İç dünyanın salgındaki seyrüseferi: Necati Tosuner’den salgın öyküleri

“Paradoks gibi gelebilir, ama Tosuner’in Salgında Öyküler’i yavaş yavaş, sindirerek okunduğunda en önce tuhaf bir hız dikkat çekecektir, daha doğrusu tuhaf bir hızla devinen bir şeyler. Salgının zor zamanlarını hatırlayalım, zamanın hızı da bir tuhaf değil miydi?”

13 Ekim 2022 23:00

 

Hiç akla gelmeyecek, benzerlerini arada sırada duysak bile, çok uzaklarda yaşandığını görünce ayrıksı bir durum olduğuna kanaat getirip –bütün uzak felaketlerdeki gibi– bizim buralara nasılsa varmayacağını umarak en çok gözümüzün ucuyla baktığımız, tarih kitaplarında rastladığımız zaman şaşkınlıkla okuduğumuz, özellikle sayısal veriler karşısında okuduklarımıza inanamadığımız bir şeydi küresel salgın – iki buçuk yıl öncesine kadar. Şimdi de o kadar hazırız ki yaşadıklarımızı unutmaya, üstelik henüz hiç kimse hepten geride kaldığını söylememişken, uzmanların bütün dünyada insanları tedbirleri elden bırakmamaya çağırmaktan dillerinde tüy bitmişken. Büyük riskler altında çalışmak zorunda kalanlardan utanarak evlere kapandığımızı, sokağa çıkamadığımız için kendimize olmadık işler yarattığımızı, pek çoğunu tamamlamayıp yarım bıraktığımızı, sevdiklerimize dokunamadığımızı, kendimiz dahil herkesi zararlı, bulaştırıcı, uzak durulası bulduğumuz salgın günlerini hepten unutmadık belki, ama giderek daha uzak hatıralar sanki bunlar – bütün dünyanın başına topyekûn gelebilecek ender sorunlardan biri olduğu halde.

Necati Tosuner yeni öykü kitabı Salgında Öyküler’de[1] gezegen ölçeğinde yaşadığımız bu sıra dışı deneyimin en sarsıcı zamanlarının, henüz aşıların ufukta görünmediği, insan hayatlarının sayılara dönüştüğü, bu sayılardaki inişlerden medet umduğumuz, yükselişler karşısında çaresizliğe kapılıp, “sürekli eksiltilen umudun yerine yeni bir umut yeşerteme[diğimiz]” günlerin adeta kroniğini tutuyor. Burada bırakmamak lazım kitapla ilgili söylenecekleri, çünkü Tosuner’in yazdıklarını sadece anlatılanlarla, kitaptaki metinlerin konusuyla, içeriğiyle ifade etmek büyük haksızlık olur.

İncecik bir kitap Salgında Öyküler, ama yakın ve yavaş okunduğunda daha iyi kavranacak, daha çok haz alınacak ve etkisi altına girilecek metinlerden oluşuyor, bir çırpıda okuyup #okudumbitti denecek bir kitap değil. Francine Prose’un, devam ettiğinin, sonlanmadığının altını özellikle çizdiği yazmayı öğrenme sürecinin çok önemli bir parçası olduğunu belirttiği okuma biçimini[2] örnek alarak okumak lazım.

“Öncelikle zevk için ama aynı zamanda daha analitik bir biçimde, üslubun, sözcük seçiminin, cümlelerin nasıl kurulduğunun ve bilginin nasıl aktarıldığının, yazarın hikâyeyi nasıl kurduğunun, karakteri nasıl yaratıp ayrıntı ve diyalogları nasıl işlettiğinin daha fazla farkına vararak okuyordum. Yazdıkça, yazı yazmanın da okumak gibi her bir sözcüğün, her bir noktalama işaretinin üzerinde durarak yapıldığını keşfettim.” (s. 13)

Paradoks gibi gelebilir, ama Tosuner’in Salgında Öyküler’i yavaş yavaş, sindirerek okunduğunda en önce tuhaf bir hız dikkat çekecektir, daha doğrusu tuhaf bir hızla devinen bir şeyler. Salgının zor zamanlarını hatırlayalım, zamanın hızı da bir tuhaf değil miydi? Günler geçmiyor gibiydi, ama geçiyordu. Geçiyordu geçmesine ama hiç geçmemiş gibiydi aynı zamanda, durmuştu sanki; takılmış bir saat gibi, saniye kolu sanki hamle ediyor, ama akreple yelkovanın çektiği seti aşamıyor, daha önceleri çoğu kez tıkır tıkır geçtiğine vehmettiğimiz zaman, tık tık edip aynı yerde duruyordu. Hiç geçmediğini zannettiğimiz, duracakmışçasına yavaşladığından kaygılandığımız halde geçiyordu yine de ve biz bunu takvim yapraklarından değil, sayılardan takip ediyorduk, yeşil-mavi bir ekranda artaduran sayılardan ve hakkında pek az şey bildiğimiz virüsle ilgili söylenenlerin, yazıp çizilenlerin çoğalışından.

