21 Eylül 2021

Adana… kendilik… bağımsızlık…

Ulusal Yarışmada ödül alan filmler üzerine jüriye katılmadığım ve katıldığım, söylenebilecek çok şey olabilir. Ancak aynı festivalde başka bir jüri farklı kararlar alabilirdi.

Bu yıl 28’incisi gerçekleşen Adana Altın Koza Film Festivali, festival direktörü sevgili Kadir Beycioğlu’nun vefatı sonrasında da hüzünlü bir festival atmosferi vardı. Kendisiyle festival yönetiminden ayrı kaldığı sürede görüşmüştük ve bana birçok kişinin dile getirmediklerini yazdığım için teşekkür etmişti. Beycioğlu’na ve sinema adına yaptıklarına her daim minnettar olacağız. Ve ben de o zamanlar, küçük de olsa yanında olabildiğim için mutlu hissediyorum.

Festival, geçtiğimiz senelere baktığımda pandeminin de etkisiyle davetli, katılımcı, film, salon sayısı açısından küçülmeye gitmişti. Ancak yine de Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan 10 filmin gösterimleri Adana seyircisinin de yoğun ilgi ve katılımlarıyla gerçekleşti.

Cannes’da ödül alan veya gösterilen Asghar Farhadi, Apichatpong Weerasethakul, Nadav Lapid filmlerinin de yer aldığı iyi bir uluslararası seçki gösterildi.

Ulusal Yarışmada ödül alan filmler üzerine jüriye katılmadığım ve katıldığım, söylenebilecek çok şey olabilir. Ancak aynı festivalde başka bir jüri farklı kararlar alabilirdi. N tane ihtimal olabilir özetle. Filmlerin değer halini de ödüller üzerinden tamamen belirlememek gerekiyor her festivalde olduğu gibi. Ve her ödül töreni sonrası, o öyle olmamalıydı, şu şunu almalıydı, bu kesinlikle doğruydu gibi söylemler oldukça yorucu ve yıpratıcı olabiliyor.

Ve bu nedenlerle Ulusal Yarışmada yer alan benim için önde olan filmlere dair düşüncelerimi paylaşmak isterim:

Zin ve Ali’nin Hikâyesi (Govenda ali û dayka zîn)

Mehmet Ali Konar, Renksiz Rüya’dan sonra çektiği ikinci uzun metraj filmi Zin ve Ali'nin Hikâyesi ile kendi hikâyesini ve de bağımsız ruhunu ortaya koyuyor yine. Filmden çıktığımda senaryosundaki boyutsuzluğu eleştirdim ancak bunun da nedeni büyük ölçüde tam bağımsız ve gerçek bağımsız olmanın, bu coğrafyada kendi sinemasını yapmaya çalışırken karşılaştığı zorluklar. Konar, bağımsız ruhuyla hiçbir destek almadan iyi olan hikâyesini minimal bir sinema diliyle anlatmayı başarıyor. Bundan beş yıl sonra daha iyi biçimlerde bir "Mehmet Ali Konar sineması"ndan bahsediyor olacağız bence.  Filmin özellikle SİYAD 'Cüneyt Cebenoyan' En İyi Film Ödülü ve Yılmaz Güney Ödülü’nün sahibi olması çok yerinde bir karar.

Konar’ın ödül alırken söylediklerini birebir yazmak istiyorum.

“Bir insanın, bir kişiden çok davranış olduğunu eğer bu insani prensibi kabul etmezsek bizim de bambaşka şeylere dönüşeceğimizi, bir insanın ya da toplumun kendi hayatı üzerine söz söyleme hakkının ona ait olduğunu, bunun temel insani bir prensip olduğunu ve bu prensipleri her zaman korumak gerektiği fikriyle yaklaşmıştım daha geniş planda.  Bunun da görülmüş olmasından çok memnunum.”

Diliyorum ki bu coğrafya, bu ülke o “insani prensibi” kabul edenlerin çoğaldığı, kendi hayatı üzerine söz söyleme hakkı olan yönetmenlerin yalnız bırakılmadığı, istedikleri güçte, olanakta filmlerini çekebildikleri bir yer halini alır.

