31 Ocak 2022

Otoriterlik toplumun onayını nasıl alıyor?

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişte, kimileri iktidarda. Sebebi, dünyanın yeni çağın problemlerini çözememesi ve toplumların çözülemeyen sorunların şerrinden kaçıp devletlere sığınması. Yönetimler ise değişimi kavramak yerine halktan aldıkları güçle otoriter siyaset üretiyorlar. Sorunları çözmeye değil, riskleri duvarın ötesinde tutmaya yöneliyorlar. İşte yeni otoriterliği öncekilerden ayıran rıza süreci böyle gerçekleşiyor

İnanması çok zor ama bu hafta ülkede üretim durdu. Üstelik mucize diye gözlerdeki ışıltılarla anlatılan yeni ekonomik programa karşın enerji yetersizliği nedeniyle üretim durdu.

Dünya gazetesinin haberine göre geçen hafta sonu BOTAŞ’ın doğalgaz kısıtlamasını duyurmasının hemen ardından Türkiye Elektrik İletim Anonim Şirketi (TEİAŞ) de sanayiciye elektrik kısıtlaması uygulayabileceğini açıklamıştı. Cumartesi günü uygulamanın ilk adımı sanayi bölgelerinin tek tek TEİAŞ tarafından aranmasıyla atıldı. Sanayiciye yazılı bir belge yollanmazken, 72 saatlik kesintiye uymayacaklar için “cezai müeyyidesi olacak” denildi.

Ülkenin ne halde olduğunu göstermesi bakımından bu olayın bir başka vahim yönü daha var, sorunun yönetim biçimi. Kamuoyuna doyurucu bilgi vermek yerine tercih edilen yöntem telefonla talimat ve tehdit. Yönetim biçiminin ve tarzının ne olduğunu bundan daha iyi gösterecek bir şey var mı? 

Peki böylesine önemli bir olayın muhalefetin de ekranlardaki tartışmalarında hatta sosyal medyanın bile yeterince gündeminde olmaması normal mi sizce?

Sorun yeterli gaz tedariki mi, İran’a Rusya’ya ödeme problemi mi, İran’la yeni fiyatlama problemi mi, stoklama düzeni ve kapasitesi mi, planlama sorunu mu? Derli toplu bir açıklama yapılmadığına göre anlaşılan hepsi birden. Ve anlaşılan bir kez daha yönetilemeyen bir meseleyle karşı karşıyayız.  

Biz neleri konuştuk…

Bu hafta yalnızca sanayi üretimi değil kar nedeniyle hayat da durdu. Özellikle İstanbul’da. Ve biz kar yağışı boyunca merkezi otoritenin kurumlarının mı yerel yönetim kurumlarının mı işini eksik yaptığını tartıştık. Daha ilginci belediye başkanının kar yağarken nerede olduğu, kimle olduğu, ne yediği konusunda haber, haberi yalanlama, yalanlamayı da yalanlama ile çok ama çok meşguldük. 

Bir doğal felaketin ya da ekonomik felaketin yönetiminde uzlaşmalar üretememek, konuşamamak, tartışamamak bile nasıl bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. 

Halbuki Cumhurbaşkanı muhtemelen cuma gününden bildiğini varsaymamız gereken enerji kısıtlamasının nedenleri, sonuçları konusunda kamuoyunu bilgilendirmeyi değil camide Sezen Aksu’yu hedef almayı seçti. 

Ardından da bu kez RTÜK kanalları tek tek arayıp yine sözlü olarak Sezen Aksu’nun şarkısının çalınmaması talimatını buyurmuş.

Kamuda artık yöntem kural koymak değil, sözlü talimatlar ve tehditlerle yönetmek. Talimat ve tehditler de gerçek sorunları yönetmek üzerine değil, keyfi kararlarla yaşamı bir yöne doğru eğip bükmek üzerine. 

Sezen çıkışının amacı farklı

Sezen Aksu’nun bizzat Cumhurbaşkanı’nın sözleriyle hedef alınmasını gerçek sorunları örtmek, gündemi değiştirmek olarak değerlendirmek doğru değil kanımca. Uzun süredir mesele gündemi değiştirmek amacının çok dışında artık. Cumhurbaşkanı o konuşmayı yaparken yüreğinden geçeni söyledi. Yıllar önce bir heykele ucube derken de Tophane’de sanat galerilerine saldırılırken söyledikleriyle de samimi fikrini ortaya koyuyordu, şimdi de. Öncelik artık ekonomi değil; tüm unsurları, değerleri, pratikleriyle bir hayat tarzı ile mücadele. 

