08 Şubat 2024

Cem Karaca'ya çok gecikmiş bir mektup

Ölümünün üzerinden bugün tam 20 yıl geçti ve ben şimdi neredeyse yarım yüzyıldır niyetlendiğim bir şeyi yapıyorum

Cem Karaca

Sevgili Cem Karaca,

Bu mektubum çok ama çok fazla gecikti, biliyorum.

Sana yıllar önce yazabilirdim.

Mesela, 49 yıl önce…

O zaman senin bence en önemli şarkın olan Tamirci Çırağı çıktığında ben 13 yaşındaydım. Sense 30.

Televizyonumuz yoktu, çoğunluk da televizyon sahibi değildi zaten o dönemde.

Aklımda yanlış kalmadıysa radyoda bir programda "7 hafta boyunca 1 numara" olmuştu bu şarkı.

Yeni yeni ilgi duyduğum sol düşünceler ile erişilmez güzellikteki kızların çekiciliği, bu şarkıyla ve senin muhteşem sesinle beni yüreğimden vurmuştu.

Sonra yalnızca "Bakırköylü" değil aynı zamanda Yeni Mahalle sahilinde "komşu" da olduğumuzu keşfettim.

Birkaç kez senin sahilde fötr şapkan ve pelerininle yalnız dolaştığını gördüğümde yanına gidip tanışmak, konuşmak istemiştim. Ama ne diyecektim ki? Banal ve sıkıcı olmaktan korkmaya başlayalı çok olmuştu. Utanıp vazgeçmek en kolayıydı.

Belki de en iyisi mektup yazmaktı. İyi de neyi ve nasıl yazacaktım?

* * *

Bir keresinde "Cem Karaca'ya saldırmışlar, elinde solcu bir gazete olduğu için…" gibi bir şeyler duyduğumda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Zayıf ve çelimsiz görünen bir adamdın, kendini nasıl koruyabilirdin? Üstelik Cem Karaca'ya el kalkar mıydı?

Sana iki satır bir şey yazsam diye düşünmüştüm.

Sonra vaktiyle seni de mezun eden bizim okulda, Kültür Koleji'nde biz birçok sanatçıyı misafir ederken seni çağırmanın iyi olacağını düşünmüştüm. Olmadı…

Ama hayatımda hep vardın: Namus Belası, Mutlaka Yavrum, Parka, 1 Mayıs, Yoksulluk Kader Olamaz

Bu ve başka şarkılar, okuduğum kitaplar, arkadaş çevresi ve toplantılar, izinli ve izinsiz mitingler…

Gençlik derneğinden Komünist Partisi'ne uzun bir yolu galiba hızlı bir tempoyla yürürken senin şarkıların hep kulağımdaydı. Bu arada senin neler yaptığını izliyordum. 80 darbesi yaklaşırken Almanya'ya gitmek zorunda kaldığını okumuştum.

Ben de yurt dışında aşağı yukarı senin kadar kaldım: 7,5 yıl. Sovyetler Birliği'nde görüp yaşadıklarım, "insancıl bir sosyalizm" vaat eden Gorbaçov'un iktidar yılları, benim ideolojik ve örgütsel bağlarımın gevşemesi ve kopması… Senin Almanya'da Özal'la görüşmen, memlekete dönüşün, sol cenahta acımasız eleştiriler ve "hain" yaftaları (o zamanlar bir insana en sert darbelerin daha düne kadar en yakınında olanlardan geleceğini iyi öğrenmiştim)…

Bir arkadaşım senin artık "Türk milliyetçisi" ve "Müslüman" olduğunu, "Rock'tan "Hakk'a yürüdüğünü" söylediğinde onu dinlemek istememiştim.

Öyle bile olsa fark etmezdi.

Sevmek böyle bir şeydi çünkü.

Bunları sana yazmak isterdim. Yazamadım.

Cem Karaca ve Turgut Özal (Fotoğraf: Müzik On Air)

* * *

Bir gün çok önemli bir şey oldu. Moskova'da gazetecilik yapıp Türkiye'ye seyrek geldiğim dönemde, bir arkadaşım Beyoğlu'nda bir gece kulübüne gitmeyi önerdi. Orada sen şarkı söylüyordun. Çok heyecanlandım.

Cumhuriyet'ten arkadaşlarla gittik, senin şarkılarınla kendimizden geçtik.

Bir ara yanımızdaki ses kayıt cihazlarını senin mikrofonunun önüne bıraktık. Oradaki şarkılar bana Moskova'da büyük güç verecekti.

Şarkın bittiğinde bize bu hareketimizle "telif haklarını umursamadığımız, bir de Allah bilir AB üyeliğini isteyip bununla birlikte sanatçının emeğine saygı göstermediğimiz" sözleriyle güzel bir fırça attın.

Bazı arkadaşlarım sana kızmıştı, benimse dudaklarım kilitlenmişti. Sanırım arkadaşlarımla biraz gergin küçük bir konuşma yaptınız. Sonra "aramızda çok uzaklardan gelenler varmış" diyerek gönülsüzce özür diledin.

Ara verildiğinde sigara odasında senin merkezinde olduğun sohbeti izlerken bir şeyler söylemek istedim ama yine beceremedim.

Yıllar sonra bir gün 70'li yıllardan itibaren hayran olduğum, hayranlık ne kelime, sevdiğim ve kendisine yönelik özensiz konuşanlara her zaman karşı çıktığım insanın daha 59 yaşını bitirmeden öldüğünü duyduğumda çok ağladım.

