“Tartışılmayacak” bir tartışma: Türkçe edebiyat

"Türk Edebiyatı mı denir, Türkçe Edebiyat mı denir? Hangisi doğrusudur? Bu soru edebiyatın/metnin kendisiyle değil, onun okurunun politik tavrıyla ilişkili bir konudur. Politik olduğu kadar da, elbette, tarihsel bir okuma/anlayış farklılığına işaret ediyor."

01 Kasım 2020 19:30

Devin: — Önce ülke gelir. Önce İrlanda, Stevie. Ancak ondan sonra bir şair ya da mistik olabilirsin.
Stephen: — Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense ağlardan kaçmaya çalışacağım.

James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (çev. Murat Belge)

Konunun takipçileri haberdardır, bugünlerde edebiyat camiamızda yine bir “Türkçe edebiyat” tartışmasıdır gidiyor. Aslında uzun yıllardır, durup durup canlanan bu konu artık insanların hayat akışlarını etkiler hale gelmeye başladı. (Son zamanlardaki olayın gelişimini bilmeyenler dipnottan takip edebilirler.[1])

“Türk Edebiyatı mı denir, Türkçe Edebiyat mı denir? Hangisi doğrusudur?” sorusu, edebiyatın/metnin kendisiyle değil, onun okurunun politik tavrıyla ilişkili bir konudur. Politik olduğu kadar da, elbette, tarihsel bir okuma/anlayış farklılığına işaret ediyor.

Ulusal edebiyatların icadıyla birlikte edebiyatların da ulusal etiketlerle anılıyor olması benim için tarihsel bir bilgi. Bugün bildiğimiz anlamıyla “aile” kavramının son birkaç yüzyıl içerisinde kurulmuş olması veya Antik Yunan’da “irade” kavramının olmaması ve yüzlerce yıl sonra icat edilmesi gibi bir bilgi: “Milliyetçilik çağında insanlar edebiyatları da bu etiketle sınıflandırırlardı.”

Muhayyel bir cemaat icat ederken nasıl tarih içerisinde ilişkili-ilişkisiz, bağlantılı-bağlantısız birtakım hikâyeler bir millet/ulus/ırk tarihi etrafında bir araya getirilip yekpâre bir tarih anlatısı kuruluyorsa edebiyatlar için de aynı işlem gerçekleştiriliyor.

Cetvelle çizilen Ortadoğu haritaları gibi, Dede Korkut’tan Mesnevi’ye, oradan Şeyh Galip’in Divân’ına, oradan Elif Şafak’ın Baba ve Piç’ine uzanan bir çizgiyle doğrusal bir hat çiziliyor ve bu çizginin beri yanına “Türk Edebiyatı” deniyor. Denebilir. Demek isteyenler olabilir. Sorun; bunun doğru, gayrısının yanlış ve hatta ihanet addedilmesiyle başlıyor.

Edebiyatı milliyetçi perspektiften okumaya devam etmeyi tercih eden edebiyatçıların olması anlaşılabilir. Ancak bunun bir seçim değil, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir hakikat bilgisi olduğunun iddia edilmesi kültürel faşizmdir: Kendi muhayyel icadının hakikat olarak dayatılmasıdır. Aksini veya gayrısını söylemeye kalkışanların cezalandırılmasında bir beis görmeyen, bundan tatmin duyan bir anlayışı hoş karşılamak mümkün değil elbette. Edebiyatımızdan bahsederken “Türkçe Edebiyat” demekten çekinmek, utanmak nedendir?

Sahi ne zamandan beri “Türk edebiyatı” deniyor? Elimizde böyle bir çalışma yok, bildiğim kadarıyla. Sanki “Türk Edebiyatı” derken hiçbir sorun yok da şimdi “Türkçe Edebiyat” diyerek nevzuhurluk yapıp lüzumsuz iş çıkarıyoruz gibi bir hava estiriliyor. Oysa hiç de öyle değil.

Türkiye’deki edebi tartışmalar, belki birkaçı hariç, neredeyse hep aynı dizgeyi izler: Biri bir şey söyler. Başkaları onu bastırmaya çalışır. Bu böyle devam eder, sonunda taraflar sıkılır ve konu ortalık yerde öylece kalıverir. Ne derinlikli, kavramsal bir tartışma yapılabilir ne de tarafların bir nebze de olsa birbirini ikna etmişliği vakidir.[2] Tartışmanın başında kim nerede duruyorsa sonunda da herkes aynı yerdedir.

