Karanlığın Taneleri üzerine Tarhan Gürhan'la söyleşi

“Bu bir sinema kitabı ve yazarları oluştururken bir cast yönetmeni gibi düşündüm kendimi. Amacım bütün filmin etrafını sarmaktı. Anlatılmayan, atlanan şey kalmasın istedim. Bir boşluğa tahammülü yok bu filmin. Bence şahane bir kadro çıktı ortaya.”

05 Ocak 2023 14:45

 

Karanlığın Taneleri, Oscar’lı yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun başyapıtı Paramparça Aşklar ve Köpekler (Amores Perros) üzerine yazılarak bir araya getirilmiş 17 incelemeden oluşuyor. Sıradışı, şaşırtıcı, çarpıcı sıfatlarıyla anılan, halen IMBD’nin en çok izlenen 50 filmi kategorisinde yer alan Amores Perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler’i hikâye yaratımından  dil kullanımına, estetik, teknik, sanatsal ve siyasal açıdan, her yönüyle ele alan kitabı Tarhan Gürhan derlemiş. Kendisiyle hem kitap (Karanlığın Taneleri - Bir Film Üzerine 17 Çeşitleme) hem de film (Amores Perros) ve filmin yönetmeni Iñárritu üzerine konuştuk – ve tabii ki en çok da sinema üzerine...

***

Sinemayla olan bağınızın, tutkunuzun nasıl başladığını sorarak başlamak istiyorum. Sinemanın hayatınızda odağa yerleşme sebepleri neler oldu?

Sinema sevgisi bir çocukluk hastalığı bende. Hastalanırsınız, sonra iyileşirsiniz. Ben iyileşemedim. Çocukluğum Antalya’da geçti. Altın Portakal Film Festivali zamanı geldiğinde, sinema sanatçıları koca koca Amerikan arabalarıyla geçit yaparlardı. Türkan Şoray’ı, Fatma Girik’i, Hülya Koçyiğit’i, Tarık Akan’ı, Cüneyt Arkın’ı alkışlamışlığım vardır.

Sinema aşkına girdim fakülteye. Buradan sinema hocalarım Mahmut Tali Öngören, Oğuz Onaran, Nilgün Abisel ve Nejat Ulusay’a teşekkür ederim.

1988’de arkadaşlarımla 25. Kare Sinema Dergisi’ni çıkardık. Çok sevdiğim yönetmenlere asistanlık ettim. Yeşilçam’ın kapanışına, o hüzne tanıklık ettim. Dizi ve filmlerde yönetmen asistanı, senaryo asistanı olarak çalıştım. Yıllardır yazarak sinema üzerinde düşünüyorum. Sinema tutkusu böyle başladı bende. İçinde yaşarken duyduğum sevgi zamanla tutkuya dönüştü.

Karanlığın Taneleri, Alejandro González Iñárritu filmi Paramparça Aşklar ve Köpekler’e dair 17 farklı yazarın 17 metnini bir araya getiriyor. Böyle bir kitap oluşturma fikri kafanızda nasıl oluştu?

Burada yazar arkadaşlarımı anmam lazım. Makbule Aras Eyvazi, Sinem Cezayirli, Beril Azizoğlu, Enis Akın, Asuman Susam, Esme Aras, Hayati Baki, Hüseyin Alemdar, Baki Ayhan T., Yaşar Sökmensüer, Fatih Atila, Ali Datlı, Dr. Cengis Asiltürk, Haydar Ergülen, Hakan Günday, Pembe Behçetoğulları, Kurtuluş Özyazıcı.

Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Onlar olmasaydı bu kitap olmazdı. Huzurlarınızda sevgilerimi sunuyorum h2o Kitap’a da... Bu devirde bu kitabı basma cesareti gösterdikleri için.

Bu filmi izlediğim ilk günden beri severim. Bu sevgi zamanla hiç azalmadı. Yıllarca sinema yazarlarının bir kitap yapmasını bekledim. Onlardan hiç ses çıkmadı. Sonunda “Ben yapayım” dedim. Önce kendim bir kitap yazacaktım. Yazarken, “Başka yazarlar da olursa kitap renklenir, çeşitlenir, yorum farklılıkları olur” dedim. Farklı bakış açıları yaratabileceğine inandığım arkadaşlarıma bu konuyu açtım. Hemen hepsi itirazsız kabul etti. Yani sevgiden doğdu bu kitap. Bazı filmler böyledir, biri kitabını yazsa da okusak dedirtir.