“Söylentili günlerin uzayıp gidişi. Gidemeyişi. Söylentili söylentili uzayıp duruşu. Duramayışı. Gel bana, koş bana oluşu. Çağıldayışı. Çoğalışı. Yeni bir söylentinin çıkışı. Hızla yayılışı. Dağlar, denizler bile aşmış oluşu. Gerçeklik kabuğunu sırtlayışı. Gerçeğe dönüşmeyi gerçekleştirmiş oluşu. Sanki övünçle. Gizli bir böbürlenmeyle sanki...” (s. 1)

Tosuner’in hareket sensörü salt söylentilerin çetelesini tutmuyor, onun önceki kitaplarını okuyanların çok iyi bildikleri gibi, esas olarak içerideki ritmin peşinde, o ritmi (daha doğrusu aritmiyi, bozuk, düzensiz, inişli çıkışlı atan bir şeyleri) sezmenin. Keskin bir iç gözleme ayarlı. Daha ilk öykünün en başlarından şu cümleler:

“Yılgınlık barındıran doygun bir yorgunlukla. Ki, yüzünün ince durgunluğunda bir üzünç düşüyor alnına. Gelen geç kalmış, çoktan gitmiş giden. Korku değil. Kaygı değil. Kırılgan... ürkek. Bir yakınış sessizlikle korunan.” (s. 1)

İç dünyanın tuhaf seyrüseferi. Bir hareket değil de bir durum söz konusu gibi. Bize iç dünyanın ne halde olduğu anlatılıyor; dışarıda neler olup bittiği değil. Sadece bu mu peki? Bir yorgunluk – hem yılgınlık barındıran hem de doygun olan. Üzgün de aynı zamanda, gelenin geç kaldığına, gidenin çoktan gittiğine üzülüyor, kırılganlığının farkında ve peşi sıra yakındığını öğreniyoruz, ama bu yakınışı hareketlerden göremeyeceğimiz, kaş göz, el kol hareketleriyle, dudak kımıltılarıyla takip edemeyeceğimiz de ortada. Bu yakınış da içeride, sessiz. Birkaç cümleyle çizilen ruh halindeki kımıltısız seri hareketler. Şu meşhur “Durum öyküsü mü, olay öyküsü mü?” sorusundaki klişeyi geçersizleştiren bir hareket dizisi belki de bunlar. Durumun içindeki olaylar. (Ya da kısaca iç-olay.) Olay sadece kişinin hareketleri midir, bir başkasına gerek mi vardır bir olayın vuku bulması için illa? (“Benden başkası mıydı sanki?.. Kimdi bana düşmanlık eden?..”) (s. 3)

Ya şu cümle – içerideki bitimsiz, dolaşık, yükselip alçalan devinim:

“Yine de, üşenmeye kolayca varan sıradan bir usançla, yokuşlardan ısrarla sakınıp o hep en dolambaçlı olanın seçildiği sevda tanımlarından hızla uzaklaşarak, bir yöneliş ışıltısız yalnızlığa.” (s. 2)

Üstelik bu kitaptaki öyküler salgında geçiyor – başta belirttim, kendimizden bile korktuğumuz, kendimizi başkalarından, başkalarını kendimizden sakındığımız. Yalnızlığın bilmediğimiz halleriyle tanışıp kımıldamadığımız günleri yorgun argın tamamladığımız.

Necati Tosuner’i hayli andıran bir anlatıcısı var Salgında Öyküler’in. Henüz yayımlanmamış Sen ve Kendin diye “ne olduğu adından hemen anlaşılan bir roman[ı]” var onun da. Tosuner’in hayat hikâyesini, bağlarını, bağlılıklarını bilenler daha birçok ortak noktayı hemen tespit edeceklerdir. Yaşıtlar da. Altmış beş artı on bir on iki… Salgın zamanı sokağa çıkma yasakları kalktığında bir dönem ancak bir-iki saat havalandırmaya çıkarcasına sokak izni verilen altmış beş yaş üstü bireylerden, üstelik sağlığı da dışarı çıkmasına pek az izin veren biri. Zaten çok sınırlı olan bir şeylerin daha sınırlanması:

“Dün günlerden pazardı ve ben ona gidemedim.