“Türkçe edebiyat” tartışmasında konunun nereden başladığı pek umursanmıyor veya hatırlanmıyor sanırım. O nedenle, başlangıç vuruşunu yapan Mehmet Yaşın’ın yazdıklarına ve bugün de devam eden tepkilere odaklanacağım bu yazıda.

Politik bir tartışma

“Türkçe edebiyat” tartışması elbette edebiyat-içi bir tartışma değil; politik bir tartışma. Bundan tam 25 yıl önce[3]Mehmet Yaşın’ın, Memet Fuat yönetiminde çıkan Adam Sanat dergisinde Aralık 1994-Eylül 1995 arasında yazdığı “Poeturka” üstbaşlıklı yazı dizisi, aslında Mehmet Yaşın’ın kendi poetikasını ortaya koymak üzere dönemin şiir kitapları ve tartışmaları etrafında yazmaya başladığı yazılardan oluşuyor.

Şairler ve Türkçe şiirin hali ahvali üzerine söyledikleri bir yandan tartışma konusu olurken, “Pandora’nın kutusu”nu açan asıl mesele, Yaşın’ın “Türk” edebiyatı yerine “Türkçe” edebiyat önerisi oluyor. Poetikanın politik yanı ortaya çıkınca, olaylar bekleneceği şekilde gelişiyor. Mehmet Yaşın bu tartışmayı açtığında –tahmin edileceği ve bekleneceği üzere– işitmediği hakaret kalmıyor. Dönemin gazetelerinde, dergilerinde şairler, yazarlar neredeyse ağız birliği ederek Yaşın’a karşı çıkıyorlar, hatta aşağılayıcı ifadelerle saldırıyorlar.

Yaşın, Lefkoşa doğumlu olduğu için “yeterince Türk olmayışı”ndan başlayarak kendisine yöneltilen “eleştiri”ler kolay kabul edilebilir türden değil. Fakat “edebiyatımızdaki ilişkiler açısından olduğu kadar, insan ilişkileri açısından da yılgınlık verici”[4] bu tepkiler karşısında hiçbir yazısında adabını bozmadan, bu hâkim Türklük söyleminin sorunlarına işaret ediyor ve bunları tartışmaya açmayı sürdürüyor. Fakat ne zaman bu tartışma yeniden açılsa aynı tansiyonla devam ediyor ve sokak-milliyetçiliğinin ötesine geçilebildiğine henüz tanık olamadık.

Nafile bir aklıselim çağrısı

Yaşın’ın yazıları sonra Poeturka başlığıyla Ekim 1995’te kitaplaşıyor ve arka kapağında Memet Fuat’ın şu sözlerine yer verilerek satışa sunuluyor: “Mehmet Yaşın’ın önemli sorunları gündeme getirdiği kanısındayım... Değişik ülkelerde değişik ortamlara girip çıkan bu genç şair, bizi daha önce sorun etmediğimiz konularda düşünmeye zorluyor.”

Dönemin ateşli tartışmaları içerisinde bir tür aklıselim çağrısında bulunma ihtiyacı duyuyor Memet Fuat, anlaşılan. Mehmet Yaşın önemli bir konuyu, şimdiye kadar açılmamış bir tartışmayı gündeme getiriyor; çünkü ve muhtemelen Yaşın “değişik” dünya deneyimi gereği böyle bir öneride bulunuyor, “daha önce sorun etmediğimiz” bir konu, aramızda böyle düşünenler de olabilir... Memet Fuat’ın bu çağrısı karşılığını aklıselimle tartışan yazılarla bulamıyor, daha çok kendisine “saygı” gereği bir süre “susmak”la konu geçiştiriliyor.

Oysa yıllardır, ara ara, küçük küçük devam eden bu konuda bir adım mesafe alınamadı. Ne zaman biri “Türkçe edebiyat” diyecek olsa milliyetçi-ulusalcı tepkiler alışık oldukları üslupla toz-duman birbirine katıp konuyu “bastırıyorlar”.

