16 Mayıs 2024

Damardan bir Galatasaraylı'nın bir Fenerbahçe maçı öncesi duygu ve düşünceleri...

Fenerliler, bu yazıyı okumayabilir!

Fenerbahçe'nin sahadan çekildiği Süper Kupa finalinden
sonra kutlama yapan Galatasaraylı oyuncular

Damardan bir Galatasaraylı'yım.
Fanatik de diyebilirsiniz.
Sarı kırmızı aşkım aileden geliyor.
Ailemizde Galatasaraylı olmayan kimse yoktu.
Babam Ahmet Cemal
Galatasaray mezunuydu,
yani "liseli"ydi...
Kulüp üye numarası 265'di.
Benimki de 4476.
Dedem İttihatçı Cemal Paşa'nın da
Galatasaray Kulübü'yle
geçmişte bağı olmuştu.
Bahriye Nazırlığı sırasında,
Galatasaray'ın kurucusu
Ali Sami Yen'i
Heybeli'deki Bahriye Mektebi'nde
beden eğitimi öğretmeni yapmış.
Cemal Paşa ayrıca, Kadıköy-Fenerbahçe'deki
Osmanlı Bankası Genel Müdürü'nün
villasını da Galatasaray Kulübü'ne vermiş,
müze yapılmak üzere...

Çocukluktan itibaren futbolu çok sevdim.
İyi ki futbol var diyerek büyüdüm.
Futbol oynarken bir kere bacağımı,
iki kere kolumu kırdım.
İlkinde 5 yaşında,
ikincisinde 13 yaşındaydım.
Babamdan tek tokatı
futbol yüzünden 6 yaşında yedim,
arsadaki mahalle maçı yüzünden
eve, akşam yemeğine geç kalınca...
Babam da bir "futbol hastası"ydı,
ya da benim gibi
bir "futbol kaçkını..."
Küçükken beni elimden tutup
maçlara götürürdü, annemin,
"Hava soğuk, Haso'yu üşütme"
tembihleriyle...
Evimizdeki siyah formika kaplı
Philips marka küçük radyonun
başına çöreklenip babamla birlikte
futbol maçları dinlerdik.
Çocukken bir gün ona kızdığımda,
Fenerbahçeli olayım da gör
diye bağırmıştım.
O da bana, “Ben de seni evlatlıktan reddederim” diye
karşılık vermişti.
Yüzmeyi, Bebek'teki Galatasaray
Denizcilik Şubesi'nde, 10-12 yaşındayken
Lale Oraloğlu'nun kollarında öğrendim.
Denizcilik Şubesi 1957-1958'de
Kuruçeşme'deki Kömür Adası'na taşındığında,
gelenleri sandalla adaya götürür getirirdim,
henüz motorumuz gelmediği ilk günlerde...
Talimatları, bir "Galatasaray aşığı"ndan,
ablam Berin'in kocası eniştem
Kemal Onar'dan alırdım.
Denizcilik şubesi kürek takımlarında
dümencilik yaptım,
bir süre kürek çektim,
kurbağa dalında yüzdüm.
Pek başarılı değildim.
1959-1960 yılı yaz aylarında
Galatasaray Genç Futbol Takımı'nın,
antremanlarına katılmıştım.
(Hatırlıyorum,
aramızda yıllar sonrasının
Futbol Federasyonu Başkanı olan
-Fenerbahçeli- Şenes Erzik de vardı).
Hocamız Doğan Koloğlu'ydu.
Sevgili Doğan Abi bende futbol adına
bir şeyler görmüştü galiba...
Orta saha gibi sağ haf, sağ iç oynatırdı.
Liseyi bitirip 1961'de Mülkiye'yi kazanınca,
bana "Bırak futbolu, git oku" demişti.
Doğan Abi'nin sözünü tuttum
ama futbol hep içimde kaldı.
Dinyakos marka futbol ayakkabılarıma
Sakarya Cadddesinde,
Tarhan Kitabevi'nin orda,
Ankara'nın tek domuz kasabından aldığım
domuz yağıyla bakım yapardım.
1965'de Bremen'de o zaman
Almanya Şampiyonu Werder Bremen'in
bilmem kaçıncı amatör takımında,
Adidas marka değişken kramponlu
ve de ayağı eldiven gibi saran futbol ayakkabımla,
artık toprak değil yeşil çim sahalarda
yeşil yuvarlağın peşinde koşturmaya başlamıştım.
80 yaşıma geldim, hala
"İyi ki futbol var!"
"İyi ki Cimbom var!"
demeye devam ediyorum.

