08 Mart 2020

Bu çığlık mülteci kadınlar için

Tüm insanlık için ataerkil sözleşmenin getirisi olan militarize/terörize erkeklikle mücadele yüklü 8 Mart'lara...

Kadınların ABD'deki bir tekstil fabrikasında emekleri, "Eşit iş, eşit emek, eşit ücret" çığlıkları, hayatları diri diri yakılalı 163 yıl geçti. Kadınlar her geçen gün daha gürleşen sesleriyle, güçlenerek ayağa kalktı. 21. yüzyılın en büyük insanlık suçu ile karşı karşıya olduğumuz bugünlerde çığlıklar terörün, savaşın, kaçışın, göçün en acımasız yüzünü yasayan mülteci kadınlar için atılmalı.

Kadın olmak

Militarize/terörize erkek dünyasında kadın doğmak, kadın olmak…

Toplumsal cinsiyet öznesi olarak kadın olmak...

Ataerkil zihniyete sıkı sıkıya bağlı olanların sıkça başvurduğu bir sav vardır; fizyolojik ve anatomik farklılık. Halbuki 1970'lerde feministler bu konuya açıklık getirmiş ve ‘toplumsal cinsiyet' diye Türkçeye çevirilen ‘gender' kavramını literatüre ekleyerek, bu anlamda bir eşitlik mücadelesi verildiğini açıkça belirtti. Fakat;

"Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum. Onun için fırsat eşitliği demeyi tercih ediyorum. Kadınlar ve erkekler farklıdır, birbirinin mütemmimidir." (R. Tayyip Erdoğan)

sözlerindeki gibi bu biyolojik farklılığa vurgu yapmak en kolay feminist mücadeleye karşı çıkma şeklidir. Oysa irdelenen toplumsal ve kültürel addedilen bir takım cinsiyet rolleridir. Bunlar annelik, sözde ‘kadınsı' davranış şekilleri; düzenin, huzurun aynı şekilde dır dırın temsili bir cinsiyetlendirme. Toplumun normlarında ayrılan, feminenlikle bağdaştırılan eylemlerde erkekleri muaf tutup, kadın olmaya yüklenen manasız görev ve sorumluluklar. Fakat toplumsal cinsiyet dediğimiz olayın öz hali erkekmerkezli kategorilendirmelerin karşısında kadınların ortak eylem ve deneyimlerinin oluşturduğu bir kimlik politikası geliştirme durumuna odaklanmaktır. Bu da eril tahakküm karşısında somut bir kategori yaratarak kadınları bir araya getiren birçok ortak zeminin varlığını göstermeyi amaç edinir. Çok genel bir resim çizecek olursak temelde sosyal ve kültürel olarak erillik ve dişiliğin tanımlanarak terazide hak temelli denklenmesine toplumsal cinsiyet eşitliği diyoruz.

Bu bahsettigimiz kavramla birlikte cümle içinde en çok kullanılan eylem de tabii ki ŞİDDET!

Şiddetin öznesi kadınsa, temel amaç dogrudan kurbanın feminen olmasıdır. Mesela LGBTQI+ bireylere karşı şiddeti düşünelim ve şiddete karşı savunanının en az olduğu şiddete bakalım; translara şiddet! Buradaki feminenliğe olan öfkenin 2 katı feminenleşene karşıdır. Genel olarak bu feminenliğe şiddet erkeklik hakkı olarak bu sınıfın kolaylıkla yok edilebilir olarak görülmesidir. Şiddete maruz kalan feminen beden, uygulayan maskülen elin ötesinde maskülen güç(ler) vardır. Bunlar olay yerine gelen polis, mahkeme salonlarında yargılayan güç odakları, haberleştiren kalemler, dedikodusunu yapan mahalleliyle; maskülenleştirilen zihinlerdir. Bunun da yarattığı şiddetin yardım ve yataklığını yapan kocaman bir mekanizma olan ataerkil toplum yapısıdır. Bu yapı da kendini en açık ve sert haliyle çatışma ortamlarında gösterir.