O dönemde de Mehmet Yaşın’a Türkiye’den destek olan pek çıkmıyor.[5] Zülfü Livaneli’nin “Kardeşin Duymaz El Oğlu Duyar” şarkısı çıkalı yıllar olmuş tabii. O gün bugündür, fiili olarak “Türkçe edebiyat” diyenlerin sayısı yavaş yavaş artmakta ama her seferinde “Türk edebiyatı” diyenler de “dedirtmezük” tepkisi vermeye devam ediyor. Milliyetçi olmadığını söyleyen herhangi bir aydınımızın aldığı tepkilerden farksız aslında.

“Türk edebiyatı” demeyi tercih edenler şu anda daha yoğunlukta. Normal olarak; zira üniversitelerde, okullarda, medyada, yayınevlerinde... her yerde “Türk edebiyatı” deniyor. Konunun tarihsel gelişimi açısından bu gayet normal tabii. Ulus-devletler hâkimiyetleri altındaki her şeyin ulusa bağlılık içermesini ister. Bölünmek, parçalanmak, bozulmak istemez; tahayyülünde bölünmez bir bütüne, parçalanamaz bir tekliğe ve bozulmamış bir öze dayanır çünkü. Hayali Cemaatler kurmanın yolu da budur.

Edebiyatımızda milliyetçilik tartışmaları farklı açılardan incelenen, incelenmeye devam eden konular arasında. Özellikle 1990’lardan sonra ise yavaş yavaş bir tartışma konusu olmanın dışına çıkıp yazarlar arasında bir tutum, yaklaşım farklılığı olarak kendini göstermeye başladı.

Uzayda yeni bir ihanet gezegeni: Türkçe Edebiyat

Mehmet Yaşın “Türkçe şiir/edebiyat” kavramsallaştırmasını önerirken, çerçeveyi şu sözlerle çiziyor:

“Görünen o ki, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde ifadesini bulan ulusal kimliğin, şöyle ya da böyle, dışına düşmüş bir şiirin sahibi olanlardan başka kimse, şiirimizin ‘Türk’ tarifiyle pek bir çelişkiye düşmüyor.

Hemen belirteyim, benim derdim ‘Türk’ lafıyla değil, Türklerle hiç değil. Söylemeye çalıştığım, vatandaşlık, soydaşlık bağına mı, dil birliğine ya da İstanbul merkezinde olmaya mı, neye göre yapıldığı belli olmayan ‘Türk’ tarifli bir şiirin, bugünkü Türkçe şiirimizin gerçeklerini, ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldığıdır.”[6]

Mehmet Yaşın “Türkçe Şiir/Edebiyat” kullanımını önerirken homojen bir Türk ulusal kimliğinin standartlaştırıcı tavrına dikkat çekiyor. Kıbrıs, Makedonya gibi farklı coğrafyalarda da veya Kürt, Yahudi, Ermeni, Arap, Çerkes... gibi azınlıklar tarafından da Türkçe edebi üretimlerin söz konusu olduğunu atlamamak, unutmamak, o büyük ütünün altında bırakmamak ve böylece daha “dünyalı” bir edebiyat anlayışının altını çizmek gayreti içerisinde.

“Vatanımın sınırları dilimdir”

Mehmet Yaşın’ın önerdiği bu kavramsallaştırmanın da tartışılması gereken hususları var elbette. Ancak milliyetçi tepkiler konuyu her seferinde o kadar gargaraya getirmeyi başarıyor ki “Türkçe edebiyat”ın kendi iç sorunlarını tartışmaya sıra gelemedi bile. Hatta, olacak iş değil ama, getirebileceği yeni açılımları düşlemek dahi mümkün olamadı:

“Türkçe şiire, düzeyli bir açılım getirilecekse, 150 milyona yakın insanın çeşitli lehçelerle Türkçe konuştuğu şu koca yeryüzünde artık sözü geçen Türkçe bir şiir olacaksa, edebiyat dünyası ile akademik dünyanın buluşması gerekmez mi? Yoksa, Türkçe şiir eleştirisi 21. yüzyılda da, sebze çiçek yetiştirmek gibi bir emeklilik hobisi mi olacak?”[7]

Daha en başında da bugün de, Mehmet Yaşın’ın tartışmaya açmaya çalıştığı konu aslında pek de tartışılmamış durumda. Büyük oranda “meyve mi meyva mı”, “makine mi makina mı” der gibi bir seviyeye her fırsatta çekilip, oradan da “Marş ileri dönmez geri, Türk’ün askeri” diyerek uzaklaşılıyor. Dönüp dolaşıp 25 yıldır “Türkçe değil Türk diyeceksin!”e takılıp kalan, kısırlaştırmaktan medet uman ve umduğunu da her seferinde bulan, “tartışılmayacak” bir tartışma haline geldi, tıkandı.