Evet, başka türden bir yalnızlık var sanki karşımda.” (s. 7)

Salgında Öyküler, biraz da bu başka türden yalnızlığa ilişkin anlatılardan oluşuyor. Başkalaşan, başka türden yaşanan birçok şey çıktı ortaya salgında. Belki biraz da bu yüzden, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak artık” dendiğini sıkça duyduk – her şeyin eskisi gibi olduğu ayan beyan ortada olduğunda bile, bir dua, bir savsöz, bir mantra gibi yinelendi, yineleniyor. Büsbütün haksız değil aslında bunu söyleyenler. Hayatımıza giren bir dolu yeni kavram, nesne var, adları aynı kalsa da başka türden ruh halleri, eskisinden farklı duygularla yaşadıklarımız var – onlar yokmuş gibi davranamayız. Ama bizim için önemli olan şu: Başka türden bir yalnızlığı karşısına alan Tosuner’in öykü kişisi, kim bilir, belki de bu başka türden yalnızlığın sonucunda pürdikkat kesiliyor – var kalma, oyalanma, usançla baş etme, geçmek bilmeyen saatleri doldurma arayışı peşinde. Bu, “yeni” “öncekilerden başka/farklı” dediklerimizin daha farklı görünümleri, halleri olduğunun farkına varıyor bu kez.

“Ve işte, salgınla ilgili sayılar da sanki biçim biçim maskeleniyordu, – dönem ruhuna uygun olarak.” (s. 17)

“Sanki insanları çaresizlikte eşitliyor mudur maske takmış olmaları?..” (s. 22)

Maske, “dönem ruhu” evet, ama bir yandan da o denli yabancısı da sayılmayız maskelerin. Başka dönemlerin de ruhu değil miydi, başka türlü maskeler? Olduklarından başka türlü görünmeye çalışanların yüzlerine değilse de dillerine geçirdiği, yalanı örttüğü, dolanı sakladığı maskeler yok muydu? Salgında Öyküler’in içinden geçen önemli damarlardan biri dense yanlış olmaz: “Maskenin maceraları.” Taksan bir türlü, takmasan olmaz. Mikroba geçit vermeyeceği umulan maskeler bir yanda, yalana dolana "buyur geç" diyen sayısal, dilsel maskeler öte yanda. Bu kadar da değil, gülümsemeleri de saklıyor örneğin – ancak düş kurduğunda, öykü yazdığında geçit var maskelerin ardındaki ağızların, dudakların sessiz ifadelerini (gülümsemeleri örneğin) bilmeye, kurmaya, öykü anlatıcısının deyişiyle “uydurmaya”. Salgında Öyküler’in anlatıcısı da öyle yapıyor.

“Başka türden” olan salt yalnızlık değil, ne çok şey. Çaresizlik de başka türden örneğin. Usanç da, umutlanışlar ve umutlanışların çöküşü de. Necati Tosuner, iç dünyada kopan fırtınaları, çekişmeleri, itişmeleri, o bitimsiz sancılı devinimi birkaç cümleyle çizivermenin ustası, dönem ruhuyla birlikte aktarıyor bunları.

“Öyle, çekip başka ülkelere gitme umudu da kalmadı oysa.

Çünkü gidecek yer yok ki... Çünkü gidecek yer hiç kalmadı ki... İçinde hep dışarıda bir yer umudu taşımış olanlar için bile...

Şimdi, acı çekmeler. Umutlar. Sevmeler. Sevmekten yorulmadan sevmeler. Umutlanışlar yani. Usanmadan. Umutlanıştan hiç usanmadan.

Hiç yorulmadan. Niçin, diyerek... Niçin diyen, niçin diye soran bir ısrarla direnerek. Bir anlam veremeyişle anlam kazanan o direnişle.

