Bir İsimsiz kitabı: Fil Mezarlığı

"Herkesin isim peşinde koştuğu bir çağa doğmuş bir yapıtken; isim bolluğu kitabın belirgin bir özelliğiyken; kadrosu, coğrafyası bu kadar genişken şairinin İsimsiz olması başlıca bir ironi. Yaşlı şair ve ironi! Yaşlı olduğunu nerden mi biliyoruz? Şairin kendisinin de içinde bulunduğu zaman göndermelerine bakarak olgunluk yaşını az çok geçkin olduğu sonucuna varılabilir kolayca."

07 Eylül 2020 19:03

ALOYSİUS A’NIN BAHARI

Ramazan filan değildi ama yine de kalktım sahura
Hödük, kalın bir hava vardı dışarıda
İhtiyar, yıkanmamış ihtiyar kokuyordu hava
Güneş doğdu karşı binanın arkasında
Biraz rakı döktüm bardağıma

Deniz kenarına indim bir banka oturdum
Bir ceset yüzüyordu çöplerin arasında
Sıkıldım, kahveye gittim, bir adam oturdu yanıma
Bir arı soktu adamı, ölüverdi oracıkta

Gazeteler aldım, eve döndüm, hâlâ yoktun ortalarda
Hava hâlâ hödük, koku hâlâ ihtiyar
Bir rakı doldurdum o sevmediğin bardağa
Bal arısı mıydı, et arısı mı?
Hiçbir şey kalmamış aklımda


Elli iki şiirden oluşan bir sürpriz yapıt Fil Mezarlığı. İşlediği konular kadar konulara yaklaşımındaki ironik tarzıyla, canlandırdığı tarihsel / dönemsel kadrosuyla, oyunbaz zekâsıyla ve şairinin “gizemli” mahlasıyla sürpriz. Şairin adı: İsimsiz. Şu kadarcık bir not var kitapta: “Gazetecilik ve çevirmenlik yaptı.” (Bu mahlas ile yayımlanmış başka bir kitabı yok, kitaptaki birçok şiiri Sözcükler dergisinde okuyorduk birkaç yıldır.) Bu mahlas, şairin kendine ait bir benlik tasarrufu olsa gerek; ama bunun bir nedeni varsa bunu şiirlerinden çıkarabilir miyiz? Bu mümkün mü; yapıtı yazarın yaşamöyküsünden koparabilir miyiz? Şairin hayatı şiire dâhil diyordu Cemal Süreya. Yapıt da yazar da görece bir özerklik kazansa da bu konu henüz kapanmadı. Kitabın ve şairinin genel görünümünden şimdilik şunu biliyoruz:  Herkesin isim peşinde koştuğu bir çağa doğmuş bir yapıtken; isim bolluğu kitabın belirgin bir özelliğiyken; kadrosu, coğrafyası bu kadar genişken şairinin İsimsiz olması başlıca bir ironi. Yaşlı şair ve ironi!

Yaşlı olduğunu nerden mi biliyoruz? Şairin kendisinin de içinde bulunduğu zaman göndermelerine bakarak olgunluk yaşını az çok geçkin olduğu sonucuna varılabilir kolayca. (“Kasım 1920” diyor mesela, dipnot düşüyor: “Peder henüz iki yaşında.” Başka bir parçada: “Otuz altı yaşındaymış/ Oğlum olacak yaşta yani”. Bir de şu yukarıdaki şiirden.) Ama zaten bu şiirler ancak böyle bir yaşta yazılabilirdi. “Şiirler bekler” diyordu Necatigil, “bekler kendi zamanını.” Önceki macerası, doğum öncesi saklanmış bir yaşlılık yapıtı olarak da sürprizdir Fil Mezarlığı. İki nedenle. Bir: Şairin eski arkadaşları olduğunu sandığımız, Ece Ayhan ile Cemal Süreya, şiirin ancak gençlikte yazılacağına inanıyorlardı. “Hiç roman yazmamış bir kimse elli yaşında önemli bir roman yazabilir. Şiir için öyle değil ama. Sözcüğün dar anlamıyla şiir deneyinden geçmemiş, hatta sürekli olarak geçmemiş bir kimse şiir yazamaz. Hiç değilse iyi şiir yazamaz” diyor ve elli yaşı sınır sayıyordu Cemal Süreya. (Ece Ayhan daha da keskin: Otuz muydu kırk mı?) Bu konuyu defalarca açmışlardı; o dönem durmadan üreten yaşlı Dağlarca’ya mı laf atıyorlardı, neydi? Onları yanıltan bir yapıt olarak da sürprizdir Fil Mezarlığı. İkinci nedense, ironinin genç şaire mahsus bir özellik olduğu düşünülürken, yaşlı bir şairde başlı başına bir olanakmış gibi işlemesiyle...

