Kel tribüne şimşir pankart

"Ki bilenler bilir, taraftar grupları nazarında pankartları, sırmalı alay sancağı gibi kutsaldır. O bezi oraya bağlamakla, takımım kazansın, bizim çocuklar kem gözlerden saklansın, rakibin ayakları birbirine dolansın diye adakta bulunmuş oluyorlar. Sponsor ilanları, bayraklar, tebliğnameler değil ama taraftarların irili ufaklı pankartları, çüpürökleri, futbol folkloruna dahildir neticede."

13 Aralık 2020 17:11

Başakşehir antrenörü Webo’nun PSG maçında hakemin ırkçı hitabına maruz kalması, beynelmilel futbol ortamında sağlam bir tepkiye karşılandı. Avrupa’da birçok yorumcu, bu olayda iki takımın beraberce gösterdiği tavrın, UEFA’nın “Irkçılığa hayır” kampanyasına emsalsiz bir katkıda bulunduğu kanısında. Türkiye’de ise, bu olaya karşı “performe edilen” infialde, memleketin futbol ortamında asla ırkçılık yokmuş gibi, ırkçılık ancak başkalarında/Batı’da olurmuş davrananlar, haklı olarak infial yarattılar. Türkiye futbol ortamının ırkçılık sicili hakkında geçtiğimiz hafta boyunca epey yazıldı (mesela Mithat Fabian Sözmen'in Evrensel'deki yazısı)...

Bunlar konuşulurken pek üzerinde durulmadı. İki aydır bütün statların tribünlerinde birbirine çatılı Türkiye-Azerbaycan bayraklarıyla “tek millet iki devlet” sloganı yazılı kocaman pankartlar asılı. Azerbaycan’la Türkiye tek milletse, bizim bu memleketteki milletimiz anayasal irade ortaklığına, tasa-kıvanç ve vatandaşlık bağına değil de etnik bağa dayanıyor, diye düşünülüyor demektir. Yani “Türk,” halihazır Anayasada (bile) yazdığı gibi “dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin” tarif edilen bir kimlik değil de, etnik bir kimlik demektir. “Teknik olarak,” etno-merkezci deniyor bu millet anlayışına; ırkçılıkla arasında, varsa, zar kadar ince bir fark vardır.

Asıl, pankartlardan söz edeceğim bu yazıda. Salgın devrinde, boş futbol statlarında asılı, gerili pankartlardan. Seyircilerden boşalmış tribünlere serili pankartlar, bize neler anlatır?

Sposorlar, reklamlar, taraftarlar

Malûm, salgının başında verilen aradan sonra ligler tekrar başladığında, bazı kulüpler hem tribüne seyirci görüntüsü döşemek, hem de taraftarlara o görüntüde temsil edilme zannı vermek için, karton manken projesi geliştirmişlerdi. Bazı tribünler, taraftarların çehrelerini taşıyan kartondan mankenlerle bezendi. Mayıs’ta Güney Kore’de FC Seoul kulübü, bu uygulamaya bir varyete katmaya kalkışmış, tribüne ellerinde pankartlarla şişme kadınlar yerleştirmişti. Rezil oldular, özür dilediler, büyük para cezası ödediler.

Karantinanın hemen öncesinde, İtalya 3. Ligindeki (Serie C) US Catanzaro’nun taraftarları, “Corona virüsle enfekte olma”yı kutlayan bir pankart açmışlardı. 

Zevzekliğin hikmeti şuydu: 2003/04 sezonunda 19 gol atmış eski forvetleri Giorgio Corona’yı anıyorlardı.

Fransa liginde sınırlı sayıda seyirciye tribün izni var biliyorsunuz. Seyircisiz devam eden Avrupa liglerinde, tribünler pankartlara, afişlere kalmış durumda. Bizde “maraton” tabir edilen, kameraların karşısındaki tribünler, çoğunlukla sponsor ve reklam verenlerin dev afişleriyle donatılıyor. Birçok sponsor lütfedip, kulübü öne çıkartıyor. Yusuf Yazıcı ile Burak Yılmaz’ın fiyakalı bir sezon geçirdiği Lille’in stadının maratonunda mesela, dev gibi “Nous sommes Lille” yazıyor, “Biz Lille’iz.”