Bu.” (s. 47)

Anlamın çöktüğü yerden doğrulması – “anlam veremeyişle”. Önce şu belirtilmeli: İçe dönük bir bireyin salgın boyunca zihninden geçenlerin aktarılması değil bu metinler, başkalarında nelerin değiştiğini, çöktüğünü de görüyor öykülerin anlatıcısı – çok zaman kendi içinden geçirerek elbette. Salgın, belki de içimize döndüğümüzde başkalarını da görebildiğimiz bir zaman dilimiydi, ortak korku, ortak kaygı, ortak hapsolmuşluklar içindeyken. Bakmasını bilene – bakacağı yere daha önce çok bakmış, oralarda çok debelenmişlere, acı çekmekle umut arasındaki çekişmenin anlamsızlıkları nasıl içeri buyur ettiğini, onun karşısına nelerin ne zorluklarla çıkabildiğini görmüşlere özellikle.

İçerideki devinimler kadar yoğun olmasa da Salgında Öyküler’de dışarıya dönük gözlemler de var. Evden çıkamayan ya da çok sınırlı zamanlarda çıkabilen anlatıcı pencereden, televizyon ekranından ya da kısa süreli sokak maceralarında gördüklerindeki aymazlıklar karşısında şaşkın. Özellikle iki izlek daha önde öykülerde: Başkalarına hastalık bulaştırmayı göze alan kostaklanmalar ve salgın yönetimindeki zaaflar ya da zaafların, hataların yanı sıra salgının, ölümlerin, ölüm üzerine vaazların, vaatlerin işlerine, hesaplarına geldiği şekilde kullanılması, fırsat kabul edilmesi... Öykü anlatıcısının bunlara ilişkin gözlemleri, laf dokundurmaları, ince alayları, doğrudan söyledikleri, imaları, fısıldadıkları bir araya geldiğinde bunların arasındaki güçlü ve yadsınmaz bağ da kendisini gösteriyor. Bu bağın yerel, dönemsel nedenleri var kuşkusuz, ama çarpıcı bir başka boyut daha söz konusu, salgın gibi o da küresel ölçekte: Eşitsizlik. Bunun karşısında artık ironinin, söz dokundurmanın imkânı yok.

Herkesin virüsten köşe bucak kaçındığı günlerde “çöplerden bir şeyler toplayarak geçinmek” zorunda olanlar karşısında içini kaplayan çaresizlik ve teslim oluşu anlatıcının – içe seslenen bir ilenme!

“Korona az bu dünyaya!” (s. 16)

Böyle diyorum ama salt bir içe seslenme –söylenme– kitabı da değil Salgında Öyküler. Yavaş ve yakın okumaktan girmiştim söze, Tosuner’in öykü anlatıcısı iki farklı yerden (belki de zamandan) anlatıyor öyküleri. Başta dediğim gibi bir kronik izlenimi bırakıyor metinler, oysa dikkat edildiğinde bir başka ses kendisini duyuruyor. Bu sese bir örnek:

“Korona, çözülmez bir bulmaca olma yönünde hızla yol alıyordu. Mikrobun karşısında, başlangıçta bir şaşkınlık da içeren o katlanma gücünün artık tükenmeye başlamasıyla belirginleşen çaresizlik, insanlığın –öyle epeydir yokluğu duyulan– bir ortak derdi olarak, her yerde yayıldıkça yayılıyordu.” (s. 65)

Bu anlatım tarzı, bu, bir belgeseldeki dış-sesmiş izlenimi bırakan nötr ve mesafeli sesleniş birkaç öyküde daha çıkıyor karşımıza, öykü boyunca sürmüyor, yerini içe seslenişe ya da belirsiz bir dinleyiciye güne ya da düne (buradaki “dün” hem takvim olarak dün hem de uzak geçmiş, anlatıcının çocukluğu çok kez) dair izlenimlerin, düşüncelerin, düşlerin anlatılmasına bırakıyor. Bu “yordu”lu kip yaşananla anlatılan arasına bir zaman mesafesi koyduğu gibi aynı zamanda bir sürekliliği, hatta tekdüzelikle malul bir sürekliliği duyuruyor bize.