Yerli veya yabancı yapım olmak üzere dünya sinema literatüründe sayısız film söz konusu. Paramparça Aşklar ve Köpekler’i özel kılan farkları neler? Sizin önsözde filme dair yazdığınız şöyle bir cümle var: “Lokal anestezi gibi bir filmdi.” Filmi özel kılan farkları anlatırken, lokal anesteziyi de biraz açar mısınız?

Lokal anestezi yapılmazsa bu filmin içinden çıkılmaz. Çıkılırsa da çok acı çekilir. Filmi özel kılan kurgusu ve hikâyesi bence. Çok özel bir kurgusu var. Bambaşka üç hikâyeyi tek bir trafik kazasında birleştiriyor ve birbirlerinin içine açarak anlatıyor. Bu bir ilk değil elbette, Yağmurdan Önce de böyleydi, 21:45 de… Belki hatırlayamadıklarım da vardır ama çok değil böyle filmler. Bu kadar film izleyip kitap okuyunca artık anlatılan “şey”, “hikâye”den çok, hikâyenin nasıl anlatıldığı oluyor. Zaten hemen hemen bütün hikâyeler anlatıldı. Literatüre girmesi çok normal, çok iyi bir senaryosu var; çok samimi bir sinema dili, anlatımı var; hilesiz oyunculuklar var; kendi gerçeğinin farkında bir yönetmen var karşımızda. Sizi çaresiz teslim alan bir film. Daha ne olsun…

Kitapta filme dair yazan 17 yazara baktığımızda yazar, şair, çevirmen, akademisyen, yayın dünyasına özgü birçok isim görüyoruz. Bu isimleri nasıl seçtiniz? Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

Bu bir sinema kitabı ve yazarları oluştururken bir cast yönetmeni gibi düşündüm kendimi. Amacım bütün filmin etrafını sarmaktı. Anlatılmayan, atlanan şey kalmasın istedim. Bir boşluğa tahammülü yok bu filmin. Senaryosunu senariste, rejisini yönetmene, şiir gibi bir film olduğu için şairlere, müzikleri müzik yazarına, felsefesini felsefeciye, çözümlemelerini de akademisyenlere yazdırdım. Bence şahane bir kadro çıktı ortaya.

Başta 19 yazar vardı, daha sonra 17’e düşürdük. Önce bütün yazar arkadaşlarıma bir mektup yazdım. Hiçbiri ikiletmeden kabul etti. Sonra her şey yazışarak sonlandırıldı. Yazılar defalarca okundu, ince eleştiriler yapıldı, vs. Hiçbir yazar diğer yazarların yazısını okumadı. Kitap çıkana kadar sabrettiler. En önemlisi de belki şuydu; hiçbiri “Kitapta kimler var?” demedi. Hepsi bana güvendiler. Umarım karşılığını vermişimdir.

Alejandro González Iñárritu’yu Paramparça Aşklar ve Köpekler ile tanıdık. Sonrasında üçlemenin diğer iki filmi 21. Gram ve Babil geldi ve bu filmler de büyük ses getirdi. Yönetmeni dünya sinema literatürü ve endüstrisi açısından önemli kılan sebepler neler sizce? Sinema için “Yönetmen sanatıdır” denir hep. Soruyu biraz da bu perspektifle soruyorum.

Iñárritu ne istediğini çok iyi bilen bir yönetmen. Çalıştığı ekibi de çok iyi tanıyor. Senaristi Guillermo Arriaga o zamanlar en yakın arkadaşıydı. Neredeyse firesiz bir senaryo var elinde. İyi senaryonun iyi film olma ihtimalini hep göz önünde tutan bir yönetmen. Paramparça’nın senaryosu sinema okullarında ders olarak okutulması gereken bir metin bence. Amerika’nın “alt bahçesi”nde sinema yapmanın ne demek olduğunu da biliyor. Başat olarak bunlar bir araya gelince, Iñárritu’yu benzersiz bir yönetmen yapıyor. Sinema kolektif bir iş, ama bütün bu kolektif unsurlar yönetmenin dünyası için çalışır. Yönetmen de kafasındaki filme en yakın olanı çekmek ister. İşte jenerikteki onca insan, tek bir kişinin hayalinin peşindedir – bu da bir delilik halidir. Neyin peşinden gittiğini iyi bilmen gerekir. Bu yüzden yönetmen sanatıdır sinema.

Filmde birçok unsur bir arada işliyor. Psikolojinin tüm iniş-çıkışları, insan ruhuna ve bilincine dair tüm ayrıntılar ve filmin estetik, teknik, sosyolojik, siyasi ve eleştiri mekanizması da aynı güzergâhta yol alıyor. Ve tüm bunlar birbirine kesinlikle karışmıyor. Yönetmen bunu yapmayı nasıl başarıyor? Senaryo mu buradaki sihir?