Oysa temelde Yaşın’ın söylediği, “dilimin sınırları vatanımdır” demek yerine “vatanımın sınırları dilimdir” demeyi tercih etmekten ötesi değil:[8] “Aslolan, Türkçe konuşan herkesin kendini ifade edip birlikte paylaşmaya hakkı olan çok-sesli bir Türkçe Edebiyat’a ulaşabilmemizdir. Bunun ise, etnik ya da ulusal sınırı yok.”[9]

25 yıl önce, 25 yıl sonra

Mehmet Yaşın’ın yazılarıyla ateşlenen “Türkçe edebiyat” tartışması kısa zamanda edebiyat camiasında çokça tartışılır oldu ve dergilerde soruşturmalar yapılmaya başlandı.

25 yılda bu konunun nereden nereye geldiğini görmek üzere iki soruşturmayı anacağım: Bunun ilk örneği, döneminin efsane dergilerinden Sombahar’ın Mayıs-Haziran 1996 sayısındaki “Soruşturma”dır. Özdemir İnce, Mehmet H. Doğan, Nilgün Gürkan, Tarık Günersel, Yılmaz Odabaşı, Tamer Öncül ve Lâle Müldür katılmışlar bu soruşturmaya.

İkinci örnek de Kanon 2010 dergisinin 2019’da yaptığı “Türk Edebiyatı mı / Türkçe edebiyat mı? Türk Şiiri mi / Türkçe Şiir mi?” soruşturması.[10] Bu kez çok daha geniş bir soruşturma, 26 yazarın görüşü alınıyor.

Soruşturmalarda verilen cevapların ayrıntılarına girmeyeceğim. Başka belki birkaç yazının konusu olacak denli bu zengin malzemeyi buraya sıkıştırmamak gerekir. Ancak neredeyse herkesin ayrı telden konuştuğunu söyleyebilirim. Yıllar içerisinde yazarlarımızın çoğu konuyu pek de takip etmemiş, üzerine uzun boylu araştırma ihtiyacı duymamış gibi; yahut bildiğimiz ve bu yazıda konu ettiğim tarzda milliyetçi-ulusalcı ezber cevaplar. (Elbette bunları “Türkçe edebiyat”ı yıllardır kullanmaya devam eden yazarları dışarıda tutarak söylüyorum, onların başına gelenler bu yazıya neden oldu ya zaten.)

Konuyu gümbürtüye getirmek, toz-duman arasında tartışılmaz hale getirip, insanları bıktırıp, kendi doğruluğunu tartışmaya girmeksizin kabul ettirmek konusunda mahir yazarlarımız ile çerçeveyi az önce bahsettiğim şekilde çizen insanların anlaşmasının imkânı yok görünüyor. Çünkü konuya farklı yerlerden bakıyorlar, farklı dünya algılarına sahipler, geçmiş ve gelecek okumaları bambaşka. Daha bu kadarı dahi kabul edilemiyor...

Üç tarz-ı siyaset

“Türkçe edebiyat”ın karşısında gelişen tepkileri üç ana başlıkta görebiliriz:

  1. “Bu, edebiyatın konusu değildir, dolayısıyla beni de ilgilendirmiyor” diyerek kesip atanlar. Edebiyatın politik konularıyla ilgilenmedikleri izlenimini verse de aynı yazarlar diğer politik konularla ilgili pekâlâ fikir beyan ediyorlar. Bu çekinceli halin, tartışmanın içinde “Türk” kelimesinin geçmesinden kaynaklandığı da düşünülebilir.
  2. “‘Türk’ edebiyatı ve ‘Türkçe’ edebiyat farklı şeyleri işaret etmektedir, bu konuyu büyütmeye gerek yok” diyerek konuyu sulhla çözmeye/kapatmaya, olmuyorsa topu taca atmaya çalışanlar. Futboldan zerre anlamadan “taca atanlar” dememin nedeni, tartışmanın zeminini kaydırıyor olmalarından kaynaklanıyor. Sanki “Türk edebiyatı” derken hiçbir sorun yokmuş da “Türkçe edebiyat” deyince birtakım sınıflandırma sorunları oluşuyormuş gibi karşılık vermeleri…
  3. “Bu, emperyalistlerin Türkler üzerindeki bitmeyen oyunlarının bir parçasıdır, dolayısıyla ‘Türkçe edebiyat’ demek ihanet sayılmalıdır” diyerek konuyu terörize edenler. Son tartışmada aylardır olduğu gibi, yıllardır da “dedirtmezükçüler” tartışmayı tartışılmaz hale getirmek için ellerinden geleni yapıyor, her türlü demagoji ve manipülasyon tekniğini kullanıyorlar. Burada yaşayan bizler artık alışmış, derimiz kalınlaşmış, nasır bağlamış olsak da bu “kaskatı” tavrın sonuçları çok daha geniş ve dramatik aslında. Bu saldırgan tavırların kesintisiz devamlılığı, vaktiyle –kendisi veya ailesi– Türkiye’de doğmuş ama bugün yurtdışında yaşayan bazı yazarların, kitaplarının Türkçeye çevrilmesine “izin vermemesi”nin de nedenlerinden biri. Böyle bir kırgınlığa, kızgınlığa neden olmaları ise tabii ki hiç ama hiç umurlarında değil...

Tepkiler elbette bunlarla sınırlı değil, andığım soruşturmalara verilen cevapların tasnifiydi bu sadece. Bugün hâlâ, bir oturumda, derste, Twitter’da, vs. “Türkçe Edebiyat” kullananların aldıkları tepkiler sokak-milliyetçiliği antolojisinde kallavi bir yer edinir kendisine.

“Oh, ne güzel, herkes Türk!”

Türkçe edebiyat tartışmasının en netameli, en gıllıgışlı yanı ise edebiyatların ırka mı, dile mi, dine mi, ülkeye mi göre isimlendirileceği ve bunlardan birini seçince ortaya çıkan “kimlik” sorununun nasıl aşılacağı sorusu.

“Türk edebiyatı” derken dünyadaki tüm Türklerden mi bahsediyoruz, Türk vatandaşlarından mı?

Ders kitaplarına bakılırsa tarih boyunca tüm Türkler kapsanmaya çalışılıyor. Fakat bu yaklaşım ancak bir “tarih” anlatısı olarak iş görüyor, bugün dünyadaki tüm Türklerin edebiyatlarıyla ilgilenmiyoruz. Mesela Türki Cumhuriyetler arasında sayılan Kırgızistan'ın çağdaş edebiyatı Türk edebiyatına dâhil midir?

Oysa Türkçe edebiyat tartışması içindeki argümanlar Türk vatandaşlığını vurguluyor. Ama sadece vurguluyor, tarihsel gerçekler pek de öyle söylemiyor: “Cumhuriyet Dönemi şiir hareketleri ya da kuşaklarının gelenek kavgasında söz konusu olan, sadece Misak-ı Milli çerçevesindeki Osmanlı-Türk-Anadolu-İslam edebiyat mirasıdır. Yoksa kimse Süryani, Ermeni, Rum, Yahudi gibi gayrı-Müslimlerin Türkçede ve kendi dillerinde yazdıklarını da Osmanlı şiir geleneği diye algılamıyor. Öyle ki, 1000 yıldır aynı topraklarda yaşadıkları ‘Öteki’ vatandaşlarının şiiri hakkında tek bir ciddi edebiyat kitabı yok ortada.”[11]

Türkiye’de yaşayan Türk vatandaşlarının etnik kökenleri konusu bir şekilde atlanabiliyor da Türkiye dışında yaşayanların üretimlerinin takibi konusunda işler karışıyor.

Türkiye dışında yaşayan ve Türkçe edebi üretimde bulunan yazarların ne kadarını takip ediyoruz? Almanya ve Kıbrıs’tan birkaç yazarı edebiyatımızın çeşnisi kabilinden kabul ediyoruz etmesine, ama oralarda veya diğer birçok coğrafyada üretilenlerden pek bir haberimiz olmuyor, ilgi alanımızın hep dışında kalıyorlar.

