Gündem

Gazeteci Tolga Şardan: Kamuoyunun haber alma hakkı engelleniyor; gazeteci sisteme muhaliftir, aksi durumda yapılan yayımcılıktır

26 Kasım 2023 09:38

Gazeteci, T24 yazarı Tolga Şardan, “Siyasi iktidarı destekleyen veya desteklemeyen gazeteci” diye bir sınırlama olmaz kanımca. Çünkü bir gazeteci –kendi yaşam görüşü içinde olsa bile– sisteme muhaliftir. Aksi durumda, gazetecilikten ziyade sıradan yayımcılıktır yapılan." dedi. Şardan, gazeteciliğe yapılan müdahale nedeniyle kamuoyunun haber alma hakkının engellendiğini ifade etti. 

"MİT'in Cumhurbaşkanlığına sunduğu 'yargı raporu'nda neler var?" başlıklı yazısı gerekçe gösterilerek tutuklanan ve serbest bırakılan Tolga Şardan BirGün'den Esat Aydın'a konuştu.

Şardan'a yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle: 

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki endişeler göz önüne alındığında, Türk yargı sisteminin üzerinde siyasi aktörlerin etkisine dair çerçeveniz ne olurdu? Siyaset kurumu, yargı ve medya arasında güncel durum ve geçmişten gelen ilişkilerini nasıl değerlendirirsiniz?

Sağlam bir yargı sisteminin, demokratik ülkelerin vazgeçilmezi olduğunu söylemekle başlamak gerekir. Ve çok klasik bir cümle olmakla birlikte yargı, yasama ve yürütmenin denetleyicisi konumundadır. Türkiye Cumhuriyeti de kuruluşundan itibaren bu üç erk üzerine inşa edilmiştir. Bu erkler, birbirini tamamlamakla ve teoride eşit olduklarını ifade etmekle birlikte, uygulamada yargı erki her zaman diğer ikisinden bir adım önde olmuştur. Kaldı ki; yasaların ve kuralların tam anlamıyla herkese eşit biçimde uygulandığı yönetimlerde, yasama ve yürütme erklerinin yargı erkinden çekinmesine veya etkilenmesine gerek yoktur. Bu yaklaşımda yargı erki ne kadar güçlü olursa, yönetimin demokratikleşmesine o kadar önemli katkıyı verir ve demokratik yapı güçlü olur. Yargı, kanun koyucuyu değil tam tersine yasalardan ve kurallardan eşit faydalanmayı bekleyen birey ya da toplumun haklarının koruyucusu haline evrilir.

Türkiye ölçeğinde ise, sürecin daha farklı yürüdüğünü söylemek yanlış olmaz. Özellikle çok partili yaşama geçilmesiyle birlikte, gerek sivil yargı sistemi gerekse askeri yargı dönemlerinde yasama ve yürütmenin, yargı erkinden fazlasıyla etkilendiğini ve böylelikle de demokratik bir yönetim yapısının tam anlamıyla kurulamadığını söylemek yanlış olmaz kanaatimce.

Tabii burada aslolan sivil yönetimlerin, kendilerini denetlemekle görevli yargı erki üzerinde demokratikleşmeyi engelleyici yaklaşımlarının bulunduğunu söylemeden geçemeyiz.
Bu coğrafyada yine çok partili hayata geçişten itibaren günümüze kadar ulaşan iktidarların yürüttükleri siyasi ve idari faaliyetlerinde, mevcut yasalar ve kurallara tam anlamıyla uyum sağlayarak ülke idaresini gerçekleştirdiklerini söyleyemeyiz. Bu çerçevede, her ne kadar yargı erki, yönetimi denetleme ve hatadan döndürme gibi görevleri bulunsa da saha pratiğinde her zaman siyasetin gölgesinde kaldı. Kimi zaman siyasi iktidara karşı yoğun muhalefet görevinde gözükse de çoğunlukla siyasi iktidarın tercihlerine göre şekillendi. Böylece “yargı bağımsızdır” cümlesi de maalesef sözde kaldı çoğunlukla.

Bu oluşan tablonun ana ekseninde yer alan dördüncü erk ise eskinin değimiyle basın ya da günümüz tanımlamasıyla medyadır. Medyayı da küreselleşen dünya düzeninde ülke yönetimlerinin uzantısı olarak görmek ya da tanımlamak yaşamın olağan akışı içinde yer almaktadır. Oysa, basın yani medya tıpkı yargı erki gibi yönetimi diğer deyişle siyasi iktidarı kamu adına denetlemekle görevlidir. Fakat yine bugüne geldiğimizde tıpkı yargı erki gibi bağımsız olması gereken medya sektörünün de sadece Türkiye’de değil, demokratik gelişim sağlayan ülkelerde de –ülkenin sosyolojik profiline bağlı olarak– kademeli biçimde siyasi iradenin etkisi altına girdiğini görüyoruz ne yazık ki.

