27 Ocak 2024

Daha ilk günden parti disiplinini bozmak

Parti yöneticisi "insanlık adına" devasa çabalar harcarken, sıradan bir neferin merakını gidermesine zaman ayırabilir mi hiç?

Yerel seçimlerde parti liderlerinin, üyelerini ve taraflarını ne kadar kontrol edebilecekleri tartışılıyor.

CHP, İyi Parti ve DEM Parti’nin tabanları, parti yönetimlerinin kararını dinler mi? “Yukarıdan” gösterilen adayları destekler mi? Yoksa oyunu başka bir adaya mı vermeyi tercih eder?

Kimin partisinde “disiplin” daha güçlüdür? Kimin taraftarı “parti disiplini”ne göre davranır?

Bu konuları konuşurken aklım “parti disiplini” üzerinden kendi gençliğime gitti geçen gün. “Yukarıdan gelen” birçok kararı bu disiplin anlayışı uğruna (bir de o dönemlerde gizlilik üzerine inşa edilmiş “konspirasyon” kavramı vardı) neredeyse köle gibi uyguladığımızı hatırladım.

O dönemin finalinde ise isyan duyguları ile bu tür engelleri sıkça aşmaya başlamıştım. Bu “komünistliğin sonu”na giden yolun önemli bir bölümüydü. Ve sözde “örgüt disiplini” adına kişisel hak ve özgürlüklerin bastırılmasına karşı direnişin.

Belleğimi biraz daha zorlayınca bende bu “bozulma” ve “disiplinsizlik” eğiliminin en başta da olduğunu hatırladım ve geçmişte bir gün aktarmış olduğum anım tazelendi. Paylaşayım.

Eve dönüş ve gizli operasyon

7,5 yıl kesintisiz yurt dışında yaşadıktan sonra döndüğüm ve siyasi olarak bir parça rahatlama olsa da hâlâ kaygıların sürdüğü bir dönemdi (zaten ne zaman bitti ki bu tür kaygılar?).

Eve dönüş, yıllardır özlemini çektiğim ortam ve insanlar… Duygularım zıp zıp zıplıyordu. Ortalık bir parça sakinleştiğinde ve evde yalnız kaldığımda çoktan beri aklımda olan bir planı gerçekleştirme anının geldiğine karar verdim.

Bir süre uğraştıktan sonra sonunda aradığımı buldum. Belki de önümdeki binlerce kitap içinde en gösterişsizlerden biriydi. Zaten öyle de olması gerekiyordu. "Siyasi nedenlerden dolayı"

Kitabı heyecanla evirip çevirdim. Herhalde 1980'lerin başında da aynı dikkatle incelemiştim onu. Ne çok zaman geçmiş!.. O epeyce sararmış. Ben de gençleşmedim tabii geçen onca yıl yıl içinde...

Yeşilimsi bir ciltle kaplatmıştı babam dinî kitaplarını. Kenarına da adını yazdırmıştı yaldızlı harflerle, sanki onları kendisi yazmış gibi. Belki de böylelikle yazmadığı kitapların kapağında ölümsüzleşmeyi denemişti.

Babam öleli çok uzun zaman geçti. On yıllar boyunca mezar karanlığında güç bela soluk almaya çalışmış olan bu kitap ise muhtemelen az sonra ölecek. Elimde bıçak, heyecanla kurcalıyorum onu. Birazdan delik deşik edeceğim.

Operasyon yerini buldum işte! Ön kapağın arkasına "neşter vuracağım". Kalbim yerinden fırlayacak gibi...

Yeşil cildin kitabın içine bakan tarafında, kartonu andıran koyu sarı ve kaba bir "astar" var. Bunca yaşına karşın tek bir ucundan açık vermiyor; sımsıkı yapışmış koruyor kitabı. Belki de onu bu kadar direngen yapan, benim gençliğimden devraldığı büyük sır...

Kartonun zayıf yanını bulamayınca bıçakla birkaç deneme yapıyorum. Sonunda dayanamıyor. Koyu sarı zırhta beliren deliklerin arkasında sanki hâlâ 20 yaşımın tazeliğini koruyan masmavi bir incelik görünüyor.

Aman dikkat! Kitap neyse, onu kaybedebilirim bu ameliyat masasında; ama içindeki "çocuğu" sağ salim kurtarmam gerek; bu olağanüstü gecikmiş "sezaryen"in bütün amacı bu zaten...

İncecik mavi kâğıdı çıkarıyorum. O mu titriyor karşımda, yoksa onu tutan ellerim mi?..

Mavi, pelür cümleler…

Ne demişti o zaman sorumlu yoldaş: "Mavi pelür kâğıt üzerine siyah tükenmez kalemle özgeçmişini yaz! Ve kimseye göstermemenin bir yolunu bularak partiye ilet! Orada yazdıklarının asla bir kopyası veya müsveddesi olmasın!"

1980 askerî darbesinden sonra yasadışı Türkiye Komünist Partisi'ne üye oluyordum. Partinin bana verdiği takma ad Kemal'di. Özgeçmişimi yazarken "tarihî bir an" yaşadığım hissiyle çok heyecanlanmıştım. Ve epeyce özenerek yazmıştım onu. Hem içerik açısından hem de estetik (öyle "inci gibi" yazmayalı on yıllar oldu sanırım).

Aslında henüz partiye katılma aşamasında "komünist disiplini" bozmuştum. Siyah tükenmezle yazılan otobiyografimden bir nüsha daha yapıp kendime, belki de kendimce "tarihe" saklama kararı almıştım.

