Kültür-Sanat

Fotoğraf tarihi uzmanı Gülderen Bölük: Fotoğraf alanında Cumhuriyet dönemi birikimi Osmanlı'dan çok daha kötü durumda

"Aslıda fotoğraf tarihine en büyük katkı sağlayanlar, koleksiyoncular. En başta, saklayıp biriktirdikleri için"

19 Mart 2022 08:32

GÜLİZ VURAL

Türkiye’nin önde gelen fotoğraf tarihi uzmanlarından ve en büyük fotoğraf koleksiyonerlerinden Gülderen Bölük, Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (TFSF) 2021 ödülüne layık görüldü. Bu vesileyle konuştuğumuz Bölük, Harf Devrimi’nden sonra fotoğraf adına çok fazla üretim yapılamadığının altını çiziyor: “Latin Alfabesine geçtikten sonra büyük oranda geçmişle bağımız koptu. Yani fotoğraf alanında çalışanlar bu alfabeyi bilmiyorsa belgelere ulaşması, dönemin kitaplarını ve basınını takip etmesi mümkün değil. Çoğu da bilmiyor zaten. Öte yandan Harf Devrimi’nden sonra da fotoğraf adına çok fazla şey üretilmediğini görüyoruz. Hatta neredeyse Cumhuriyet Dönemi birikimi, Osmanlı Dönemi’nden çok daha kötü durumda!

- Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun 2021 yılı için ödüle layık gördüğü fotoğrafçılardan biri de siz oldunuz. Hangi çalışmalarınızdan ötürü bu ödüle layık görüldünüz?

Genel olarak söyleyecek olursam, yaptığım araştırmalar ve fotoğraf tarihine sunduğum katkılar üzerine bu karar alınmış. Yani, çeşitli dergilerde yayımlanan makalelerimden, kitaplarımdan, Açık Radyo’da “Foto Müze” programında hazırlayıp sunduğum içeriklerden dolayı bu ödüle layık görüldüm.

- Türk fotoğraf tarihi konusunda uzman insan sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Neden?

Birçok sebebi var tabii. Birincisi, harf devrimi. Fotoğrafın icadından bugüne geçen zamanın yarısında Arap harfleri kullanıldı. Latin Alfabesine geçtikten sonra büyük oranda geçmişle bağımız koptu. Yani fotoğraf alanında çalışanlar bu alfabeyi bilmiyorsa belgelere ulaşması, dönemin kitaplarını ve basınını takip etmesi mümkün değil. Çoğu da bilmiyor zaten. Tarihçilerin de fotoğraf alanında uzmanlaşmasını beklemek iyimserlik olur.

Öte yandan Harf Devrimi’nden sonra da fotoğraf adına çok fazla şey üretilmediğini görüyoruz. Hatta neredeyse Cumhuriyet Dönemi, Osmanlı Dönemi’nden daha kötü durumda. En azından eski belgeler saklanmış, orada duruyor. Osmanlıca için bir çözüm üretebilirsen arşivlerden bir tarih çıkarabiliyorsun. Oysa Cumhuriyet dönemi belgeleri ve kitap çalışmaları içler acısı durumda. Tabii fotoğraf alanı için konuşuyorum.

Bir başka noktadan bakarsak da yapılan az sayıdaki çalışmanın, yeterince talep gördüğünü söylemek zor.

Aslında fotoğraf tarihine en büyük katkı sağlayanlar, koleksiyoncular. En başta, saklayıp biriktirdikleri için. İkinci olarak da bu birikimlerini makale, kitap gibi kalıcı çalışmalara döndürdükleri için. Türkiye’de bu alanda yapılmış hemen hemen tüm çalışmalar; büyük bir zaman, emek ve para harcayan, buna rağmen neredeyse hiçbir maddi karşılık almayan, seve isteye iş üreten bu koleksiyonerler sayesindedir.


- “Fotoğraf toplamak, dünyayı biriktirmektir!” diyor Susan Sontag. Sizin için de böyle mi?

Aslında sadece benim için değil herkes için, tüm dünya için böyle. Bizde kıymeti çok bilinmese de gelişmiş ülkelerin görsel hafızaya her zaman önem verdiğini görüyoruz. Daha ortada fotoğraf yokken bile çizim yoluyla her şeyi kayıt altına aldılar. Sadece kendi ülkelerini de değil, belki de daha fazla, kendi dışlarındaki dünyanın görsel hafızasını oluşturdular. Kaldı ki fotoğraf sahneye çıkar çıkmaz, bu alandaki en güçlü araçlardan biri olmuştur.

- Yaptığınız çalışmalarda, ödül törenindeki konuşmanızda da olduğu gibi çok sık bellekten söz ediyorsunuz. Nedir bellek ve neden bu kadar önemli sizce?