Savaş ortamında kadın olmak

Kadınların bedenleri terör örgütleri tarafından silahlaştırılabilir…

Terörist gruplar kadınların bedenlerini kendilerine seks köleleri ve/ya da savaşçıları dahası canlı bombaları olarak kullanarak onları bir savaş aracı haline getirebilir. Bedenler bir araç olarak kullanılırken doğrudan politik stratejinin, dolaylı olarak da gücün hatta erkekliğin merkezine oturur. Erkeklik ve silahlanma – ki buna askerileşme hatta terörize olma diyebiliriz – birbirine güç veren kavramlardır. Bu kavramlar cinsiyet rollerini çatışma anlarında keskin olarak belirler. Kendilerince bu durumun avantajı güçle bedenleri asimile etmektir. Bu asimilasyon genellikle azınlık diye tabir edilen gruplara karşı güçlü grubun en kuvvet bulduğu silahıdır. Önce fiziksel alanlar alınır; ardından bedenlere fiziksel sahiplik kazandırılmaya çalışılır. Bu beden kısmında da kazanan ana karakter erkek (silahlı güç); kaybeden ana karakter bir diğer erkek (bedenlerine el konulan kadınların eşleri, babaları, amcaları, dayıları gibi aile üyeleri ve/ya da savaşın tarafı olan bölgenin, ülkenin, politikacısı, popçusu, topçusu olan ‘analarımız, bacılarımız' diyen tüm erkekler) ve kurban kadın olarak karşımıza çıkar. Toprak gibi kadın bedenleri de erkeklerce ve yine erkeklerin canını acıtmak için yağmalanıp talan edilir. Tüm bu sahne oynanmaya devam ederken izleyici olarak gidip, anlatıcı haline gelen medya da istemli ve/ya da istemsiz olarak kadınları pasif kurban (tecavüz mağduru) ya da aktif ajan (savaşçı/canlı bomba) olarak sınıflandırarak çatışma ortamlarındaki cinsiyet normlarını destekler.

Pasif kurban (tecavüz mağduru)

Bir kadını cinsel olarak istismar etmek o kadını fiziksel ve psikolojik bir travmaya sürmenin ötesindedir. Örgüt gücünü bu yöntemle aslında tüm gruba zarar vererek gösterir. Bir kadına zarar vererek onun ait olduğu tüm topluluğu yaralama amacına hizmet edilir. Çünkü namus kavramı bu toplumlarda kadın için korunması gereken inci; erkek içinse sahip olduğu kadın(lar)da koruması gereken unsurdur. Yani bir kadına tecavüz etmek o kadının babasına, abisine, amcasına, mahallesindeki ‘delikanlılar'a zarar vermenin en kolay fakat psikolojik olarak en sert yoludur.

Aktif ajan (savaşçı/canlı bomba)

Bir de bedenlerin gerçekten silah olarak yani canlı bomba olarak kullanılması söz konusu. Finansal ve teknolojik maliyeti düşük ve büyük insan grupları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu için terörü yaymanın en eski ve en yaygın yöntemlerinden biridir bu. Örneğin 1980 ve 2001 arasındaki terör saldırılarının yüzde 3ü intihar bombası olmasına rağmen, terörizme bağlı toplam ölümlerin yarısına neden olmuştur. Peki neden kadınlar özellikle intihar bombalamaları için kullanıl(dı)ıyor? Fiziksel bir arama sırasında kadın bedenlerine dokunmaktan kaçınan otorite pozisyonlarındaki erkekler gibi cinsiyet stereotipleri ve buna ek olarak, kadınların kara çarşaflarının altında bombaları ve patlayıcıları daha iyi gizleyebileceğidir. Dahası toplumdaki psikolojik etki olarak erkeklerin tipik olarak terör ajanları olarak görülmesi söylenebilir.