Taraftarların pankartlarına ise kale arkaları ayrılıyor sadece. (Arsenal stadındaki gibi, kamera açısının üzerinde kalan, görünmez alanda da münferit taraftar pankartları yer bulabiliyor.

Genellikle işçi, yoksul, kenar mahalleli, genç ve en tutkulu taraftar gruplarına ev sahipliği yapan kale arkaları, salgında taraftarların kurtarılmış bölgesi gibi. Taraftarların reklamsız sade pankartlarının sunak yeri, oralar. Mesela, Liverpool’un meşhur Kop tribünü:

Kasım sonunda Napoli taraftarlarının tribüne, Maradona’nın fotoğrafını taşıyan dev bir pankart asmaları gibi istisnalar da oluyor bazen. İstisnanın en müstesnası. İnsansızlaştırılmış tribünde, bu dünyadan göçmüş Maradona’nın meleksi tebessümü – çifte hüzün.

Bazı statların tribünlerine serili hiçbir bez olmuyor. Bazı tribünlerde, sosyal mesafe, maske vb. sağlık önlemi uyarılarına rastlanıyor. Galiba daha çok İngiltere’de. Ama az.

İzleyebildiğim kadarıyla salgın döneminde eleştirel taraftar gruplarının sesinin en gür çıktığı yer Almanya. Futbolun endüstrileşmesine karşı muhalefetlerini, salgında yeni bir azimle sürdürüyorlar. Tribünlerde, –tabii kale arkalarında, zira maraton tribünler Almanya’da da sponsor ve reklamverenlere tahsisli– oraya sokamıyorlarsa stat çevrelerinde, protesto pankartları eksik olmuyor.

Daha ilkbahar “restart”ında protestolar pankatlarda baş göstermişti. Aşırı-endüstriyelleşmeye muhalif taraftar grupları, “hayalet maç” denen seyircisiz müsabakalara karşı çıktılar. Koca Bayern Münih’in stadına çıkan yollara bile “Açgözlülüğünüzü pandemi bile durduramıyor. Hayalet maçlara hayır!” pankartı asılmıştı. İtirazlar, sonbaharda lig başladığında da devam etti. FC Köln taraftarları stat çevresinde duvarları “Ne pahasına olursa olsun Bundesliga – Bizim paramız sizin sağlığınızdan daha değerli” yazılı afişleriyle donattılar. Werder Bremen Ultra’ları, bir kale arkası tribünü girişine kocaman “Against Corona Football” (Corona futboluna karşıyız) pankartı astılar.

Boş statlarda konuşlandırılan protesto pankartları da oluyor. Mönchengladbach Ultra’ları, karton mankenler dizili tribüne devasa bir “Hayalet maçlara hayır!” pankartı iliştirdiler. Stuttgart taraftarları boş tribünlere “Televizyon paraları artık adil dağıtılsın” yazılı pankartı gerdiler.

Salgın, futbol endüstrisindeki eşitsizlikleri vahimleştirdi zira; tuzu kuru oligarşik kulüplere karşı diğerleri, futbolun karmaşık bir ekosistem olduğunu, ikinci amatördeki gariban kulübü de kollamazsanız sistemin çökeceğini anlatmaya çalışıyorlar.

Bazı sponsorlar da, kendilerine tahsisli boş tribünlere astıkları kazulet afişlerde seyircisiz futbolun tadı olmadığını geveleyen sloganlarla sempati devşirmeye çalışıyorlar. Kara mizah gibi RB Leipzig’in stadının kale arkasına serili dev pankartta “Futbol taraftarlarla yaşar” yazması! Üye sayısı 17 olan, taraftarı kulüpten uzak tutup müşterileştirmekte en ileri gitmiş kulüp bunu söyleyince, komik oluyor.