İster kişisel bellekten söz etmiş olalım ister toplumsal; bellek dediğimiz şey, aslında bizim yarınımız. “Geçmişi silinenin yarını olamaz!” diyor ünlü beyin cerrahımız Türker Kılıç. Bu öyle doğru ki! Bir alzheimer hastasının gelecek için plan yaptığını göremeyiz. Bizi yarına, geçmişimiz, biriktirdiklerimiz ve üst üste koyduklarımız taşır.

Yine bellek ve hafızayla ilgili Churchill’in güzel bir deyişi vardır: “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz.” Ben de bir fotoğrafçı ve fotoğraf tarihçisi olarak “kişisel bellek, toplumsal hafıza, arşiv, koleksiyon” gibi kelimelerin üzerinde çok duruyorum.


Bir de minör tarihi çok önemsiyorum. Ve aslında hafızaya en çok hizmet eden şeyin; ailelerin, kıyıda köşede kalmış şeylerin, gözden kolayca kaçabilecek detayların olduğunu düşünüyorum. Diğer bir yanıyla, saydığım tüm bu şeyler aynı zamanda bilgiyi çoğaltan şeyler. Çoğaltıyor çünkü bazen resmi tarihi ve büyük söylemleri destekleyerek katkı sağlıyor.

Bazen de onlara bir soru işareti koyarak yeni araştırmalar için zorluyor. Bunlar beni çok heyecanlandırıyor. Bu heyecanın verdiği enerjiyle bir fotoğraf tarihçisi olarak ben de geçmişte dolaşıp geleceğe çengel atıyorum. Tıpkı snapslar gibi köprüler oluşturmaya ve var olanları da güçlendirmeye çalışıyorum. Çünkü herkesin bildiği gibi snapsların, yani nöronlar arasındaki bu bağların ömrü de hafızanın süresi kadar.

- Aynı zamanda Türkiye’nin en önemli fotoğraf koleksiyonerlerinden birisiniz. Koleksiyonların belleğe katkısı nedir?


Bu çok yerinde bir soru. Her neyin koleksiyonu yapılırsa yapılsın, istisnasız hepsi önemli bir bellek koyar ortaya. Yine de bir fotoğraf koleksiyoncusu olarak fotoğrafların diğer koleksiyonlardan biraz daha üstün bir yanı olduğunu söylemeliyim. Fotoğraf aynı zamanda belge değeri de taşır.
Dolayısıyla biriktirdikleri ne olursa olsun, tüm dünya koleksiyonerlere her zaman borçlu kalır.

- O zaman, “Koleksiyonla tarih arasında sıkı bir bağ vardır” diyebilir miyiz?


Kesinlikle diyebiliriz. Hatta bağın da ötesinde, koleksiyonlar tarihin bir parçası zaten. Bir örnek vereyim... Mesela, George Costakis adında, Rusya’da, Yunan Elçiliği’nde şoförlük yapan bir kişiden söz edeyim.

Costakis şoför olduğu için, işi gereği de sık sık yabancı diplomatları; eskici, antikacı, gümüşçü gibi yerlere götürüyor. Bu geziler sırasında bir gün bir avangart sanatçının resmine rastlıyor ve alıyor. Bu resim Stalin’in dayattığı “Sosyalist Gerçekçilik” dışında üretilmiş işlerden... Yani bu resimlerin yapıldığı dönemlerde bu avangart sanatçılar da, eserleri de yasaklı. 1932 yılında bu işleri nedeniyle rejim düşmanı ilan edilmiş, müzelerden eserleri kaldırılmış sanatçılar bunlar... Ki bir kısmı da cezalandırılıyor zaten. İşte, George Costakis, 2. Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarında, herkes karnını doyurmaya çalışırken, elindeki sayılı miktardaki parasını bu sanatçıların eserlerine yatırıyor. Tek tek iz sürerek oldukça da zengin bir koleksiyon oluşturuyor.

Sonuç; bu koleksiyon 1981 yılında New York’ta Guggenheim Müzesi’nde sergilendiğinde sanat camiası ayağa kalkıyor ve tüm uzmanlar, eleştirmenler fikir birliğiyle şunu söylüyor: “20. yüzyıl sanatı, yeniden yazılmalı!”... Bu eserlerin yer aldığı bir sergi, birkaç yıl evvel Sabancı Müzesi’ne de taşınmıştı.
Costakis örneği, sadece bir tanesi. Bunun gibi yüzlercesi bulunabilir. Bu bakımdan koleksiyonerlere çok saygı duyuyorum. Bir merak ve heyecanın peşine düştükleri için, zamanlarını, enerjilerini ve paralarını bu işlere ayırdıkları için.