İmzayı geçip şiirlere yönelmek isterken bile durdurucu bir yanı var “İsimsiz” imzasının. Şair, etken bir üyesi şiirinin: her durumda onun algısı, onun duyuşu, onun bilinci ile muhatabız. Örneğin, Ankara ve İstanbul üzerine iki uzun şiiri, tanığı olmadan yazılamayacak türden gözlemlerle örülmüş. “Ankara’nın Gizli Tarihi XX. Yüzyıl” başlıklı şiiri şairin çocukluk anılarının yaşlılıkta yeniden kurgulanması gibi okunabiliyor. Bir dönem yaşam biçimiyle, açık ve örtük gerçekleriyle ve bütün yaşamı ayrıntılarda da kuşatan ideolojisiyle betimlenmiş Ankara; bir sofrada toplanmış portrelerle. Beş sayfalık bu uzun şiirde, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, resmi tarih anlatısının bir parodisi biçiminde:

Homurdanıp aşka gelen papyonlu amca
(partilidir, ilbaylıkta çalışır, yüksekçe makamda)
Ortasya’dan kopup der fethetmişiz âlemi
Sümeri de biziz Asurîsi de
İngilizin Alamanın esmeri
Amarıka’nın beyazı kızılderlisi
hepsi biziz aslında.
Sessizce dinlerler gençler
tek ve gizli inançları: İstanköylü memeler.

Şiirde “devletli” aile üyelerinin portreleri çizilir somut tutumlarıyla. Sonunda, “Müdahalat” ve “Sonuç” bölümlerinde şair bu hayatlara dair yargısını düşürür: Hiç biri kendinden/ nefret ettirmeden/ gitmesini bilmedi.(…) “Geçmiş duruyor orada/ ödenmemiş bir hesap gibi/ Zımpara kağıdına yazılmış o tarih gibi.”

Üç bölümlü kitabın ilk bölümü, yirmi şiirinin üst başlığı Meşhur Adamlar Ansiklopedisi. (Öbür iki bölüm: Fil Mezarlığı ve 21 Alfabetik Şiir).  Nuh’tan Odysseus’a, Andrea Doria’dan Hayrullah Paşa’ya, Bruno Schulz’dan Jean Gabin’e, İlhan Berk’ten Sartre’a ve hatta –olacak iş değil ama şair muhayyilesi bu– Hemingway ile kol kola ava çıkan Behçet Necatigil’e kadar sayısız meşhur isim var İsimsiz’in şiirlerinde. Her bir kahramana kayıtlı imgeler ile şairin kurduğu bağdaki şaşırtıcı öğeleri tek tek yazıp da okuyacak olanın keyfini çalmayalım. Şöyle bağlantılar işte: “Av mı korkunç ev mi? Soru ortada”. Çoğu kez kahramanların karşıtlık konumlarının uzlaşmazlığından doğuyor ironi. Anılan kişilerin hemen hepsi, kendi hayat levhalarına asılmış karikatür portreler gibi görünüyorlar; bir ironistin oynak, kıvrak sözcükleriyle çizilmiş. Her bir isim kendisini yanlış bir kavimde, yanlış bir zamanda, yanlış sözcükler içinde bulmuş gibi bir yabancılık hissiyle, adlarına yüklenmiş bir yaşantıyla dolaşıyorlar şiirlerde. Örneğin, Marcel Duchamp,“Yanıldık ey halkım unutma bizi” levhasının altında, sanat anlayışına denk, seçilmiş üç buluntu parçayla, 17/25 Aralık olayında ve sonrasında sahne alıyor!