Bir söz edemeden, bir mektup yazamadan seni kaybetmiştim.

Ölümünün üzerinden bugün tam 20 yıl geçti.

Merhaba sevgili Cem Karaca!

70'lerden beri idolüm, "okul arkadaşım", komşum, beni şarkılarıyla sarıp sarmalayan ve duygularımı büyüten o koca sesli ufak tefek adam, merhaba!

* * *

Geçen gün gördüğüm filmin adı Cem Karaca'nın Gözyaşları idi ama senin hayatını izlerken benim gözyaşlarıma dönüştü sanki. En azından üç kez ağladım. İlk iki seferinde garip bir şekilde yaş sadece bir gözümden, soldakinden süzüldü.

Senin hayattaki 59 yılının çok büyük bölümünün eziyetlerle, mücadelelerle geçtiğini iyi anlatıyordu bu film. Emeği geçen herkese, yönetmen Yüksel Aksu'ya, oyunculara, özellikle Yasemin Yalçın'a ve Fikret Kuşkan'a çok teşekkürler. En çok da seni yürüyüşün, mimik ve jestlerin dahil her şeyinle hem oynayan, hem de büyük bir cesaretle ve üstün başarıyla seslendiren İsmail Hacıoğlu'na teşekkür. Umarım milyonlarca izleyicisi olur bu filmin.

Filmin bir yerinde çektiğin acılara bir yenisi eklendiğinde (sanırım iktidardakiler hiç utanıp sıkılmadan seni vatandaşlıktan çıkardığında) şöyle haykırıyordun:

"Ben adalet istemekten, bu memleketi sevmekten başka ne yaptım ki?"

Aslında hepimizin çektiği acıların toplamını özetleyen bu isyanın öylesine doğruydu ki!..

Ama bu memlekette kötülük hiç bitmiyordu; durmadan yeni, daha yeni kötü hamleler geliyor, hayatımız zorlaşıyordu.

Hâlâ da belimizi doğrultamıyoruz. Hâlâ kötülük bitmiyor. Ve güzel ideallere saldırmaktan usanmıyorlar. Hatta bazı açılardan şimdi geçmişe, 70'li yıllara göre daha cılız ve korkak olduk ne yazık ki…

Senin Türkiye'ye dönüşünün sonrasındaki ilk konserin öncesinde oğlun Emrah'ın ölen dedesinin yerine sana sarılma anında üçüncü kez ağladım (ve o zaman gözyaşı çeşmelerim normalleşti, hem sağ hem de sol gözümden süzüldü damlalar).

Biz ülkeyi kurtaracağız derken yakınlarımıza da ne kadar acı çektirdik, değil mi?

Sevgili Cem Karaca,

Böylece sana neredeyse yarım yüzyıldır niyetlenip de yazamadığım mektubu yazdım.

"Biraz" geç oldu, kusura bakma.

Keşke ölmeseydin de şimdi bir sürü şeyi konuşabilseydik. Ne olurdu yaşasaydın sanki, 79 yaşında olurdun!

Yazıyı yazarken birkaç şarkını tekrar dinledim: Tamirci Çırağı, Kavga, Çok Yorgunum, Beni Siz Delirttiniz ve Yarım Porsiyon Aydınlık

Sonuncusunu buraya bırakayım, hak edenler ve hak edenleri tanıyanlar dinlesin.

Hakan Aksay kimdir?

Hakan Aksay, 1981'de 20 yaşında bir TKP üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Leningrad Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdi. Brejnev, Andropov, Çernenko ve Gorbaçov iktidarları döneminde 6 yıllık kıymetli bir SSCB deneyimi kazandı.

Doğu Almanya'da 1,5 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra TKP'den ayrılarak Türkiye'ye döndü. Bir yıl kadar sonra bağımsız bir gazeteci olarak Moskova'ya gitti ve 20 yıl boyunca (Yeltsin ve Putin dönemlerinde) çeşitli gazete ve TV'lerde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı.

Bu dönemde Türk-Rus ilişkileriyle ilgili çok sayıda proje gerçekleştirdi. Moskova'da '3 Haziran Nâzım Hikmet'i Anma' etkinliklerini başlattı ve 10 yıl boyunca organize etti. Dergi ve internet yayınları yaptı. Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin kurucu başkanı oldu.

2009'da döndüğü Türkiye'de 11 yılı T24'te olmak üzere çeşitli medya kurumlarında çalıştı; Tele1 ve Artı TV kanallarında programlar hazırlayıp sundu; Gazete Duvar'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Gazeteciliğin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Rusya-Ukrayna danışmanı olarak çalışıyor. Türkiye'nin önde gelen Rusya ve eski Sovyet coğrafyası uzmanlarından olan ve "Puşkin madalyası" bulunan Hakan Aksay'ın Türkçe ve Rusça dört kitabı yayımlandı.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Sahi, şu anda kim iktidar kim muhalefet?

En son ne zaman o farklı insanlardan tek bir tanesini kazanmayı başarabildiniz?

Ne şarkılara pranga vurulabilir ne de anılara

Bazen bir müzik, bazen bir koku, bazen bir söz, bazen de bir görüntü aniden insanın içini sızlatır, canını yakar

Bahsedilen sayı değil insandır

Gerçekleri örten sayıların ruhunu tanımaktaki isteksizliğiniz yüzünden savaşlar, çatışmalar, trafik kazaları sürüp gidecek...Ve siz hep kaygısız dinleyeceksiniz o kanlı sayıları...