Günümüzde siyaset kurumu, medya kurumları sahip, yönetici ve çalışanlarına yönelik kimi zaman ağır yaptırımlar uygulamakta. Bunun pek çok örneğini zaman içinde yaşadık. AKP’den önce örneğin 12 Eylül’den sonra tek başına iktidara gelen ANAP döneminde de şimdilerde olduğu kadar olmasa da yine yargının medya üzerinde ağırlığı vardı. Dönemin yönetimi, gerek kendisinin yönetimsel hatalarının karşılığı olan yargı kararları gerekse medyanın aleyhteki yaklaşımlarına karşı yargı şekillendirmek istedi. Bunda kısmen de başarılı oldu. Koalisyonla yönetim dönemlerinde nispeten daha ortalama bir iklim vardı. AKP döneminde hele ki son yıllarda yargının iktidar eliyle şekillendirilmesi hız kazandı. Ve iktidar bu şekillendirmenin sonucunu da günümüzdeki yargı kararlarında görüleceği üzere almakta.

Söylediğiniz bağlamda 1990’lar ve bugünü de içine alacak şekilde siyasi yapılar, suç örgütleri ve medya arasındaki ilişki, demokratik kuralların işleyişini nasıl etkiledi ve bu etki toplumsal adaleti nasıl tehdit ediyor bugün?

Kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de sadece 1990’lar ve sonrası değil, öncesinde de kimi siyasi kimlikler, o dönem mafya olarak tanımlanan ünlü suç örgütü liderleriyle irtibat kurmakta sakınca görmemiştir. Bunun asıl gerekçelerinden birisi toplum içinde güç kazanmak olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, özellikle küçük yerleşim bölgelerinde, suç örgütleriyle bağlantılı olarak siyasi hareket içinde olanlar, hedef kitlesi üzerinde baskı kurmak için destek sağlamaya çalışmakta. Siyasetin finansmanını da göz ardı etmemek gerekir bu arada.

Siyasetin hele ki; kimi siyasetçilerin suç örgütleri veya liderlerine yönelik olumlu ve destekleyici yaklaşımları; suç örgütlerinin, faaliyetlerinin hedefindeki kişi/kişiler ya da kitleler üzerinde baskı oluşturmasının temelini oluşturmakta. 1990’lardan sonra Türkiye’de bunun örnekleri daha çok görülmüştür.

Kimi zaman medyanın da desteğini alan böylesi yaklaşımlar; bazen siyasetin finansmanının sağlanması, bazen siyasilerin hedef kitlelere karşı olan güç gösterisinin inşasında, bazen devletin halkın belli kesimleri üzerinde baskı oluşturmasında, bazen de siyasetin desteğini alan suç örgütü lider veya liderlerinin deyim yerindeyse palazlanarak etki alanlarını büyütmelerine zemin hazırlamıştır.

Aynı zamanda, palazlanarak toplum nezdinde daha fazla ve geniş karşılık bulan suç örgütleri yöneticileri çoğunlukla siyaset ve medyanın da desteğiyle, demokratik kurallar içinde çözülmesi gereken sorunların çözümünü sağlamakta. Yeraltı dünyasının diliyle “racon keserek” aslında kamu kurumlarının çözmesi gereken sorunları çözerek her defasında güçlerini pekiştirmekte. Biraz daha etki alanlarında demokratik yapılara karşı güç sahibi olmakta.

Bilakis medyanın yaşananlara sempatik bakmasının da gelinen bu noktada günahı çoktur. Kimi medya yöneticilerinin de suç örgütleri lideri konumundaki isimlerle doğrudan ya da dolaylı bağlantı olmaları mafyanın yani suç örgütlerinin yasadışı faaliyetlerinin olağan hale dönüşmesinde etkisi olmakta. 

Suç örgütleri, siyaset, devlet yönetimi ve medyadan aldıkları destekle zaman içinde ne yazık ki kendilerini yargı erki yerine koymaktadır. Süreç, ülkede yasal olarak faaliyet yürüten adalet mekanizmasını etkisiz hale getirmekte ve zaman içinde erozyona uğramasına sebep olmakta.

Türkiye'deki siyasi atmosferde gazetecilere yönelik baskı ve tehdit ve tutuklamalardan en son nasibini alanlardan birisiniz. Kendi sürecinizi de değerlendirerek, baskının iktidar eliyle yargı sistemi üzerinden işletilmesinin mesleğe etkisi ve yarattığı sonuçlar konusunda nasıl bir analiz yapılabilirsiniz? Bu durum, ülkedeki yargının tarafsızlığı ve gazetecilerin ifade özgürlüğü ile yurttaşın habere erişimini nasıl etkiliyor?