Fil Mezarlığı’ndaki şiir kişisi, kendisini ironik çizgilerle belirginleştirdiği anılarının ardında gölgelemiş. Örneğin, İkinci Yeni’yi yaratan kuşağın şairleriyle, 1960’lara rastlayan o nadir dönemi yaşamış, sanatçı boheminin bir üyesi olmuş, bu besbelli. Fethi Naci’den Turgut Uyar’a birçok yazar-şair-ressamla dostluklar yaşamış, bu şiirinden anlaşılıyor; şiirin, edebiyatın içine gençlik çağında gövdesiyle dalmış, bu belli. Şiiri, edebiyatı yaşadığı her yere taşımış, ülkeler gezmiş, epey denemiş atmış ya da atmamış ama vazgeçmemiş bir şair portresi canlanıyor kitapta. Demek, onca zamandan sonra, yırtıp attıkları bir yana, kıyamayıp yayımladığı elli iki parça ile nihayet görünmeyi, bir sisin gerisinde de olsa görünmeyi tercih etmesi de bu öznenin sabırlı poetik bir tutumu sayılmalı. Israrım şundan: İkinci uzun şiiri “İstanbul’un Gizsiz Tarihi: XX. Yüzyıl” da, şu parçanın kadrosuyla en azından yakındaş olunmadan yazılamazdı; yazılsa bile kartondan olurdu; sahne bu denli canlı, duygusu bu denli içten olamazdı.

Sıraselviler’de Sinematek’in altında
Pub 1001’e bir kadın giriyor:
Uzun kürklü, kısrak gibi, antik Girit güzeli:
Fethi Naci birden âşık oluyor.               
                     Hayalet’le Patriyot çıkışta kavga ediyor

Edip Burgaz’a içmeye gidiyor
Ama Kürd’ün meyhanesine.
Kendi İstanbul’unu taşıyor Kaptan Anadolu’ya.
Gizli şiirler yazıyor Tomris’e her yaşgününde.           
                    Turgut sessizce kıskanıyor Tomris’i*

Fikret Adil şimdi geçmiş Asmalımescit’ten,
Hacopulo’dan yeni aldığı fötrü başında.
Rober, Doktor Fikret, Güzelim Mustafa
Sessiz bir sohbette, meczuplar masasında.          
                   “Cahit’in oğluyum ben – Mustafa…”

Ama Edip’ten değil                                                     

Yaşanmışlık birikimi kadar şiirsel dönemi de epeyce geniş zamanlı, sözcük yükü oldukça zengin bu “yeni” şairin sözcük seçimleri de sürprizli. En sıradan gündelik dilden en karmaşık kavramlara, kitabi yazıdan şiveli edaya hızla dolanışı da başlı başına bir araştırma olgusu. Bu şiirler 1900’lerin başında doğan bir tarzı hatırlatıyor. Nesli tükendi sanılan tropik kuşların birden bir yerde belirmesi gibi. Yirminci yüzyıl başında doğan ve giderek neşeyle şahlanan o taze “hava”yı hatırlatıyor bu şiirler. Klasik şiirin donuk dünyasına devrimci bir başkaldırı olarak doğmuştu bu yeni hava. İlk sözcülerinden biri olan Apollinaire, “Yeni hava, yeni zihniyet, yeni ruh (esprit nouveau) kalıpların estetiğine, her türden kof estetiğe karşıdır,” diyordu, bu akımı müjdelerken. Daha nice gerçeğe hiç bakılmadığını savlıyor ve bilimden beklendiği kadar şiirden de sürprizler yaratmayı umuyordu: “Sürprizi yaratmak için gerçeği gün ışığına çıkarmak yeter”.

Bu havanın birkaç örneği, yorumu, denemesi Türkçede de sıkı tutmuştu. Örneğin Salâh Birsel’de, Metin Eloğlu’da, Garip kuşağında, Can Yücel’de, İkinci Yeni’nin kimi şairlerinde. Ama gene de başka bir havası vardı Fransa’da doğan bu akımın bütününde; Apollinaire, Max Jacob,  Blaise Cendrars, jules Supervielle gibi şairlerde ilk temsillerini bulan, artık kayboldu sandığımız bu “hava”nın bir canlanışını okuyoruz Fil Mezarlığı’nda. Epey zamandır varlığından söz edilmeyen bir ironist çıkıp geldi Türkçeye. 20. yüzyılın başında “Yeni Hava-Yeni Ruh-Yeni Zihniyet” diye adlandırılan şiir havasının bir bakıma Türkçede yeniden dirilişi bu şiirler.