- İngiltere’de bir milletvekili olan Sir Benjamin Stone, 1897’de, ölüp giden ritüeller olarak geleneksel İngiliz törenleriyle, köy festivallerini belgelemek amacıyla, Ulusal Fotografik Kayıt Derneği’ni kuruyor. “Her köyün fotoğraf makinesi marifetiyle korunacak bir tarihi vardır” diyor, belleğe atıfta bulunarak. Bir fotoğraf tarihçisi olarak sizce Türkiye’de görsel olarak bir bellek oluştu mu ve bu bellek korundu mu?

Elbette görsel belleğimizi oluşturacak birikimler bazı kurumlarda var. En başta, bugün Nadir Eserler Kütüphanesi’nde korunan 2. Abdülhamid Arşivleri geliyor. Atatürk Kitaplığı, Salt Galeri, Depo Photos gibi yerler de var. Kurumların kendi küçük arşivleri de sayılabilir ama hiç yeterli değil. Mesela bizdeki gazeteleri ele alalım.

Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Zaman gibi gazetelerin fotoğraf arşivleri için hiç de hoş şeyler gelmiyor kulağa. Kapanan gazeteler, dergiler var mesela. Onların arşivleri ne oldu?
Siyasilerden sanatçılara, bilim insanlarından halk kahramanlarına kadar belli başlı portrelere; yaşanılan çevreye ve önemli olaylara kadar pek çok şeyi aktaracak, bir merkezde toplanmış bir arşivden söz edemeyiz. Eğer İstanbul’dan söz ediyorsak, bir fotoğraf müzesi yok mesela! Şükür ki Ara Güler’in arşivi korunuyor.

Sir Benjamin Stone’a gelirsek daha o zamanlarda bunun önemini bilmesi ne kadar kıymetli.
Bu bellek oluşturma işine kasaba ve köylerden başlamalıyız hakikaten. Oralardaki fotoğraf stüdyolarının arşivi çok önemli ya da yaşayan ailelerin fotoğraf albümleri, yerel dergi ve gazetelerin fotoğraf arşivleri çok önemli. Biz bellek oluşturmaya en küçük birimde başlarsak ve de bu zihin yapısına gelirsek çok şey başarmış oluruz. 

- Koleksiyoner nasıl olunur? Bunun için zengin olmak şart mı?

Koleksiyoner olmak bir gönül işi, meraklı ve heyecanlı olmak gerekiyor. Biraz doğal bir süreç ve doğal bir dürtü gibi geliyor bana. İlgi alanları çok önemli. Onun için insanlar hayatlarına renk katacak konular bulsunlar, hobiler geliştirsinler. Bu konular, insanların profesyonel olarak çalıştıkları meslekle bağı olan niş bir alan da olabilir veyahut bambaşka bir hobi ve merak unsuru da olabilir. Her ikisi de son derece kıymetli...


İlgi alanını bir kez bulduktan sonra bu alanda birikimler yapmayı denesinler. O alanla ilgili objeler, kitaplar, dergiler, her ne bulabiliyorlarsa toplasınlar. Görecekler ki zamanla hiç kimsenin farkında olmadığı, bilmediği verilere ulaşmışlar; birtakım çıkarımlarda bulunacak kadar derinleşmişler ve artık kendilerine başvurulacak kadar uzmanlaşmışlar... Ve bu seviyeye bile isteye, keyifle ulaşmışlar.
Koleksiyoncu olmak için çılgın paralara da ihtiyaç olmadığını belirtmem lazım. Daha doğrusu paranız ölçüsünde bir konu seçebilirsiniz veya paranızın yettiklerini alırsınız. Hatta parasız yapılacak koleksiyonlar da çok fazla. Belli bir bölgede yetişen ağaçların yapraklarını toplamak bile önemli bir koleksiyon oluşturmaya yeter. George Costakis örneğine dönersek bir şoförün alacağı maaş uçuk olmasa gerek. 

- Türkiye’de fotoğraf tarihi üzerine yazılan makaleler, kitaplar, dergiler ne durumda? Bu alandaki yayınları yeterli görüyor musunuz?

Sevinerek söyleyebilirim ki son yirmi beş yılda oldukça arttı. Ama asla yeterli değil. Çünkü etraflıca ele alınması gereken beş-on değil, yüzlerce konu var. Bugün artık Türkiye’de fotoğrafın erken dönemlerinde genel olarak neler yapıldığı bilinse de hâlâ incelenmesi gereken birçok stüdyo ve portre var. Sadece İstanbul’da değil, diğer şehirlerdeki çalışmalar da ortaya konmalı. Şimdi ana damarlardan kılcal damarlara doğru ilerleyerek mümkün olduğunca çok veriye, bilgiye ulaşmalı ve bunları bir bütün içinde okuyup yorumlamalı...