Cumhurbaşkanı disiplinli bir toplum, disiplinli bir ekonomi, disiplinli bir hayat arzuluyor. Denge denetleme mekanizmaları, güçler ayrılığı kalmamış, aksine tümü tek elde toplanmış bir sistem, kendi toplum ve hayat tahayyülünü dayatıyor. 

Devlet eski bildik kodlarına tek tip yurttaş, tek tipli toplum kodlarına geri döndü. Bu iktidarla değişen önceki dönemin makbul vatandaşı, tek tipi Sünni, Türk, seküler iken şimdi Sünni, Türk, dindar ve elbette milliyetçi. Cumhurbaşkanı da siyasi iktidarın tüm ortakları ve kadroları da Batı karşıtlığında, tüm dünyanın Türkiye’nin karşısında olduğunda, her türlü kültürel farklılığın, siyasi muhalefetin denetim altında tutulması konusunda mutabıklar.

Aynı kadrolar kar felaketinde de orman yangınlarında da sel felaketlerinde de bu denli açık ayrımcılıktan kaçınmıyorlar. Çünkü yapmak istiyorlar, yapabiliyorlar, hatta tersini yapmaları yasak.

Daha önemlisi de iktidar ve devlet tüm organları ve kadrolarıyla olağanüstü bir dönemden geçildiğine inanıyor. Her gün güçlenerek süren küresel siyasal ve ekonomik egemenlik bölüşüm kavgasının Türkiye’yi hedef aldığı düşünülüyor. Bu olağanüstü dönem nedeniyle de her türlü toplumsal ve siyasal muhalefetin küresel bölüşüm kavgasının manipülasyonu olacağı paranoyasından bakılıyor. 

Olağanüstü koşullar bahanesi bu topraklarda devletin ve iktidarların hep kullandığı bir gerekçe oldu. Çünkü bu gerekçeye sığınılarak hep devletin yeniden yapılanması ve hatta günlük, küçük düzeltmeler bile ertelendi.

Politik bir amaca döndü

Olağanüstü koşullar gerekçesi ve devletin, iktidarların körüklediği korkular beraberce bir başka amaç için kullanıldı asıl. Toplumun olağanüstü yöntemlere razı edilmesinin politik aracı oldu bu durum. 

Örneğin Kürt meselesi. Meseleyi şöyle de tanımlamak mümkün. Kürt meselesi, Türklerin kendi haklarından vazgeçmeye razı edildiklerinin toplamıdır bir bakıma. Kürt meselesinin yarattığı olağanüstü koşullar ve tedbirler gerekçesiyle, bölünme paranoyası da kullanılarak Türkler ve tüm bir toplum nelere razı edildi? Yönetime katılma hakkından, devletin demokratikleşmesi talebinden, insan hak ve özgürlüklerinden, düşünme ve ifade özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçmeye mecbur kaldı toplum.       

Önümüzdeki seçim süreci bugünkü güçler ayrılığı kalmamış, yerel yönetimlerin bile her gün daha çok merkeze bağlı hale getirildiği sistemin daha da güçlenerek, katılaşarak devamı için toplumsal rızayı üretme süreci. Bu nedenle önümüzdeki soru, bu söylemler ve politikalar gerçek felaketlere, can derdine, geçim derdine karşın toplumsal rızayı üretmeye yeter mi? 

İnsanlık tarım ve sanayi toplumundan sonra şimdi de bilgi toplumuna geçiyor. Teknolojik devrim küreselleşmeyi ve bilgi toplumuna geçişi tetikledi. İki süreç birbirini etkileyerek ve çoğaltarak çağ değişimini zorluyor. Ulus-devletler ve siyasi yapılar değişimin öncüsü, düzenleyicisi olmak yerine eskinin yeni yöntemlerle sürdürülmesi eğilimine girdi. Küreselleşme ve bilgi toplumuna geçiş sürecinin ürettiği yeni sorunlar geleneksel siyasi ve toplumsal sorunlarla birleşti. Yeni sorunlar giderek devletler arası geleneksel egemenlik ve çıkar çatışmalarıyla birbirini besledi. Toplumlar ve bireyler bu karmaşık sorunlar yumağının çözümü için yeniden ulus-devletlere döndüler.

Gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda değişimin gereklerini yerine getirme arzusu ile değişime direnmek, değişimin risklerinden kaçınmak arzusu siyaseti belirler hale geldi. Değişimin hayatın her alanını kapsaması, değişime dair küresel ve ulusal ütopyaların olmaması felaket söylemlerini, korkuları besledi. Hemen her ülkede şovenlik, lümpenlik, fanatiklik, ayrımcılık temelli siyasi hareketler güçlenmeye başladı. 11 Eylül terör saldırıları ve ardından Batı’nın seçtiği güvenlik ve savaş politikaları büyük zihni kırılmalar üretti. Yeni küresel bölüşüm kavgasına Batı’da İslamofobi, Müslüman coğrafyada Batı karşıtlığına dayalı popülist hareketler birbirini besledi. Toplumların farklı demokratikleşme seviyelerine karşın son yıllarda yapılan neredeyse tüm seçimlerde şoven, popülist, otoriter eğilimlere yaslanan siyasi partiler ve liderler kazandı. İnsanlığın elindeki en eski ve en gelişmiş kurum olarak ulus-devletler, şoven, popülist, otoriter iktidarların eliyle yeniden inşa edilmeye başladı.

Bu zihniyetle yürümez

Bu dönem küresel ara buzul dönem. “Buzul” çünkü bilgi toplumu ve hayat, şoven ve otoriter iktidarlar eliyle ulus-devletlerin yeniden inşası hedefleniyor. “Ara” çünkü bilgi toplumu ve hayatın geldiği evre ve ritim bu zihniyetlerle yönetilemez, yönlendirilemez.

Neredeyse tüm Batı ülkelerinde otoriterliğe yatkın liderler ve partiler yükselişe geçti, kimileri iktidarda. Bunun sebebi, yeni çağın siyasal örgütlenme problemlerini de toplumsal ve küresel problemlerini de çözememiş olması. Bu çözümsüzlük kaygıları, korkuları besliyor, insanları lümpenleştiriyor ve fanatikleştiriyor. Hem dünyada hem Türkiye’de insanlar çözemedikleri tüm meselelerin şerrinden devlete sığınma eğilimindeler. Demokratikleşme yolundaki her adım korkuyla ve otoriter eğilimlere kapılmayla karşılık buluyor. Bu korku insanların devlete sarılmalarına, o sarılış da ulus-devletlerin güçlenmesine neden oluyor. 

Yükselişin nedeni

O güçle ulus-devletler değişimi kavramak ve yönetmek yerine durdurmayı hedefleyen otoriter siyasetler üretiyorlar. Gücü savunan devletçi politikalarla sorunları çözmeyi değil, riskleri duvarların ötesinde tutacak çareler arıyorlar. Bu nedenle tam da hayattan, değişimden duyulan korkuyla üretilen ötekilerden, öcülerden korunmayı, onları mümkünse yok etmeyi hedefleyen siyasi söylemler ve liderler yükseliyor. Bu yeni otoriterleşmeyi öncekilerden ayıran rıza üretme süreci işte böyle yaşanıyor. 

Toplumun büyük bir kesimi, Türkiye’de son 10 yılda yapılan seçimlerde kimliklerinden, kutuplaşmanın ürettiği zihni ve ruhi ambargolardan oy verdi ama sonuçta da görüldüğü kadarıyla yarısı, iktidarın otoriterleşme eğilimini bir bakıma onaylamış oldu. Denklemin diğer yarısında kalanlar, yani değişimi yakalamak isteyen, meseleleri temkinle ele alan kalabalıklar ise bu eğilime rıza göstermedikleri için ötekileştirilmeye, şiddet politikalarıyla baskı altına alınmaya çalışılıyor.

Gündelik hayatın karmaşıklaşması ve ritminin hızlanması, metropollerde tanış olunmayan kalabalıklarla yan yana yaşama zorunluluğu hem davranışlarımızı hem de zihin haritalarımızı değiştiriyor. Bu karmaşada yarın ne olacağını, neyle karşılaşacağımızı eskisi kadar kestiremiyor, bilemiyoruz. Bu nedenle sürekli endişeliyiz, hatta korkuyor, paranoyalara kapılıyoruz. Ayrıca kendimizi güvende hissetmeye, güvenli alanlar yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Herkesin birbirinden ve gelecekten korktuğu böylesi bir müşterek duygu durumu, sorunları kolay yoldan, izledikleri güvenlikçi politikalarla erteleme, öteleme yolunu seçen ulus-devletler için bulunmaz fırsat.