Fil Mezarlığı adının da çağrıştırdığı kederli bir yalnızlık var şiirde. Dizelerdeki sahneler, bazen hatırlamanın sızlatıcı duygusuyla yüklü. Seçilmiş bir yalnızlık; bir son dem havası var. Bu yüzden asla yakınılmayan, duygusallaşmayan, ağlaşmayan, kederin zonklatıcı basıncını bir espriyle karşılayan, onu savmaya çalışan türden. “Fil ailesinden” artık zaman geldi diye ayrılıp uzaklaşan İsimsiz yaşlının şiirlerinin toplamı mı Fil Mezarlığı?

Her çağın ironistinin, keder ile baş etme tekniği olarak yararlandığı söz dağarı başka başkadır, deniyordu ya; bir örneği de Fil Mezarlığı. Sokrates’in en eski ironist olduğunu söyleyen, ironi filozofu Kierkegaard’ın, örneğin, kendi ironik tekniği için kullandığı sözcük malzemesi, ironiyi kullanış biçimi hiç de eski filozofa benzemiyordur. Birçok ortak yönlerine karşın Diyojen’in Hoca Nasrettin’e, Salâh Birsel’in Metin Eloğlu’ya, hatta Orhan Veli’nin Melih Cevdet’e, Oktay Rifat’a benzemeyişi gibi. Can Yücel ile Eşref’in –ne kadar yakın görünseler bile– benzemeyişi gibi. Bu dönem içinde İsimsiz’e en yakın iki şair Cevat Çapan ile Komet; göz kırparak gülümseyen-gülümseten. Ama her birinde ironik teknik aynı değil gene de. En azından tonlama, vurgu, atmosfer farklı.

Peki, Fil Mezarlığı’nın ironisti, nasıl işletiyor tekniğini? Bu soruyu 2007’de göçen filozof Richard Rorty’nin Olumsallık, İroni ve Dayanışma kitabındaki, “ironist” ile seçtiği “sözcük dağarı” üzerine akıl yürütmesi yardımıyla düşünmeyi deneyeceğim.

“Tüm insanlar eylemlerini, inançlarını ve yaşamlarını haklılaştırmak için kullandıkları bir dizi sözcük taşırlar. Bunlar dostlarımıza olan övgülerimizi ve düşmanlarımıza olan nefretimizi (…) en derin özkuşkularımızı ve en yüksek umutlarımızı formülleştirirken kullandığımız sözcüklerdir.” (s. 113)

Buna “sözcük dağarı” diyen Rorty, ironisti seçip kullandığı “sözcük dağarı” ile betimlemeyi önemsiyor. Rorty’ye göre ironist şu üç koşulu yerine getirendir. Birincisi; başkalarının sözcük dağarından etkilenmiş olduğundan dolayı kendi sözcük dağarından radikal biçimde kuşkuludur. Bu önerme İsimsiz’de görünürde pek geçerli sayılmayabilir; çünkü sözcükler kuşkulu, titrekçe değil oldukça pekindir. Ama şairin kamu önüne çıkmak için epey beklemiş olmasındaki “özkuşku”da kendi sözcük dağarına dair uzun süreli bir güvensizlik yaşadığını düşünebiliriz. İsimsiz’de şekillenen ironist kendi sözcüklerini dıştakine ilişkin bir yadırgama halindeyken dizip derleyip örüyor. Kuşku mesafesi belirgin biçimde görülüyor; çünkü kendini ayırıcı nitelikte bir yabancılıkta hissediyor: Herkeste bir anahtar,/ kimse kapı bilmiyor./ Herkeste bir cevap var,/ kimse soruyu duymuyor.         

  

Rorty’nin ikinci önermesi şu:  İronistin kullandığı sözcük dağarıyla dıştakine dair var olan kuşkuları dağıtacağına inancı yoktur. Fil Mezarlığı toplamı tam da bu koşula uygun diyebiliriz. Yukarıya aldığım şiirindeki gibi bir “yabancı”yı, sanki alzheimer’lı gibi dolaşan bu karakteri daha birçok parçada buluyoruz; sözcüklerin kendisi başlı başına kuşku nedeni olabiliyor çünkü: Şehirler geldi geçti/ Hepsinde rahat ettim/ Belki kendi içimde ah/ Hiç rahat olmadığım için.