Hadi bunu da geçtik, bir nedenle “Türk” bellediğimiz ve edebiyatımıza katmaya karar verdiğimiz yazarın eserlerini diyelim Almanca veya İngilizce... orijinalinden çeviriyle okuduğumuza da pek takılmıyoruz.

Dolayısıyla “Türk edebiyatı” dediğimizde sanki hiçbir tarihsel-kavramsal-toplumsal-etik-politik sorun yok da “Türkçe edebiyat” deyince saçmalanmış olunuyor: “Oh, ne güzel, herkes Türk! Türkçe yazan da yazmayan da, Türk soyundan gelen de gelmeyen de, Türk vatandaşı olan da olmayan da.”[12]

Türkçe edebiyat tartışması, kültürümüzdeki milliyetçiliğin edebiyat tarihine bakışımızı şekillendirmeye ne kadar daha devam edeceği tartışmasıdır düpedüz: “Vatan çevresinde dolanan bir edebiyatın, ulusçuluk ideolojisi dışına çıkabilmesi mümkün mü?”[13]

Yazarlara, yazdıkları dil içinde bir alan tanımayı kabul edebiliyor muyuz? Kendi kimliklerini diledikleri şekilde kurma ve bunu ifade etme hakkı tanıyor muyuz?

Bence edebiyatta aslolan dili takip etmektir. Zamanlar-mekânlar-toplumlar arasında bir dilin takibini yapabilmek. Başlangıç noktası olarak da  Türkiye/İstanbul Türkçe’sini almak hem dilsel hem tarihsel açıdan geçerli sanırım. Bunun sonra Rize’de, Berlin’de, Lefkoşa’da... nasıl farklılıklar gösterdiği... gibi konularımız da var. Bu “zaten” filoloji bölümlerinde yapılan şey değil. Daha XX. yüzyıl Türk veya Türkçe edebiyatına hangi yazarların dâhil olduğu, olabileceği, olması gerektiği konusunda dahi netleşemiyorken...

O sırada aynı dünyada

Mehmet Yaşın bunları yazdığı yıllarda ve sonrasında, edebiyatımızda “milliyetçilik” tartışmaları açısından hayli mesafe kaydedildi. Edebiyatımızın milli hassasiyetleri ve sinir uçları çokça tartışıldı. Hayli zorlu bir süreç olsa da bu topraklarda ilk romanın, Akabi Hikâyesi’nin, Housep Vartan Paşa tarafından Ermenice harflerle yazıldığını kabul ettik artık. “Türk edebiyatı”na dâhil etmek hayli güç olsa da “Türkçe edebiyat”a dâhil etmekte bir sorun yok.

Türkçe ilk romanın Ermenice harflerle yazıldığı bilgisinin özellikle genç yazarlarımızdaki milliyetçi damarın sönümlenmesinde ciddi bir etkisi olduğu söylenebilir. Yazarlarımızın çoğu gördüler ki ilk Türkçe romanı bir Ermeni yazdığı için “çocuklar sarışın doğmaya, Yunanca konuşmaya, ecdadımıza küfretmeye” falan başlamadılar. Vatan elden gitmedi, bayrağımız yerlerde sürünmedi...

Ancak milliyetçilikle hesaplaşma konusunda yazarlarımızdan farklı olarak edebiyat akademisi ve eleştirmenler (her neredelerse) açısından bunu söylemek pek mümkün değil. Cornell Üniversitesi’nde, yakın zamanda “Department of English” (İngiliz/ce Bölümü) adının “Department of Literatures in English” (İngilizce Edebiyatlar Bölümü) olarak değiştirilmesinin teklif edilmiş olması[14] Batı dünyasında uzun zamandır post-kolonyal ve ırkçılık-karşıtı mücadelelerin bir sonucu.

Ne de olsa “istikrar” önemli!

Bu tartışmanın ne öncesinde ne sonrasında, Orhun Yazıtları’ndan Yaşar Kemal’e “dümdüz” bir çizgi çekip üzerine “Türk Edebiyatı” yazmayı sorgulamak, edebiyat akademisinin umur sınırlarına pek giremedi. “Türki” cumhuriyetlerin edebiyatları “lafa gelince” elbette Türk edebiyatı içinde değerlendirilirken, o metinleri neden çoğu zaman “çeviri”yle okuyabildiğimizin peşine pek düşülmedi. Biz Azerbaycan, Türkmenistan, Kıbrıs... edebiyatlarından “Büyük Türk Edebiyatı” şemsiyesi altında bahsederken onların bu konudan haberdar olup olmadıklarını, kendi edebiyatlarını nerede tanımladıklarını sorma ihtiyacı duyduğumuz vaki midir?