HC, laf epeyce uzadı.
Ayrıca, fazlasıyla kendi kendinle
meşbu hale geldin galiba...
Farkındayım.

Cimbom'un tarihi maçlarında hiç değişmez.
Heyecan günler, saatler öncesi başlar.
Yaklaşan sanki bir fırtınadır.
Maç günü tansiyon patlama yapar.
Bir kıpırdanma, bir tedirginlik kaplar içimi.
Yenecek miyiz?
O tarihi gün de öyleydi,
Kopenhag, 17 Mayıs 2000.
Parken Stadı'nda Arsenal'la
UEFA Kupası final maçı...

2000 UEFA Finali öncesi Parken Stadı

Hani bir söz vardır,
öldük öldük dirildik diye...
O gece Parken Stadı'nda,
her dakikasında insanı bir geren bir boşaltan
öylesine çalkantılı bir heyecan fırtınasını
hayatımda ilk defa yaşadım.
Üstelik 90 değil, tam 120 dakika.
O da yetmedi, penaltılarla...
Önce kemik Ergün,
Ergün Penbe...
Vurdu, goooll!
Sonra Hakan Şükür...
Vurdu, goooll!
Sonra Ümit Davala...
Vurdu, goooll!
Nihayet son vuruş...
Adnan Polat dikkatimi çekiyor,
yüzünü yere eğmiş
sahaya bakamıyor heyecandan...
Popescu geriliyor, geriliyor,
koşarak topa öyle bir patlatıyor ki...
Ve gooolll!
Ve gooolll!
Galatasaray Avrupa Şampiyonu!
Hep bir ağızdan haykırıyoruz:

Gerçekleri tarih yazar,
tarihi de Galatasaray!

Fatih Hoca ve aslanları
o gece Kopenhag'da tarih yazdılar,
tarihe geçtiler.
Bir hayali gerçekleştirdiler!
Galatasaray futbolda
"Avrupa standardı"nı yakalayan
ilk Türk takımı oldu.
Bilinçaltımızın derinliklerinden yükselen
bir psikolojik duvarı yerle bir etti.
Şunu gösterdi:
Biz de yapabiliriz!
O tarihte, 2000 yılı Mayıs ayında
Kopenhag'dan şu satırları yazmıştım:

Evet, bu bir milat...
Ama aynı zamanda serinkanlı
ve büyük düşünme zamanı...
Evet yapabiliriz ama nasıl?
Başarıyı sürekli kılmanın yolları nedir?
Nasıl bir altyapıyla başarı kurumsallaşır?
Sağlam bir mali bünyeye
hangi yöntemle erişilir?
Ülkenin değişik yerlerine
futbol okulları kurmanın
plan programı nasıl oluşturulur?
Unutulmasın!
Zirve, uçuruma en yakın noktadır!
Akılcı planlama yapılmazsa,
zafer sarhoşluğuyla ne olduğunu anlamadan
düşüverirsiniz uçurumdan...
Galatasaray futbol takımı
şimdi çok büyük bir marka.
Yalnız Türk futbolunu değil,
Türkiye'yi sadece Avrupa'ya değil
bütün dünyaya tanıtan,
Türkiye'nin adını bütün dünyaya
duyuran bir marka...
Bu markaya sahip çıkmak lazım.