Dermansız

Dermansız, 47 yıl aynı hastanede yaşayan Abdullah Kozan'ın mikro dünyasından insanlık tarihine, günümüz ve insanlık hallerine zorbalıklarına uzanan, müthiş tespitlerle dolu, kurgusu enfes kendisi enfes korkusuz, politik, sivri dilli, mizah dolu bir belgesel olmuş. Yönetmenler Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu korkusuz, yapıbozumcu, her şeyin denenebilir ve yapılabilir olduğu açıklığıyla bir kurgu hareketi oluşturmuşlar adeta. Ben filmin en iyi film alabilecek kadar iyi olduğunu ve Türkiye’de bu ölçekte bir belgesele rastlamadığımızı düşünüyorum. Dermansız’ın alması epey aykırı ve evrensel bir karar olurdu. Ve filmin en iyi kurgu ödülünün de sahibi olmasını dilerdim. Kadir Beycioğlu’na adanan film, Kadir Beycioğlu Jüri Özel Ödülü’nün sahibi oldu.

Tam da bu noktada bu seneki ulusal yarışmanın esas meselesinin; kurmacalarla, belgeselleri aynı yarışmada yarıştırma hatası olduğunu belirtmek istiyorum. Umarım gelecek yıllarda bu ayrıma gidilir.

Sen Ben Lenin

Yönetmen Tufan Taştan'ın Barış Bıçakçı ile beraber yazdığı "Sen, Ben, Lenin" beklentilerimi kesinlikle karşıladı. Mizahı, senaryosu, rejisi, prodüksiyon tasarımı, castı kusursuza yakın. "Dermansız" ile beraber en iyi film ve birçok ödüle adayım idi ama daha önce yazdığım gibi her jüri farklı kararlar alabilir.

Film, Adana seyircisi ödülü aldı. Tufan Taştan, “Bu ödülü filmde hiç göremediğimiz Ahmet Abi adına, bu ülkede ne heykeli ne mezarı olan zorla kaybedilenler adına ve onlar için yıllardır mücadele eden Cumartesi Anneleri adına almaktan onur duyuyorum.” diyerek benim de çok sevdiğim bir konuşma yaptı. Taştan da ilk filminden sonra epey merak uyandıran yönetmenlerden oldu benim için.

Yaramaz Çocuklar

Yönetmen Ahmet Necdet Çupur, 13 yaşındayken evinden (Hatay- Keskincik Köyü) ayrılıp tek başına çalışıp ayakta kalıp birçok zorlukla mücadele etmiş ve Paris’te yaşamaya, film çekmeye başlamış. Ve yıllar sonra evine dönüyor. Ailenin ve evin ne anlama geldiğini tekrar çözmeye, hissetmeye çalışırken; kamerasını ailesinin, evinin ortasına yerleştirip bizi epey doğal bir sürece tanık ediyor. Özellikle kardeşi Zeynep’in bu coğrafyada bir kız çocuğu olarak bildiğimiz ama tekrar gördüğümüz zorlu mücadelesini Zeynep’in bütün olağanlığıyla izliyoruz.  Film, kendisine tam olarak belgesel ya da tam olarak bir kurmaca diyemiyor. Ancak belgesel öğeler ağırlıkta. Bu nedenle en iyi film ödülünü alan Yaramaz Çocuklar da Dermansız ile beraber bu seçkiden ayrı belgesel kategorisinde yarışmalıydı kanısındayım.

Bir Nefes Daha

En iyi yönetmen, en iyi senaryo ve Film-Yön en iyi yönetmen ödüllerini alan film, İstanbul’un tarihi semtlerinden birinde yaşayan madde bağımlılığı yaşayan rapçi Fehmi ve arkadaşlarının bahtlarını dönüştürme çabaları içinde yaşadıkları çıkmazları anlatıyor. Yönetmeni Nisan Dağ’ın temiz bir reji sunduğunu düşünüyorum ancak senaryo benim açımdan şöyle bir sorunla karşı karşıya: Fehmi bu çözümsüzlüğü içinde birbirini tekrarlayan olayların içinde. Bir noktadan sonra bir kısır döngüye dönüşüyor bu durum. Fehmi’ye aşık olan üst-sınıftan Devin karakterinin ise derinine inemiyoruz. Devin, sadece Fehmi’nin gölgesinde kalan boyutsuz ve gizemli bir fona dönüşüyor. Çoğu yerde melodrama kayan ve klişe olan bir aşk ve baht dönüşümü çabası hikayesinin kurulduğu filmin  nefes aldığı güzel ve sıra dışı yerler, filme yerleştirilen animasyonlardı benim açımdan.