“Biz kime Türk diyorsak, biz kimin yazdıklarını Türk edebiyatına dâhil ediyorsak Türk edebiyatı da odur” anlayışının hâlâ karşılığının olduğu muhakkak. Türk olduğunu söyleyen ve İstanbul’da yaşan Türk edebiyatı tanımının rahatlatıcı alışkanlığından sıyrılmanın, hem zaman alacak hem başımıza çok işler açacak, zahmetli bir süreci işaret ettiğinin herkes farkında sanırım. Bu sessizliğin nedeni biraz da bu olabilir mi? Ne de olsa “istikrar” önemli.

“Türkçe edebiyat” dünyayla, aynı lisanı kullanmasak da aynı dilde anlaşabileceğimiz bir iletişim ve etkileşim ortamının imkânı anlamına geliyor.

Bu son derece etik-politik tartışmanın poetik bir zeminden kaynaklanması da bu nedenle hiç şaşırtıcı değil.


[1] Son dönemdeki tartışma, Özdemir İnce’nin Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, Şükrü Erbaş’ın Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya kitabındaki “Türk Edebiyatı – Türkçe Edebiyat” başlıklı yazısına yönelik hakaretamiz yazısıyla başladı. 1996’da Sombahar dergisindeki “Soruşturma”ya verdiği cevaptaki üslubundan ve durduğu yerden farksız bir yerde olduğunu gösteren bu yazının ardından sistematik olarak her fırsatta konuyu yeniden açmaya devam etti.

Nihayet Oğuz Demiralp’in “işine” son verilmesine ve Cumhuriyet Kitap Eki’nin Yayın Yönetmeni Turgay Fişekçi’nin “istifa” etmesine varan sonuçlar ortaya çıktı. (Yazıda bahsedeceğim gibi, hayatın bir cilvesi mi demeli, konunun 25 yıl önce başladığı Adam Sanat dergisinde de Turgay Fişekçi, Mehmet Fuat’ın yardımcısıydı.)

Özdemir İnce, “Türk edebiyatı”nın önünde göğsünü siper etti, bu uğurda gazetelerden, dergilerden “kelle alınmasına” yol açtı, alkış tuttu. Meraklısı üşenmez de okumak ister diye tartışmadaki yazıları sırayla vereceğim, tarafların üsluplarının ve konuya yaklaşımlarının farkını okurun takdirine bırakıyorum:

 — "Türk Edebiyatı Türkçe Edebiyat", 22 Mart 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet. 

— "Türk Edebiyatı Türkçe Edebiyat 2", 24 Mart 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet

— "Çirkin ve Yazıyor",  7 Mayıs 2020, Şükrü Erbaş, Oggito. 

— "Türkçe Edebiyat Ne Demek? (1)",  20 Eylül 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet.

— "Türkçe Edebiyat Ne Demek? (2)",  22 Eylül 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet.

— "İfade Özgürlüğü", 22 Eylül 2020, Oğuz Demiralp, T24. 

— "İfade Özgürlüğü Esastır",  6 Ekim 2020, Oğuz Demiralp, T24. 

— "Cumhuriyet Gazetisinde Gizli Edebiyat Savaşını Kim Kazandı", 6 Ekim 2020, Ertuğrul Özkök, Hürriyet:

— "Edebiyatta Sınıflandırma ve İfade Özgürlüğü",  7 Ekim 2020, Oğuz Demiralp, T24.

— "Cumhuriyet'teki Gizli Türkçe Savaşında Sonra Neler Oldu", 8 Ekim 2020, Ertuğrul Özkök, Hürriyet. 

— "Kovcu Ertuğrul (1)",  13 Ekim 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet.

— "Özdemir İnce Bana Şu İsmi Takmış: 'Kovcu'", 14 Ekim 2020, Ertuğrul Özkük, Hürriyet.