Bu saydığınız unsurlar filmin estetiğini yansıtıyor. Paramparça Aşklar ve Köpekler kendi estetiği içinde çok tutarlı bir film. Kamera kullanımından müziğine kadar... Konusu ve anlatım biçimi ambale etmiyorsa sorun yok, bütün filmler insanı anlatır. Iñárritu’ya göre insan bu: Suç işleyen, doyumsuz, arsız, katil… Kamerasını buralara tutuyor. Tabii ki iş dönüp dolaşıp senaryoya geliyor. Ancak bu senaryoyu 10 farklı yönetmene çektirseniz 10 farklı sonuç alırsınız. Yani rejisi tamamen bir yönetmen ustalığı. Bunu nasıl yaptığı ise Iñárritu’nun sihirbazlığında saklı. Anlattığı hikâyenin sertliği sinema dilini de, kurgusunu da belirliyor.


Alejandro González Iñárritu

“Filmi Yılmaz Güney ile izlemeyi çok isterdim” diye bir ifadeniz var. “Güney de Iñárritu gibi bir yönetmendi, o yüzden söyledim” mi dersiniz, yoksa başka bir sebep mi söz konusu? Bu perspektifte şunu da sormak istiyorum: Yerli yapımları nasıl buluyorsunuz ve dönemleri karşılaştırdığınızda Türk sinemasının en iyi, en verimli dönemi ne zamandı sizce?

Yılmaz Güney’i 9 yaşımda, teyzemin beni götürdüğü Konak Sineması’nda, Sürü filmiyle tanıdım. Çok etkilendim. Yılmaz Güney’i hep sevdim. Her koşuluyla, her yaptığıyla sevdim. Zaten insanları parça parça sevenleri anlamam hiç. Ben bütününü severim. İlk sinema yazılarımdan biri Güney’in Umut filmi üzerinedir. Güney’in Iñárritu ile genetik benzerlikleri olduğunu düşünüyorum. Eminim birbirlerinin filmlerini seyretseler beğenirlerdi. Birbirlerine kadeh kaldırırlardı.

“Verimli” derken, çok film çekildi anlamında soruyorsanız, ‘70’ler olmalı. Nicelik olarak… Ancak bana göre Türk sineması hiçbir zaman “verimli” olmadı. Bireysel, münferit başarıların dışına çıkabilmiş bir sinemamız yok maalesef.

Üçleme olarak çekilmiş diğer iki film, 21 Gram ve Babil ile ilgili de bir derleme yapmayı düşünüyor musunuz? Iñárritu sinemasına dair bir üçleme kitap fikri var mı kafanızda?

Yok ama bir Iñárritu filmografisi ve yaşamöyküsü üzerinden daha geniş ve bütüncül bir kitap yapmayı istiyorum. Iñárritu’nun tamamına bakmak istiyorum. Bütünü görmek çok önemli. İyi yönetmenler ilk filmleriyle hemen kendilerini gösterirler. Bu aşktır, bu aşkı yazdık Karanlığın Taneleri’nde. Sonra derin bir sevgiye döner o ilişki, o da bütün filmlerini tek tek detaylı bir şekilde ele alarak görülebilir ancak. Zor bir yönetmen. Kemikli… Kendinde ısrarcı… Sinemasında ısrarcı… Amerika onu da değiştirdi mi, değiştiremedi mi, bakmak lazım. Hayallerinin ne kadarını gerçekleştirdi, ne kadarı kaldı? Bundan sonra neler çekecek? Bu gibi sorulara cevap arayacağım.

Paramparça Aşklar ve Köpekler dışında son dönemlerde izleyip de çok etkilendiğiniz bir film var mı dünya sinemasında? Ya da en azından Paramparça Aşklar ve Köpekler kadar tutkuyla sevmeye yaklaştığınız bir film var mı?

Tutkuyla sevmek için yönetmenle ortak tutkularınızın olması gerekir. Böyle filmler 40 yılda bir çıkarlar. Kolay kolay bulamayız. Son dönemlerde değil belki ama, Dövüş Kulübü, Akıl Defteri, Barton Fink, Leon, Rezervuar Köpekleri, Amelie, Şarküteri gibi filmleri tekrar tekrar seyrediyorum. Yaşlanıyorum galiba. Saydığım filmlerin hepsinin senaryoları çok iyidir. Yeni olarak Platform adlı filmi herkese öneririm.