Özetle maddelemek gerekirse çatışma esnasında sadece kadın oldukları, feminen göründükleri için karşılaşılan şiddet: güçler tarafından cinsel taciz- tecavüz, cinsel kullanım maksadıyla takas,  silahli tüm güçlerin kadınları alıkoyması ve sistematik psikolojik ve fiziksel şiddet, toplu tecavüz, zorla gebelik şeklinde sıralanabilir.

Kaçış sırasında kadın olmak

Erkekler zor durumları kullanmayı bekleyen avcılardır.

Mülteci kadınların kaçışları sırasında sınır muhafızları ve haydutları tarafından cinsel saldırıya maruz kaldıkları kendileri tarafında bir çok defa kaydedildi. Öte yandan insan ticareti yapanlar tarafından alıkonuldukları raporlandı.

"Suriye'de kocam savaşta öldü. Savaş bizim mahalleye yaklaşınca çocukları alıp kaçmak zorunda kaldım. Yolda aç susuz devam etmek o kadar zordu ki bizi sınıra taşıyan kaçakçılara para vermek gerekiyordu. Bende para olmadığı için bizi taşıyan iki kişiyle birlikte oldum mecburen." *

Bu cümle 42 yaşında Mersin'de ikamet eden bir mülteci kadına ait. Cinsel bir meta olarak yetiştirilen kadının cinsiyetinin anlamı istismar olarak algılanan bir sistemin çatışma ortamında kendini açıkça ve daha sert bir şekilde gösterdiğinin en net kanıdı.

Son olarak da kaçış anlarındaki antihijyenik ortamla regl dönemlerinde ve/ya da gebe durumunda olan kadınların fiziksel sağlıklarını koruyamamaları da maruz kalınan bir diğer şiddet şeklidir.

Sığınılan ülkede kadın olmak

Hak gaspı insanlık suçudur 

Türkiye'nin 2 milyondan fazla Suriyeliye ev sahipliği yaptığı 2015'li yılların sonuydu. En az 30 bin mülteci kadının Türkiye'de doğum yaptığı kayıtlara geçmişti. Kadınların kürtaj hakları için çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan Women on Waves İstanbul'dan başlayıp Gaziantep, Urfa ve Kilis'e giderek mülteci kadınlarla görüşmeler gerçekleştirdi. Raporlarında 3 senede 3 çocuk doğuran Suriyeli kadınların oldugu daha fazla çocuk yapmak istemeyen bu kadınların çoğunun korunma yöntemlerini bilmedikleri, bilenlerin de erişemedikleri gibi bilgiler yer alıyordu. Fakat en dikkat çekici noktalardan biri de şuydu ki "Suriyeliler Türkiye'de Kürtajı Yasak Biliyor"**

Rapora göre kadınların çoğu Türkiye'de kürtajın tamamen yasak olduğunu sanmakta. Kadınlar Suriyeli doktorlara kürtaj taleplerini dile getirdiklerinde Türkiyeli doktorların bu talepleri doğrudan reddettiğini, kendilerine kürtajın yasal olmadığı konusunda bilgilendirmede bulundurdukları dile getirilmişti. Bu kadınlar çoğu militanların istismarını yaşayıp Türkiye'ye sığınan yani tecavüze uğrayan kadınlardı. Bunun dışında aynı rapor sığınılan ülkede 4 yılda 6 bin tecavüz vakası kaydedildiğine de yer veriyordu. Üstüne bunu da eklediğimizde sadece,