Fil Mezarlığı’ndaki hayat sahnelerinde, İsimsiz ironistinin yaşadığı nihilist kırgınlıkta, Camus’un kullandığı biçimiyle “saçma”yı hatırlatan bir duyuş var. Dünya ne bütünüyle akılsal ne de bütünüyle akıl dışıdır, diyordu ve şunu da ekliyordu Albert Camus: “Elektronların çekirdeğin çevresinde döndükleri gözle görülemeyen bir gezegenler dizgesinden söz ediyorsunuz bana. Bu dünyayı bir imgeyle açıklıyorsunuz. O zaman, gelip şiire dayandığınızı anlıyorum.” Apollinaire’lerin 1910’lardaki Yeni Hava’sı ile Camus’un 1940’lardaki Sisyphos’u arasında iki koca dünya savaşı var. Bilimin ürettiği teknolojik silahlarla, kimyasal gazlarla, atom bombalarıyla milyonların katledildiği. Bunlar ile İsimsiz’in dünyası arasında kesintisiz yıkımlar var, sayısız yerel savaşlarla birlikte devam eden. Bilimsel ilerlemenin hızı baş döndürüyor ve yapamayacağı şey yok diye düşündürüyor. Bilim insanlarının ne yaptıklarının anlamını sorgulamadıklarını, yaratılan teknolojinin doğaya ve insana ne yaptığını düşünmediklerini sezmişti Camus; o ölümcül yabancılaşmayı... O yüzden şiiri hatırlatıyordu bilim insanına ve tabii herkese. İnsanın insana ve doğaya yabancılaşmasına dair umutsuzluğun körleşmeye dönüşmesiyle devasa ilerlemenin zıtlığıyla, şairlerde “saçma” fikrinin yerleşmesi çok gecikmemişti. Ama bir umut vardı gene de. Savaşın kötülüğünü yaşamış olmasına rağmen, Apollinaire, “güneşin altında yeni bir şey yok” diyenlere çıkışıyordu, kurşun girmiş kafatasının filmini örnek vererek: “Neyi mi? Kafamın filmi çekildi. Yaşarken kendi kafatasımı gördüm, bunda yeni olan bir şey yok mu şimdi?” O neşeli dizelerin kaynağında, o sürprizlerin heyecanında ilerlemenin iyilik getireceği inancı vardı.

O yeni havalı şairleri besbelli büyük bir zevkle okumuş, etkilenmiş olmalı İsimsiz. Ama oradan bu güne gelirken muzip zekânın, ironik oyunların nasıl tersinden havalandığını görüyoruz İsimsiz’in Fil Mezarlığı’nda. O “ilerleme” heyecanından bugüne kalan hüsran ve “saçma”yı şaşırtıcı bir ustalıkla ironi malzemesine dönüştürüyor şair, ansızın bir dizesiyle durdurup yeniden düşünmeye yöneltebiliyor okuyanı; bu gücü coşkunun, umudun değil, tam aksine, parodinin, alaysamanın, negatif bakışın olanaklarıyla var ediyor. Arka kapak yazısında Fadime Uslu’nun da dediği gibi: “Akıcı, yumuşacık, uçarı” ama “aynı zamanda kunt, durduran ve anlamda sabit tutarken(…) geniş gölgeli bir alan oluşturuyor.”

Bu nedenlerle, Rorty’nin ikinci önermesine dönersek, anlaşılan o ki; kendisinin kullandığı ile dıştaki sözcük dağarında var olan kuşkuları ne pekiştireceğine ne de dağıtacağına inancı kalmış İsimsiz’in. O kendi başına ayakta durmaya sabretmiştir.

Rorty’deki üçüncü önerme şöyleydi: Kendisi hakkında düşündüğünde, edindiği sözcük dağarına güvenini genel bir kabulden değil, eskiyle kendi çarpışmasından aldığının bilincindedir, ironist. Bu sonuncu önermeye bağlı biçimde, Rorty, ironistler için şunu da vurgular:

“Kendilerini betimlerken başvurdukları terimlerin değişmeye maruz olduğunun daima farkında olmalarından ötürü, kendilerini asla gereğinden fazla ciddiye almayan, kendi nihai sözcük dağarlarının ve böylece benliklerinin olumsallığının ve kırılganlığının daima farkında olan insanlar.” (s. 134)

Bu tanım İsimsiz’in şiirlerindeki şiir karakterinin de tanımı gibidir.

Okudukça çoğalan, dağılan, toplanan, derilen, dirilen anlamlar…

 

GİRİŞ RESMİ:

 

"Fili yutmuş boa yılanı" (ayrıntı) Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens'ten