Parken Stadı’nda Arsenal’i penaltılarda geçen Cim Bom, UEFA Kupası’nı kaldırıyor

Futbol Günlüğüm
sayfaları arasında dolaşıyorum
Yıl 1959.
Ankara'da yaşıyoruz.
Cimbom'un Fener'le İstanbul'da
kritik bir maçı vardı.
Babam söz vermişti beni götürmek için.
İstanbul'a gideceğimiz günü iple çekiyordum.
Sonra caydı babam.
Çok kızmıştım.
Benim gibi Galatasaraylı olan
bir çocukluk arkadaşımla sözleştik.
Evden kaçıp gizlice maça gidecektik.
Bir sabah vakti erken
kimselere haber vermeden,
o zamanlar en ucuz olan
bir Gazanfer Bilge otobüsüne atladık.
Ver elini İstanbul...
O zamanlar gece maçları daha yok.
Akşam vakti olmasına rağmen
Mithatpaşa Stadı'nın önü mahşer yeri.
Kale arkası tribünü için sıraya girdik.
Geceyi yerlerde uyuklayarak
geçirmekten başka çaremiz yoktu.
Ama her şeye değmişti.
Metin Oktay'ın, Kral'ın,
Fenerbahçe ağlarını yırtan
o muhteşem golünü tam kale arkasından,
çok yakından seyretmiştik.
Dünyalar bizim olmuştu.
Üstelik gol maçın sonucuydu:
GS 1 - FB 0!

Futbol kaçıklığı böyle bir şey işte.
Hollanda’nın eski kaptanlarından
Ruud Gullit bir keresinde şöyle demiş:

Ben futboldan ayrı kaldığımda,
ağzından emziği alınmış
bir bebekten farkım kalmaz.

Ümit Kıvanç'ın Kesin Ofsayt isimli
kitabındaki şu satırları da çok güzeldir:

Marx, dinin şu soğuk dünyada
ruhlara sıcaklık verdiğini söylemişti.
Benim gibilere bakarsanız,
futbol için de aynı şey söylenebilir.

Futbol Günlüğüm'ün
sayfaları arasında dolaşmaya devam...
Hey gidi günler hey!
Bir Real Madrid maçı için
Madrid'deyim.
Cafe Gijon tenha.
Kahve gibi kahvedir burası.
1888'de açılmış.
Demirel Cumhurbaşkanı'yken geldiğimizde
Okay Gönensin'le birlikte keşfetmiştik.
Duvarlarda resimler,
buranın müdavimi ressamların
elinden çıkma.
Eski fotoğraflar,
saç ve sakallarıyla,
siyah bereleriyle belli,
yazar çizer sanatçı takımı...
Ağır kadife perdelerin sarktığı
pencerenin dibine çöküyorum.
Beyaz damarlı siyah mermer masanın üstünde
bir dolu gazete ve not defterim...
Duvarda guguklu saat çalıyor.
Maç yine aklımda.
Bir gol de uzatmada geliyor.
Real Madridliler göçüyor,
ölüm sessizliği barda...
Yanımdaki genç öfkeli:

Bunlar çok zenginledi.
Beckham'ı, Zidane'ı, Roberto Carlos'u,
Figo'su... Oynamıyorlar artık.
Ruhlarını sattılar.

Real Madrid'de Los Galacticos yılları -
Soldan sağa: Ronaldo Nazario, bir dönem Beşiktaş forması da giyecek olan Guti Hernandez, David Beckham,
Zinedine Zidane ve gelecek yıllarda Fenerbahçe'nin en ses getiren transferlerinden olacak olan Roberto Carlos

Dalıyorum.
İspanyol yazar Juan Benet:

Yaşlar, mevsimler ve saatler
arasında gizli bir yakınlık vardır.
Bu kendini öyle hemen belli etmez.
Sevimli bir tonda
yerleştiği hafızadan
usul usul zamanla yüzeye çıkar.