Hangi siyasi ideoloji içinde olursa olsun, siyasetin, yargı erkini ifade özgürlüğünün önünde kontrol/denetim mekanizması biçiminde kullanması, kabul edilebilir bir yaklaşım değil. Tarafsız olması beklenen yargının, siyasetin işaret ettiği istikamette hareket etmesi, demokrasinin işlemesini de doğrudan etkileyen unsur şeklinde karşımıza çıkıyor çoğunlukla.

Aynı zamanda yürürlükteki yasalarla bağlayıcılığı olan halkın, kamuoyunun haber alma hakkını da derinden etkilemekte. Gün geçmiyor ki, halka haber vermek amacıyla görev yapan gazeteciler adliye koridorlarında görülmesin.

Bu tabloyu sadece gözaltına alınma veya tutuklanma olarak düşünmemek lazım. Haklarında adli soruşturma başlatılması süreçlerini de göz önünde bulundurmak lazım. Mesela ben, yazdığım bir yazı nedeniyle, bana isnat edilen suç iddiası karşılığında ilgili yasa hükmünde bulunmamasına rağmen tutuklandım. Sadece bu soruşturma değil elbette. Hakkımda halen 10 dolayında adli soruşturma yürütülüyor. Buna rağmen, çalışmaya devam ediyorum. Benim gibi olan meslektaşlarım da yine çalışmaya yani gazetecilik yapmaya devam ediyor. Bu durum aynı zamanda yurttaşın yani okurun gerçek habere erişmesini de doğrudan etkiliyor doğal olarak.

"WhatsApp gazeteciliği"

Yargı erkinin sınırsız baskısı altında kalan gazetecilerin, haber üretimlerini iktidarın hoşuna gidecek konularla sınırlamak zorunda bırakılmakta. Kamuoyunun haber alma hakkı engellenmekte.

Bu yaşananların mesleğe olumlu katkısı olduğunu söyleyemeyiz maalesef. Bir dönemin gözde mesleği gazetecilik, genç kuşak içinde değer kaybına uğradığı gibi aynı zamanda tercih edilmeyen meslekler arasında yerini alıyor. Ve üzülerek belirtmek gerekir ki, hızla da üst sıralara yükseliyor. Gazetecilik yapmak zorunda kalan genç kuşak ise, özel haber üretme metotlarını bir yana bırakıp özellikle akıllı telefonlardaki iletişim uygulamalarını kullanarak “aynı haberi üreten bir grup gazeteci” konumuna düşmekte. Ben buna WhatsApp gazeteciliği adını verdim. Oluşturulan haberleşme grupları üzerinden yapılan bilgilendirmeler ışığında özgün haber üretimi ortadan kalktı bir süredir.

Bugünün Türkiye’sinde gazetecilik faaliyetlerinin toplumsal bellek ve bilgiye erişim üzerindeki etkilerini nasıl bir çerçeveye oturtmak mümkün sizce? İktidar ve ilintili unsurların gazeteciliğe müdahalesi demokratik toplumun hafıza mekanizmasını nasıl etkiliyor, bilgiye erişim hakkını nasıl sınırlıyor?

Günümüzde gazetecilik iktidarı destekleyenler ve destekleyenler dışında kalanlar olarak ikiye ayrılmış durumda bilindiği üzere. “İktidarı destekleyenler dışında kalanlar” tanımıyla “muhalif gazeteci” konumundan ziyade doğru bilginin okura sunulmasını kastettim. Şunun altını çizmek lazım; “siyasi iktidarı destekleyen veya desteklemeyen gazeteci” diye bir sınırlama olmaz kanımca. Çünkü bir gazeteci –kendi yaşam görüşü içinde olsa bile– sisteme muhaliftir. Bu durum gazetecinin doğasında vardır. Kaldı ki, gazeteci zaten kamu adına sistemi denetleyendir. Bu denetleme sürecinde bireyin ya da toplumun hakkını savunmak asıl görevdir. Gazeteci aynı zamanda araştırıcı ve yaşananları sorgulayıcıdır. Bir bakıma şüphecidir aynı zamanda. Aksi durumda, gazetecilikten ziyade sıradan yayımcılıktır yapılan. Sözünü ettiğiniz gibi iktidar ve ilintili unsurların gazeteciliğe müdahalesi, öncelikle okurun doğru haber alma hakkına müdahaledir. Okura karşı gösterilmesi gereken saygının yitirilmesidir. Dahası, çok sıradan biçimlerde kullanılan erişimin engellenmesi meselesi, iktidarın veya güç sahibinin, basının üzerindeki etkili silahlardan birisi ne yazık ki. Mahkemelerin verdiği erişimin engellenmesi kararları, toplumsal belleğin oluşmasını da doğrudan etkilemekte. Şeffaflık içinde olayların, yaşananların tartışılmasının engellenmesi, demokratikleşmeyi de olumsuz etkiliyor."

Röportajın tamamını okumak için tıklayın