— "Kovcu Ertuğrul (2)", 16 Ekim 2020, Özdemir İnce, Cumhuriyet

— "Kürt Yurttaşlarımızla Birlikte İfade Sorunu", 17 Ekim 2020, Oğuz Demiralp, T24.

[2] Çünkü nedendir bilinmez, edebiyat tarihimizdeki neredeyse tüm tartışmalar şairler/yazarlar arasındadır. Şairlerimizin ve yazarlarımızın ezici çoğunluğunun aynı zamanda eleştirmenlerden daha fazla deneme veya eleştiri kitaplarına sahip oldukları gözümüze pek batmamıştır. Eleştirmenlerin kavramsal bir gündem yaratıp tartışma açtığı sayılıdır, genelde şairler-yazarlar arasında çıkan “estetik temelli” bir tartışmaya katılırlar. (Ayrıca bkz. Bu tartışmanın kendisi.) İmgenin İcadı’ında Yalçın Armağan “imge”nin Türkiye’deki eleştiri geleneğinde kullanımlarının dönemden döneme nasıl şekillendiğini ortaya koyarken, kitaptan aynı zamanda bu tartışmanın dönemden döneme eleştirmenler değil, şairler arasında şekillendiğini de anlıyoruz. Eleştirel akılla ilişkimizin anlaşılmaz dışavurumlarından biri olmalı. 

[3] Literatürümüzde “Türk Edebiyatı” dışında ifade arayışlarının tarihi aslında daha öncesine dayanıyor. Takip edebildiğim kadarıyla 1990’larda Yılmaz Odabaşı’nın “Türkiye-li” önerisi olmuştu, Yaşın da kitabında bahsediyor (Poeturka, s. 125-126). Ancak “Türkiye-li” önerisi büyük oranda sadece ve dönemsel olarak Kürt (kökenli) yazarlar arasında tartışıldı, kullanıldı ama bu ifade yayılma gösteremedi. Irk veya ülke üzerinden değil de dil üzerinden yapılan “Türkçe Edebiyat” tanımlaması ise bugünlere dek ulaştı, giderek de yayılmaya devam ediyor. Daha o yıllardan beri “Türkçe Edebiyat” ifadesini kullanan İletişim Yayınları sanırım ilk; bugün de birkaç yayınevi daha yayın dizi ismi olarak “Türkçe Edebiyat”ı kullanıyor.

[4]  Mehmet Yaşın, Poeturka, Adam Yayınları, 1995, s. 107.

[5]  Poeturka, s. 107.

[6] Poeturka, s. 54-55-56.

[7] Poeturka, s. 58.

[8] “Mehmet Yaşın’dan mektup: Vatan çevresinde dolanan bir edebiyat ulus dışına çıkabilir mi?”, Birikim, “Etnik Kimlik ve Azınlıklar Özel Sayısı”, Mart-Nisan 1995-71-71, s. 192.

[9] Birikim, s. 194.

[10] “Türk Edebiyatı mı / Türkçe edebiyat mı? Türk Şiiri mi / Türkçe Şiir mi?”, Kanon 2010, 2019. 

[11] Poeturka, s. 70. Elbette ve neyse ki o günlerden biraz olsun uzaktayız artık, bugün “Türkçe Edebiyat” ifadesini kullanan, bu perspektiften edebiyat tarihi çalışmaları yürüten yazarlarımız, akademisyenlerimiz var. Süha Oğuzertem’in, Orhan Kahyaoğlu’nun, Laurent Mignon’un, Mehmet Fatih Uslu’nun, Fatih Altuğ’un, Yalçın Armağan’ın... çalışmaları aklıma ilk gelenler arasında.

[12] Birikim, s. 193.

[13] Birikim, s. 199.

[14] Carole Boyce Davies, Mukoma Wa Ngugi, "Decolonizing the English Department", The Brittle Paper. 

 

GİRİŞ RESMİ:

 

Türkçenin ilk sözlüğü olan Dîvânu Lugâti't-Türk'te yer alan bu harita, Kaşgarlı Mahmud tarafından “Rum ülkesinden Maçin'e dek Türk ellerini" göstermek için çizilmiştir. 11. yüzyıldan kalma haritanın Türkçeye çevirisi de aşağıdaki resimde görülüyor. (Her iki resme de üzerlerine tıklanarak Vikipedi'den ulaşılabilir.)