Yaşanan karmaşanın hepimizin gücünün ötesinde, bizi aşan bir nedeni olduğu anlatısına dayanıyor iktidar. Gözle görülemeyen, koklanmayan, dokunulamayan virüs yerine bir dış düşman koyuyor. Onun yanına bir de iç düşman yerleştiriveriyor. İktidarın popülist söylemi korkuyu, endişeyi yarattığı bu belirsiz düşmanlar üzerinden cisimleştiriyor adeta. Değişim zorunluluğunu üreten tüm dinamikleri, yeni düşmanların ya da düşmanlaştırılmış muhaliflerin komploları olarak konumluyor. Özgürlük taleplerinin, farklılıkların, yeni ihtiyaçların düzenin bozulmasına yönelik birer saldırı olduğu fikrini yaygınlaştırıyor.

Popülist hareketler doğrudan ve aleni olarak özgürlük taleplerine karşı çıkmıyorlar belki ama özgürlük ve farklılık taleplerinin düzeni, istikrarı bozan ve kaosa neden olan talepler olduğu algısını oluşturmaya ya da beslemeye çalışıyorlar. İnsanlığın içine düştüğü kaostan toplumu korumak için gerekenin evrensel hukuku gözeten düzenlemeler yerine, hukuku hırpalamak pahasına devleti güçlendirmek gerektiğini ima ediyorlar. Türkiye’de de güçlü devletin sembolü olarak asker, polis, askeri teknoloji, güçlü toplumun sembolü olarak da milliyetçilik ve din bu temel üzerinde yükseliyor. 

Mağdurlar oyalanıyor

İktidar yeni küresel bölüşüm kavgasını kendi iktidarının devamı için risk ve fırsatlar üzerinden değerlendirirken, topluma karşı ülkenin birlik, beraberlik, yerlilik, millilik üzerinden konumlandırıyor. Kalıcılaşan yoksulluk ve adaletsizlikten mağdur olan kalabalıkları, yarattığı ötekiler ve düşmanlarla oyalıyor. Böylece olabilecek hemen tüm idari yetkileri kendisinde toplamasına rağmen, çağın yarattığı sorunları çözmekte ne kadar yetersiz kaldığını da gözlerden uzak tutmayı hedefliyor. 

Öte yandan da toplumun yaşadığı bir gerçeklik var. Ülke üşüyor, sofralarda yiyecek eksiliyor, ülke hayatına dair korku ve endişe hanenin içinde yaşanıyor artık. Ülkenin gençleri umutsuzluk girdabından kurtulmak için kaçacak yer arıyor. Can derdi ve geçim derdi yoğunlaştıkça soyut, popülist iktidar anlatısının harareti anlamını kaybediyor. Hele büyük vaatlerle ambalajlanmış başkanlık sisteminin ürettiği yeni sorunları yaşadıkça artık değişimden ürküntü yerine, değişim arzusu yükseliyor. 

Önümüzdeki seçim süreci popülist anlatının hâlâ ve yeniden toplumun yarısının oyunu almaya yetip yetmeyeceğini gösterecek. Muhalefet bu popülist anlatı ve siyaseti yalnızca iktidara karşıdan bir yerden ama yeni bir popülist söylemle mi karşılayacak yoksa toplumun önüne yeni iddia ve ortak ufuk mu koyacak? Toplumsal muhalefetin aktörleri, partileri toplumsal rızayı korku anlatılarıyla mı umut ve gelecek anlatılarıyla mı arayacak?


Bekir Ağırdır'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı

Yazarın Diğer Yazıları

AK Parti’nin geleceği, Türkiye’nin geleceği

Seçimi kaybederse AK Parti ve Erdoğan ne yapar? Nasıl bir muhalefet stratejisi izler? İyimser varsayım, AK Parti’nin mevcut yetkileri yeni cumhurbaşkanının kullanmasını istemeyeceği ve anayasal değişikliğe destek vereceği yönünde...

Son düzlükte gidişi gençler belirleyecek

Önümüzdeki seçimlerde kabaca 6.5 milyona yakın genç seçmen ilk kez oy kullanacak. Yaklaşık 62 milyonu aşkın yurt içi seçmenin 20 milyonu 30 yaş altı seçmenlerden oluşacak. Yarısı ya kararsız ya da oy kullanmayacağını söylüyor

2023 seçimleri yalnızca Türkiye’nin seçimi olmayacak

Popülist ve otoriter bir iktidarı kaos ve kargaşa yaratmadan değiştirerek yeniyi inşa etmenin, toplumsal rıza ve büyük uzlaşmayla mümkün olduğunu dünyaya göstermek gerek. 2023 seçimleri bu açıdan Türkiye’ye tarihi bir fırsat veriyor