Almanya 2. Liginde yer alan mütevazı SSV Jahn Regensburg kulübü ve taraftarları, “taraftarsız futbol bir şeye benzemez” sözünü laf-ü güzaf olmaktan çıkartacak bir adım attılar. “Hans Jakob Tribünü” adlı taraftar grubu, geçen ilkbaharda, boş tribünlere reklam konmasını açıkça “tabu ihlâli” saydığını belirterek protesto etmişlerdi. (Taraftar grubuna adını veren Hans Jakob, kulübün 1926-1942 arasında oynamış efsanevî kalecisi.) Bu sezonun başlamasıyla birlikte, taraftarlarla kulüp yönetimi müzakereye oturdular ve Ekim’in ilk haftasında bir anlaşma imzaladılar: Salgın atlatıldıktan sonra tribünlere tek bir reklam tabelası asılmaması üzerine anlaştılar. Salgın şayet sahiden futbolun taraftarlarla yaşayacağını gösterdiyse, icabı budur, diyorlar.

Tebliğname tahtası olarak tribünler

Türkiye’deki hayalet maçların pankart peyzajına gelelim.

Kale arkalarının taraftarlara tahsis edilmesi uygulaması, bizde de var. Birçok kale arkasında, taraftar gruplarının pankartları üçer beşer boy gösteriyor. Denizli’de, takdir etmek lâzım, kameraların çevrili olduğu maraton tribününde iri kıyım “Yeşil Cephe” ve “Forza Horoz” pankartları yer bulabilmiş. (Gençlerbirliği’nin bazı maçlarında “Alkaralar” pankartının maratonun bir kenarına iliştirilebilmesi, büyük başarı.) Son haftalarda maratonlarda taraftar pankartları daha fazla yer bulabildi galiba. Taraftar “kültürü” olmayan Başakşehir, Gazişehir gibi bazı takımların tribünleri, hariç. (İhtiyatla söylersek, en azından, kimi maçlarda.) Bilvesile söylemeden edemeyeceğim; Ankaragücü kale arkasını onurlandıran bir pankart var ki, “temsil ettiği” taraftar grubu nispeten küçüktür ama belki de bütün dünyanın taraftar grupları arasında en cana yakın ismin sahibidir: “Bekâr Evi Çocukları”. Bir Gençlerbirliklinin iltifatıdır.

Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin maraton tribünlerinde, geçen haftalarda taraftarların gönlünü almak için göz kırpan dev sponsor afişleri geriliydi: firmanız, “Nöbetteyiz!” diyor - “Gerçek sahibi taraftar dönene kadar nöbetteyiz!”

Alanyaspor’un farklılığı, maraton tribününü, boydan boya oyuncuların büst fotoğraflarının kaplaması.

Türkiye spesiyalitesi ise, salgın önlemleri gereği boş tutulan tribünlerin resmî tebliğ tahtası işlevi görmesi. Resmî tebliğ ve “millî” propaganda tahtası… Yaklaşık iki aydır, Azerbaycan bayraklı “tek millet iki devlet” pankartının görünmediği tribün yok gibiydi. Uluslararası siyaset müktesebatı pek bulunmayan, televizyonunun da sesini kısmış bir ecnebi futbol meraklısı, acaba Azerbaycan Premyer Liqası mı izliyorum tereddüdüne kapılabilir, veya “tek lig iki devlet” gibisinden bir turnuva mı oynanıyor diye düşünebilirdi.

Son iki haftadır, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafı eşliğinde “TMM – Temizlik maske mesafe” yazılı pankartlar tribünlerde poz veriyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın, –bakanın adını ve imzasını da taşıyan– “SüperBirLigOlacak” sloganlı pankartı da ara ara teşhire çıkartılıyor. “Birlig = birlik” harf ve söz oyunu, her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğumuz birlik ve beraberliğe çakılmış ilâve bir perçin olarak düşünülmüş. Öğretmenler Günü, “Kadına şiddete hayır,” gibi muayyen günlerde de, konuya uygun kamu spotlarını taşıyan pankartları ihmal edilmiyor. Hiçbir şey olmazsa, tribünlerde boş yerlere dev Türk bayrağı seriliyor.