Madrid'e son geldiğimde Hemingway'in
kitabıyla dolaşmıştım. Palace Hotel'e de uğramıştım.
Hemingway'in, Lorca'nın,
Picasso'nun oteli diye geçer.
Onların izlerini sürmüştüm.
Yine aynı şeyi yaptım.
Lorca'nın el yazılı dizeleri
aynı yerinde asılı duruyor.
Ve çevirecek birini yine bulamadım.
Ama Lorca'dan dizeler belleğimde:

Günleri ve mevsimleri
Düşlerimize göre
Yeniden yaratacağız

Ama Lorca göremedi o günleri,
o mevsimleri...
İspanya İç Savaşı'nda
bir faşist kurşunuyla vuruldu
ve bir çukura atıldı.
Plaza Mayor çok güzel!
Cıvıl cıvıl. Güneş insanı ısıtıyor,
yaşama sevinci veriyor.
Heykelin etrafında, yerlerde
sereserpe genç çiftler...
Amma da uzun öpüştüler!
Güvercinler ayaklarımızın arasında.
Pantomimci palyaço kıyafetiyle, heykel gibi...
Prado müzesine, Goya'lara uğramak...
Reina Sofia'da Picasso'nun Guernica'sını
bir kez daha seyredalmak...
Savaşın korkunçluğuyla direnişin
ve umudun gücünü hissetmeye çalışmak...
Madrid harika bir şehir...
Yakında ıhlamur ağaçları
iç bayıltıcı kokularıyla açacak.
Akşam belki Melekler Meydanı'ndaki
Cafe Santral'a uğrayıp caz dinleyebilirim.

Bir zamanlar futbol da yazarken
böyle güzel günler de yaşadım.

Aktüel dergisinin kapağında Hasan Cemal ve Mustafa Denizli

Simon Kuper şöyle yazar:

İngilizler, taraftar kültüründen
zevk alırlar
ama en çok zevk aldıkları şey,
rakiplerinden nefret etmektir.

Aşk-nefret ilişkisi gibi.
Onunla da, onsuz da olmuyor!
Taraftarlık böyle bir şey.
Fanatizmle içiçe...
Unutmayın, futbol hayat gibidir.
Her zaman mutlu etmez.
İnişli çıkışlıdır.
Bir sevinirsin, bir üzülürsün.
Bir sevinçten uçarsın,
birden içini kararlar bağlar.
Top, yuvarlak ve kancıktır!
Futbolun adaleti yoktur!
Hiç beklemediğin bir anda topu kalende,
ağlarda görürsün.
Albert Camus bir keresinde
Paris'teki entellelektüel hayatın
"kancıklığı"na değinirken şöyle demiş:

Ahlaka dair bildiğim ne varsa,
futboldan öğrendim.
Çünkü top hiçbir zaman
beklediğim köşeden gelmedi.

HC, Cimbom formasıyla

Bugün Galatasaray futbol takımı,
CİMBOM yeniden yükselişte.
Bir zamanlar
Fatih Terim ve aslanları
vardı, bugün de
Okan Buruk ve aslanları...
Çok iyi gidiyorlar, çok...
İkinci yıldır keyifle izliyorum.
Geçen yıl kupayı kaldırmışlardı.
Bu yıl da az kaldı, kuşkum yok,
yine alacaklar kupayı.
Sonra da ver elini Avrupa yine...
HC unuttun galiba,
Pazar günü bizim Ali Sami Yen'de
Fenerbahçe'yle derbimiz var.
Lafı uzattıkça uzattın,
ona dair tek satır yazmadın daha.
Fenerli dostlar üzülmesinler
diye öyle yaptım.

Gerçekleri tarih yazar,
tarihi de Galatasaray!

Hadi maça maça...
Haydi bastır,
Okan Hoca'yla aslanları,
az kaldı az...

