu ne yapacağız? İşsizlik artıyor mu?” v.b., v.b.

Hayat iyiden iyiye zorlaşmıştı. Bu zor sorulara cevap yetiştirmeye çalışmaktansa, “Ben zaten Niğde’ye gidiyordum” demek daha kestirme bir yol. Meğerse biz de Çin’e gidiyormuşuz.  “Çin”e gidiyor olmak iyi bir şey mi? Doğru bir karar mı bu? Ben kendi hesabıma bunlara olumlu cevap vermekte bayağı sıkıntı çekerim. Ama bugünkü iktidar herhalde Çin’e baktığı zaman orada bir “başarı hikâyesi” görüp okuyabiliyor. Çin deneyiminin terini döken, kahrını çeken milyonlar da herhalde üzerinde uzun uzun düşünecek, dertlenecek bir şey değil,  “Birimiz hepimiz için” değil mi? Birileri yorulacak ki sonra birileri sefa sürebilsin.

Sosyalizm ya da özel teşebbüs, sistem dediğin sonuçta fedakârlık gerektirir.

Tabii şu anda, şu şekilde tanımladığımız bu rejimin en hoş yanı da mutlak bir dikta rejimini zorunlu kılması. Eh, bu genel fedakârlık ortamında bizlere düşen fedakârlık biçimi de bu mutlakiyetçi halkçılığın yürütücüsü olma rolünü üstlenmek olacaktır galiba.  Eh vatan için şimdiye kadar neler yaptık. Bunu da yaparız.

Yazarın Diğer Yazıları

Siyaset kızışırken

AKP’nin bugüne kadar gösterdiği davranış kalıpları herhangi bir kural tanımama siyasetini sürdürmekten vazgeçmeyeceği kuşkusunu güçlendiriyor. Son günlerde CHP’nin ve genel olarak “Millet İttifakı”nın bu konuda bir hazırlığı olduğunu gösteriyor. Bu iyi. Ama Türkiye, kuruluşunun yüzüncü yılında, tarihinin en çetin dönemecine gelmiş durumda

Demirtaş'ın mektubu

Demirtaş'ın belirttiği gibi, Türkiye'nin kendini yeniden kurmaya ihtiyacı var. Öyleyse, "yeni"den korkan ve kaçanların bugünün siyasetinde oynayacağı rol ne olabilir?

Kayırma kültürü

Kayırmanın başat olduğu bir toplumda Süleyman Soylu İçişleri Bakanı, Nebati de Ekonomiden sorumlu Bakan olur