Bir yandan Korona günlerinin geçip gittiği, arkada kalmış birtakım olayların, durumların, yaşananlardan çok sonra hatırlanarak anlatıldığı sezgisini değilse de umudunu bir nebze kuvvetlendirirken, bir yandan da neredeyse birbirinin tıpkısı günlerin art arda gelip geçtiğini, bitmediğini, bitmeyeceğini ima ediyor; kaçınılmaz bir döngüselliği. Hemen peşi sıra salgın günlerinin içinden, ortasından gözlemler, deneyimler, duygulanımlar anlatılmasından ötürü ikincisi daha baskın bir his olarak kalıyor. “Dün” olanlar di’li geçmiş zaman kipiyle anlatılırken, bu kip dün de, bugün de, yarın da olan/olacak şeyleri bir araya getirip toparlıyor – bu nedenle artık bir geçmiş zaman söz konusu değil, geçemeyen zamandan söz etmek daha doğru olacaktır, geçememiş zaman kipi! Orhan Koçak, Tehlikeli Dönüşler’de Ayhan Geçgin’in metinleri bağlamında buradakine benzer “yordu”ları analiz ederken “bitimsiz bir şimdinin anaforu”[3] tabirini kullanmıştı. Salgında Öyküler’de çok sık olmasa da karşılaştığımız bu “yordu”lu anlatım için de pekâlâ bu tabiri ödünç alabiliriz.

Beri yandan Tosuner’in Salgında Öyküler’deki metinlerinde bu kipi başka bir şekilde isimlendirmek de mümkün: Bıkkınlık kipi, ya da usanç kipi.

“Günler: Birbirini yineledikçe günler, alışılmış değil, doyulmuş değil, bıkılmış oluyor. Yineledikçe, yenisi daha silik çıkıyor, daha değersiz geliyor.” (s. 83)

Salgında Öyküler’de bunca karanlığın içinde hiç ışık yok sanılmasın. Belki bu karanlığın da etkisi var belirmelerinde; bıkkınlık usanç, yükselişler çöküşler arasında parıldayan iki inci. Biri şöyle ifade ediliyor: “Gizlenmişler saçıla saçıla dökülüyor, ortaya çıkıyor gerçekten gerçek olanlar.” (s. 86) Hepten kararıp kapanmanın önüne geçenlerden ilki bu. Ortaya dökülenleri ve dökülecekleri (maskelerin ardını) görme arzusu, bir inat belki de, bir nanik ya da.

Ondan önce de öbürü; yalnızlığın başka türüyle karşılaşmış anlatıcının gene içeride yaşadığı bir şey. Bir başkası için, sevilen biri için duyulan kaygıların yüceliği, duyulan özlemlerin, insan sıcaklığına, yakınlığa, bir şeyler paylaşmaya, düşünce, gözlem ya da kaygı mesela. Şimdinin yanında geçmişe de vuruyor parıltısı bunların. Ya da geçmişten derleniyor böyle zamanlarda güç kuvvet, yaşanmışlıklardan, hatıralardan.

“Ama onunla birlikte olmanın yaşanılmış ve unutulmamış bir sevinci vardı. Onu yeniden yaşamak için sürünmeye bile katlanırdı insan.” (s. 41)

Salgında Öyküler’de, halen sürmekte olan, gezegenin bu çok tuhaf, olağanüstü döneminden yaşanmışlıklar anlatılıyor. Bir öyküde dendiği gibi, “bu yaşanılmışları unutursak yazık olur”, ancak bize bu öykülerin hatırlattıkları arasında şunun da bulunduğu göz ardı edilmemeli: Öykü anlatılanlardan, konusundan ibaret değildir. Özetlenmesi imkânsızdır. Tosuner’in anlatmak istediklerini kâğıda dökerken nasıl bir dil ustalığıyla kelimeleri yan yana getirdiğini, onlarla oynadığını, oyunlardan yeni anlamlara geçitler açtığını, gidip gidip varılan çıkmazları, her an yanı başta bekleyen yenilginlikleri, usanmaz bıkkınlıkları, önlem, çare diye sunulan saçmalıkları, bunları anlatarak, kelimeler, cümleler yardımıyla gördüğünü, gösterdiğini ve anlattığını, nerede anlatıyı kesmeyi yeğleyip nerede başta alakasız görünen bir başka şeye sıçradığını, bunları yaparken hangi örtüleri sıyırdığını, hangi içsel derinliklere ışık tuttuğunu, öyküde şu olur, bu olmaz denilerek ezber edilen ne çok sözümona düsturu boşa düşürdüğünü kavramak, görmek için sakince bu öyküleri okumak gerekiyor.

 

NOTLAR: 


[1] Necati Tosuner, Salgında Öyküler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2022, 87 s.

[2] Francine Prose, Bir Yazar Gibi Okumak: Kitapseverler ve Kitap Yazmak İsteyenler İçin Bir Kılavuz, çev: Seda Çıngar Melloy, Kıraathane Kitapları, 2022, 490 s.

[3] Orhan Koçak, Tehlikeli Dönüşler, Metis Yayınları, 2017, s. 97.