Hasan Cemal kimdir?

Hasan Cemal 1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1965 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1969 yılında Ankara'da haftalık Devrim dergisinde başladı. Yeni Ortam dergisi, Anka Ajansı ve Günaydın gazetesinde çalıştıktan sonra 1973 yılında Cumhuriyet gazetesine girdi. 1979 - 1981 yılları arasında Ankara Temsilciliği yaptı. 1981-1992 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesini Genel Yayın Yönetmeni olarak yönetti. Cumhuriyet gazetesi Cemal'in yönetimindeyken 1986'da Sedat Simavi Ödülü'nü kazanarak "yılın gazetesi" seçildi. 

1992-1998 yılları arasında Sabah gazetesinin birinci sayfa yazarlığını yaptı. 1998'den 2013'e kadar yaklaşık 15 yıl boyunca Milliyet gazetesinde yazdı. Nokta dergisi 1989 Doruktakiler ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti köşe yazısı ödüllerini kazandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2004 yılında da "Araştırma" ödülünü Hasan Cemal'in çalışmalarına verdi. 

28 Şubat 2013'te Milliyet'in manşetinde yayımlanan "İmralı Zabıtları"nın yayınını savunduğu için dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan'ın tepkisine hedef oldu. Milliyet yönetimi, "Başbakan'ı ve medya sermayesini sorgulamaktaki ısrarını" gerekçe göstererek yaklaşık 15 yıldır yazdığı gazetedeki köşesini kapattı. 

Milliyet ile yolları ayrıldıktan sonra yaptığı röportajlar ve kaleme aldığı yazılar, bağımsız internet gazetesi T24'te yayımlandı. Türkiye medyasının en etkili ve kıdemli isimlerinden olan Hasan Cemal, Mart 2013'ten beri T24'te yazıyor. Harvard Üniversitesi Nieman Gazetecilik Vakfı Louis M. Lyons Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük Ödülü'nü "hayatı boyunca basın özgürlüğünü savunmak için gösterdiği çaba nedeniyle" 2015 yılında Hasan Cemal'e verdi. Cemal, Türkiye'de bu ödülü alan ilk gazeteci oldu. 

Bir dönem Bilgi Üniversitesi'nde "Medya ve Politika" dersleri veren Hasan Cemal'in yayımlanmış 13 kitabı, tarih sırasıyla şöyle: 

Tank Sesiyle Uyanmak (1986)

Demokrasi Korkusu (1986)

Tarihi Yaşarken Yakalamak (1987) 

Özal Hikâyesi (1989)

Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım (1999)

Kürtler (2003)

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim (2005)

Türkiye'nin Asker Sorunu (2010)

Barışa Emanet Olun (2011)

1915: Ermeni Soykırımı (2012)

Delila - Bir Genç Kadın Gerilla'nın Dağ Günlükleri (2014)

Çözüm sürecinde Kürdistan Günlükleri (2014)

- Hayat İşte Böyle Geçip Gidiyor (2018)

- Hasan Cemal'in "Zamane Diktatörleri" adını taşıyan basılmamış bir kitabı daha var

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Futbol kaçıkları Almanya'da!

Hadi maça maça, futbol şenliği başladı. Bizim milli takım da Almanya'da, üstelik "seyirci üstünlüğü" de bizde... Neden 2008'de Viyana'da kıl payı kaçırdığımız tarihi Berlin'de yazmayalım?

Prag: Özgürlük adına Jan Hus'a selam çakarken…

“Kim ki kendi geçmişiyle hesaplaşmaktan korkar, o asıl gelecek olandan korkmalıdır. Yalanlar bizi yalanlardan kurtarmaz!”

Zamane diktatörleri... Etki ajanları...

Elimde bir kitap, "Şubat 1933, Edebiyatın Kara Kışı..." Düşünüyorum, demokrasi ve özgürlük hasreti hiç dinmeyecek mi?...