"Her kürtaj Uluderedir"

açıklamasının getirisi olarak hukuken var olan kürtajın fiilen nasıl uygulanmaksızın her gün yüzleştiren bir travma yaşattırıldığı nettir. Bu örnek dışında mülteci kamplarında odun alırken, su taşırken kadınların maruz kaldığı kendi topluluklarına ait erkeklerin de dahil olduğu fiziksel ve cinsel şiddet mevcuttur. Yeni yerleşim yerindeki yetki sahibi kişilerin cinsel saldırıları bu kadınlar için kaçınılmazdır. İşsizliğin ya da ucuz iş gücünün kullanımı olan mültecilerin en zayıf halkası olarak kadınlar 2 kat sorunla karşılaştıkları aşikardır. Mevsimlik işci olarak tarım sektöründe, işçi olarak tekstil atölyelerinde, temizlik, kuaförlük, tezgahtarlık gibi hizmet alanlarında özetle sömürünün en açık halinin yaşandığı iş sahalarında çalışan kadınlar yeni travmalar ile baş etmeye çalışmaktadır. İçlerinde ülkesinde diploma ve meslek sahibi olan kadınların da olduğu bu kadınlar Türkiye'de diplomamalarının onaylanma sürelerinin uzun olması ya da tamamen geçersiz olmaları sebepleriyle sistemin yollara ittiği kadınlardır.

"Kocamla birlikte çalışıyoruz. O bana müşteri buluyor, ben de onlarla kalıyorum. Günlük kiralık daire kiralıyor kocam orada müşterilerle kalıyorum. Eve getirmeyiz çocuklarımıza bulaştırmayız bu lekeyi. 4 çocuğum var; gelen gelir ile onlara ancak bakıyoruz." (39 yaşında İstanbul'da ikamet eden mülteci seks işçisi kadın)*

"Annem hasta biz de 6 kardeşiz. Babam Suriyedeki savaşta öldü. Başımızda kimse olmadan buralara kadar geldik. Ailenin en büyük erkek evladı benim. Kardeşlerime ve anneme bakmam lazım." (24 yaşında Ankara'da ikamet eden mülteci erkek seks işçisi)*

"Kocam beni zorla bu işe soktu, çok ağladım. İstemedim ama bir yandan da evin geliri yoktu. Çocuklar desen aç. Aldığımız yardımlar yetmiyordu. Kocam şimdi benden uzak, başka memlekete gitti. Bir abim var (aracısına abi diyor) o şimdi müşteri buluyor, ben çalışıyorum. Geçinip gidiyoruz." (37 yaşında Hatay'da ikamet eden mülteci seks işçisi kadın)*

Bu 3 kişinin de kaydettirdiği gibi seks işçisi olarak çalışan/çalıştırılan mülteciler hem bedenen hem de hakları olarak korunmayarak bu sektörde de sömürünün en sert haliyle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Bir diğer açıdan evliliğin çare görülmesi söz konusu. Erken yaşta evlilik ile ailelerin (ki karar genelde aile üyesi erkeklerin) sözde kızlarını korumaya, gerçeklikte yeni edindikleri bağları akrabalık ile güçlendirme ve hayatlarını güvence altına alma bahanesiyle ekonomik ihtiyaçları karşılanması gerçekleşmekte. Öte yandan erken yaşta gebelik, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddetin merkezde olduğu çok eşli/'kuma' birliktelikleri de kadınların sığınılan ülkede yaşadıları arasında.

Özetle Türkiye'de bulunan mültecilerin çoğu ayrımcılık, önyargılar, damgalanma deneyimlemektedir. Barınma, sağlık, eğitim hizmetlerine erişememek, istihdamlarının sağlanmaması, adalete gelmeden haklarının bile farkında olmadan yaşamaya mecbur bırakılmaları şiddetin mültecilere karşı en kanıksanmış yüzüdür. Buna cinsel taciz ve tecavüz travmalarını da eklersek mültecilere yönelik toplumsal cinsiyet temelli şiddet 21. yüzyılın en büyük insanlık suçudur. Tüm insanlık için ataerkil sözleşmenin getirisi olan militarize/terörize erkeklikle mücadele yüklü 8 Mart'lara.


*Türkiye'de "Geçici Koruma" Altında Suriyeliler ve Seks İşçiliği-Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği/ Kemal Ördek (2017)

**Suriyeliler, Türkiye’de kürtajı yasak biliyor