Çünkü daha çocukluk yıllarımdan başlayarak benim en kutsal saydığım şey, kâğıda dökülmüş kelimelerdi; hele onları ben çok sancılı bir şekilde "yarattıysam"...

O dönemde bu özgeçmişimle birlikte polisin eline düşseydim yıllarca hapis yatabilirdim. Suç unsuru bir fiilden dolayı değil, sadece fikirlerim nedeniyle. O zamanlar da yasakçıydı bu toprakların hükümranları.

Yurtdışına çıkmadan önce "en zararlı" kitaplarımla yazılarımı ve maalesef güncemi büyük bir acıyla yok etmiştim. Özgeçmişimi bu yeşil ve dindar kitapta saklama kararı almıştım.

Kalan kitapların önemli bölümünü, ben yurtdışına çıktıktan bir süre sonra, eski evimizin girişindeki dolabın zeminine dökülen çimentonun altına gömerek gizlemişler. Çimentoyu döken aile dostumuz Yusuf Amca dindardı; acaba "sakıncalı"ların arasına karışan yeşil din kitabını görünce şaşırmış mıydı? Soramam artık; o da yaşamıyor çünkü...

Şimdi önümde duran ve soluk soluğa birkaç kez okuduğum özgeçmişim, tıpkı uğrunda uzun mücadeleler verdikten sonra seviştiğiniz bir kadın gibi, emeğiniz ve duygularınızla suladığınız yanıyla "çok özeller" kategorisindeki yeri alıyor, çocuksu bir hevesle keşfedilmiş saydığınız öteki yanıyla ise usulca "sıradanlar" sınıfına adım atıyordu.

Bir süre sonra artık neredeyse ezberlediğim bazı cümlelerde "üslup hataları" bulmaya başladığım hissiyle kendimi suç üstü yakaladığımda, kocamış erkek çocuklarının bazen nankörlüğe nasıl da kolay göz kırpabildiğini hatırlayarak utandım.

Oysa yıllar boyu ne kadar düşünmüştüm bu gizli (herkesten, hatta vaktiyle gizlilik dünyamın tanrısı olan partimden bile gizli), tek sayfalık, mavi, pelür cümleleri...

Parti disiplini, “yukarıdakiler” ve “aşağıdakiler”

Bir ara kader beni bu tür gizli yazı ve belgelerin "güvenle" saklandığı söylenen Doğu Almanya'daki Merkez Komitesi mekânlarına sürüklemişti.

Orada bir gün vicdanların bile erişemeyeceği kadar yüksek düzeyde bir yöneticiye, “Yıllar önce yazdığım özgeçmişi görebilir miyim?”, diye sormuştum.

Uzun ve kasıtlı bir sessizlik oldu.

Gülümsemeden çok sırıtmayı andıran bir keyif salgısı yayılmıştı yöneticinin yüzüne. Cevap bile vermemişti.

Öyle ya, onca önemli işin arasında böyle bir ayrıntıyla uğraşılır mıydı? "Tarih yazılırken" sıradan bir neferin merakını gidermesine zaman ayrılır mıydı? "İnsanlık adına" devasa çabalar harcanırken, tek bir insanın isteğiyle zaman kaybedilir miydi?

Hem nasılsa ben bu duruma itiraz edemezdim. E tabii, “parti disiplini” denen şey, “aşağıdakini” değil, “yukarıdakini” koruyordu.

Hakan Aksay kimdir?

Hakan Aksay, 1981'de 20 yaşında bir TKP üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Leningrad Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdi. Brejnev, Andropov, Çernenko ve Gorbaçov iktidarları döneminde 6 yıllık kıymetli bir SSCB deneyimi kazandı.

Doğu Almanya'da 1,5 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra TKP'den ayrılarak Türkiye'ye döndü. Bir yıl kadar sonra bağımsız bir gazeteci olarak Moskova'ya gitti ve 20 yıl boyunca (Yeltsin ve Putin dönemlerinde) çeşitli gazete ve TV'lerde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı.

Bu dönemde Türk-Rus ilişkileriyle ilgili çok sayıda proje gerçekleştirdi. Moskova'da '3 Haziran Nâzım Hikmet'i Anma' etkinliklerini başlattı ve 10 yıl boyunca organize etti. Dergi ve internet yayınları yaptı. Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin kurucu başkanı oldu.

2009'da döndüğü Türkiye'de 11 yılı T24'te olmak üzere çeşitli medya kurumlarında çalıştı; Tele1 ve Artı TV kanallarında programlar hazırlayıp sundu; Gazete Duvar'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Gazeteciliğin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Rusya-Ukrayna danışmanı olarak çalışıyor. Türkiye'nin önde gelen Rusya ve eski Sovyet coğrafyası uzmanlarından olan ve "Puşkin madalyası" bulunan Hakan Aksay'ın Türkçe ve Rusça dört kitabı yayımlandı.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Sahi, şu anda kim iktidar kim muhalefet?

En son ne zaman o farklı insanlardan tek bir tanesini kazanmayı başarabildiniz?

Ne şarkılara pranga vurulabilir ne de anılara

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatır, canını yakar

Bahsedilen sayı değil insandır

Gerçekleri örten sayıların ruhunu tanımaktaki isteksizliğiniz yüzünden savaşlar, çatışmalar, trafik kazaları sürüp gidecek...Ve siz hep kaygısız dinleyeceksiniz o kanlı sayıları...