Evet, hayalet maçlar devrinde dünyanın herhangi bir yerinden bir futbolsever, yayının sesini açmadan, skorborda, alt yazılara, formalara filan bakmadan, bir müsabakanın Türkiye liglerinde “geçtiğini” sadece buradan anlayabilir: boş tribünlere serili, resmî tebliğ ve millî propaganda pankartlarının bolluğundan. Resmî tebliğ ve millî propaganda olduklarını herhangi bir dil bilmeden de anlayabileceğiniz resmî tebliğ ve millî propaganda pankartlarından…

“Çüpürök”

Taraftarların boş tribünlere serili boy boy pankartları, hüzünlü bir peyzaj teşkil ediyor, değil mi? Yıllar önce, kulüplere ceza olarak seyircisiz oynatılan maçlar hakkında bir yazıda, boş statlardaki pankartları boş tribünde bile biten çiçeklere benzetmiştim. Yasaklı taraftarların telgrafları gibi panolara dizilerek, tribünleri bir natürmort manzarasına büründürdüklerini yazmışım. (Tanıl Bora ve Turgut Yüksel: “Pankartlar: Tribünlerin çiçekleri,” Çizgi Açığı, İletişim Yayınları 2013, s. 131-134.)

Aylar boyunca kendi haline bırakılacak sayfiye evlerinde mobilyaların üstüne örtülü Amerikan bezinden örtülere de benzetebilirsiniz, kel tribünlere serilen pankartları. Taraftarsız tribünlerin ıssızlığını örtemezler. Bir arkadaşım, özellikle İngiltere’de boş tribünlerden sallandırılan boy boy pankartları, bayrakları, balkonlara asılı çamaşırlara benzetiyor. Kendi gözlerimiz değilse bile Ahmet Erhan’ın şiiri, “kamusal alanda” asılı çamaşırların, fukaralığın bayrakları olduğunu öğretmiş olmalı. “Konuşmalar, küfürler, çocuk çığlıkları,/ Öper yüzünü yeni bir sabahın/ Çamaşırlar hışırdar avlularda,/Bayrakları gibi fukaralığın.”

Hele o azametli konforlu statların boşluğunda asılı pankartlar, manevî bir fukaralığın bayrakları sayılabilir.

Andığım yazıda, statları modern tapınaklar olarak gören antropolojik bakışı takip ederek, seyircisiz tribünlere asılmış pankartları, yatırlara bağlanmış adaklık çaputlara benzetmiştim. Galiba en isabetli yakıştırma bu olacak. Eski Türk inanışlarından İslâmiyete taşınan bu adeti bilirsiniz. Türbelere, yatırlara, kutsal sayılan veya ihtiyarlığından ötürü hürmet edilen ağaçlara bağlanan bezler, çaputlar, birer adaktır. Kırgızcada o çula çaputa “çüpürök” denirmiş. Bir çüpürök, adakçının vücudundan bir parçayı, bir uzvu temsil ediyor. Onun için halkbilimciler “kansız kurban” diye niteliyor bu âdeti.

Eh, taraftarınki de bir adak, neticede. O pankartı oraya “bağlamakla,” kendinden bir parça bırakıyor adeta. Ki bilenler bilir, taraftar grupları nazarında pankartları, sırmalı alay sancağı gibi kutsaldır. O bezi oraya bağlamakla, takımım kazansın, bizim çocuklar kem gözlerden saklansın, rakibin ayakları birbirine dolansın diye adakta bulunmuş oluyorlar. Sponsor ilanları, bayraklar, tebliğnameler değil ama taraftarların irili ufaklı pankartları, çüpürökleri, futbol folkloruna dahildir neticede. Hüzünlü de olsa, futbolun peyzajına dahildir.