Cemil Şov

Cemil Şov, AVM’de güvenlik görevlisi olarak çalışan Cemil karakterinin oyuncu olmak için yaşadığı obsesyonlar ve de tutkuları odağında ilerliyor.  Oyunculuğa olan tutkusu aslında Yeşilçam oyuncusu Turgay Göral’a olan obsesyonu halinde. Ve bu onu filmin başlarında sempati ve empati duyduğumuz bir karakter yaparken, filmin son sekansında ise demonik bir karaktere dönüştürüyor. Filmin ilk yarısını inanılmaz başarılı, devamını ise gereğinden uzun bulduğumu belirteyim. Bu kötücül hal ve fazla uzunluk senaryoya zarar veriyor. Ancak Cemil karakteri ile Scorsese efsanesi The King of Comedy’de Rober De Niro’nun oynadığı Rupert Pupkin ile tutkular, obsesyonlar ve bunlar için göze alınacaklar açısından güçlü bir bağ gördüm. Cemil de Rupert Pupkin gibi başlarda sempati duyduğumuz tutkularından; tehlike arz eden, zarar veren obsesyonlu bir karaktere halini alıyor.

Cemil Şov çok açık bir şekilde yaratıcı ve yenilikçi bir yönetmen olan Barış Sarhan’ı müjdeliyor, yeni çalışmalarını merakla bekliyorum. Filmin kurgusu ve müzikleri özellikle çok başarılı. Cemil’i oynayan ve en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Ozan Çelik harikalar yaratıyor. 

Elazığ’da kısa filmlere başlangıç

Adana’dan hemen önce hiç gitmediğim ve çok merak ettiğim Elazığ’a 1. Harput Kısa Film Festivali için gittim. Elazığ tarihi dokusuyla her zaman merak ettiğim bir şehir olmuştu. Depremi yeni yaşayan bir yer olarak, şehri gezdiğimizde bunun kalıntılarına da tanık olduk. Özellikle depremin yaşandığı Hazar Gölü kıyısındaki Sivrice’de. Festival, Ulusal Deprem ve Afet Temalı Senaryo Yarışma kategorisinde de ödüllerini verdi. Dilerim ki bu iyi senaryolar film olarak da karşımıza çıkacaktır.  Harput Kısa Film Festivali’nin düzenleyen ekibin Kayseri Film Festivali’nin de ekibi olması, organizasyonun bilinçli şekilde yapıldığının kanıtıydı. Umarım ki gelecek yıllarda da sürekliliği olacaktır. Katılan ve ödül alan genç ve yaratıcı sinemacıların isimlerini ileride daha çok duyacağımızı düşünüyorum.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Kör çukurlarda merdivensiz kaldık

Altın Portakal Film Festivali'nin benim için en iyi filmi olan ve Tayfun Pirselimoğlu’na en iyi yönetmen ödüllerini getiren Kerr’de geçen replik gibi: “Herkes, her şeyi biliyor.” Pirselimoğlu, tekinsiz tuhaf ne idüğü belirsiz karakterlerle dolu, suçun ve suçlunun kaybolduğu, tanığın suçlandığı, ürkütücü ve ironik olan Kerr’de muhteşem bir Türkiye alegorisi yaratmış.

Aşk, Büyü vs.; Türkiye, nereye vs?

Kieslowski'yi her izlediğimde, bir erkek yönetmen olarak kadını ve hayatın o nüanslarını nasıl bu kadar iyi anlamış ve anlatmış diye düşünüyorum, tekrar tekrar izlediğim filmlerinde aynı hayranlık sarıyor. Sanırım Aşk, Büyü vs.'yi izledikten sonra da Ümit Ünal için aynı hislerle kuşatıldım

Romantik ve apolitik

Çağnur Öztürk Netflix'te yayınlanan "Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?" filmini yazdı