Tayfun Atay: “İnsana ‘eşref-i mahlûkat’ diyerek yol almanın artık imkânı yok!”

"İnsan-merkezci yaklaşırsak elbette Korona bir felakettir ama ‘çevre-merkezci’ yaklaşırsak, Korona bir ‘fren’ ve ‘dezenfektan’, bir çıkış arayışıdır. İnsan denen zararlının kendisine yaptıkları karşısında Korona, doğanın bir çıkış yolu bulma çabası..."

07 Ocak 2021 18:30

Bazı değerlerimizi sorgulamaya başladığımızda bambaşka sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Antropolog-gazeteci Tayfun Atay’ın yazdığı, Oğlak Yayınları’ndan çıkan Doğadan Duaya: İnancı Gözlemlemek  de böyle bir kitap. İnsanın kendini içinde bulduğu doğadan ve gerçek dinden zaman içinde uzaklaşmasıyla nelerle karşılaşmaya başladığımızı gözler önüne seriyor. Atay, bugünün din pratiğine akademisyen gözüyle gayet rasyonel bir dille, nesnel bir şekilde, bilim insanı olarak yaklaşıyor. Doğanın hayatımızdaki tarihsel yeriyle başlayan kitap, Kenya’da pandemi öncesi avcılar tarafından katledilen beyaz zürafayla ve ‘korona’yla bitiyor. Doğadan Duaya,   günümüzde yaşadığımız hayatı, tarihi, bugünü ve yarını yeniden düşünmemizi ve biz insanların yapıp ettiklerimizin beyaz zürafa örneğinden hareketle nelere mal olabileceğini gösteriyor. Tayfun Atay’la din, siyaset, kültür ve tarihin birbirleriyle kesiştiği geniş ölçekli kitabını konuştuk. 

Hayat düaliteyle birlikte ilerliyorsa, bugün geldiğimiz noktada din neyle beraber varoluşta?

Din, insanın doğa karşısındaki tutumu ve konumuyla birlikte varoluşta! Kitabın da zaten bir anlamda özü; dua ile doğa arasında kalmış insanın hali, daha doğrusu halipürmelâli. Bugün din deyince Türkiye’de çok yaygın bir deyiş şu: “İnsan, eşref-i mahlukattır”. Yani, yaratılmışların en şereflisi… Bu deyiş mesela; bugünün dünyasında dinin varlığını sürdürebilmesi açısından, işlevsel çerçevede uygun bir deyiş değil. Ben dine antropolojik bir anlayışla yaklaştığım için dini insan yaşamında işlevsel bir kurum olarak değerlendiriyorum. Bu şekilde baktığımız zaman inanç, ‘eşref-i mahlûkat’ telakkisi ile insandan yana ve doğaya karşı, kültür-doğa ikiliğinde, insan ve insan dışı varlıklar ikiliğinde hep insandan yana bir işlev üstlendi. Bugün artık bunun daha fazla imkânının kalmadığını, burada işlevsel değil, işlevsiz bir anlayışın söz konusu olduğunu görüyoruz. ‘Eşref-i mahlûkat’ diyerek, böyle bir inançsal ve dinsel çerçeve üzerinden yol almanın imkânı yok! Tam tersine insanı doğal yaşamın bir parçası olarak gören, onun doğaya tabi olduğunu kabul eden ve doğaya yapıp ettiklerinin bedelinin kendisine çok ağır biçimde döndüğünü anlamamız gereken bir aşamadayız. Korona krizi ya da felaketi ne derseniz deyin, bunlarla ilişkili... Kitabın başlangıcında da sonunda da bu mesaj var. Kitap, “Tapılacak en kutsal varlık doğadır” diye başlıyor ve “Beyaz Zürafa’nın intikamı: Korona” diye bitiyor. Burada anlatmak istediğim; ancak ve ancak insan-doğa yahut kültür-doğa ikiliğinden yürüdüğümüzde insanı doğanın bir parçası sayan anlayışla yorum mekanizmasını işleterek dinlerin yol almasının mümkün olabileceği... İnsanların her şeyin öznesi, varlıkların en şereflisi olduğunu inancın bir parçası sayabileceğimiz bir tablo yok! Bugün dinsel anlayışın, dinsel yorumun doğa ile barışık, doğayı önceleyen, doğayı özneleştiren, insanın ve kültürün doğaya tabiliğini kültürün de doğaya uyumunu esas alan bir çerçeveye sahip olması gerekir. Mesela tam da bu doğrultuda çağdaş İslam düşüncesinin önde gelen isimlerinden olan Seyit Hüseyin Nasır, Allah’ın isimlerinden biri olan “Muhît” üzerinden bir yorum denemesinde bulunarak diyor ki; Allah tam anlamıyla ‘çevremiz’dir. İşte ben de diyorum ki tapılacak en kutsal varlık doğadır.

Kültürel yetkinlik insanın kaderini dönüştürdü

Doğadan Duaya, insanların bir zaman doğal olduğu imasında bulunuyor. İnsanların tamamen doğal yaşadığı bir dönem var mıydı sizce? Varsa ne zaman?

Kendi yaşamını sürdürebilmek için alet yapabildiği aşamada insanın diğer canlılardan farkı ortaya çıkıyor. Biz buna kültür diyoruz. Okurlar kitabın giriş kısmında da buna dair bazı bilgiler bulabilirler. Fakat sonuçta böylesi bir ‘kırılma’, doğal-biyolojik bir varlık olmakla birlikte diğer canlılardan farklı olarak kaderini ciddi bir biçimde dönüştürmesine yol açan ve onu yeryüzünün her yerinde yaşayabilir hale getiren bir yetkinlik bu… Paleoantropolojik bulgular, 2 milyon yıl öncesinde bir ‘maymun’un böylesi bir dönüşüm gerçekleştirerek ‘insan’laştığını gösteriyor bize. Ondan sonra elbette insan, doğanın her yerinde yaşayabilecek bir yetkinliğe kavuşuyor. Sonra insanın 10 bin yıl önceki tarım devrimiyle ikinci bir önemli kültürel kırılma gerçekleştirdiğini görüyoruz. Yine de bunlar, insanın doğayla uyumlu yaşamaya dayalı kültürel dönüşümleridir. Ama 250 yıl önceki endüstri devrimi ile çok daha yoğun ve radikal olarak kültürel yetkinliğin doğaya alabildiğine zarar verecek tahripkâr şekilde işlerliğe sokulduğunu görüyoruz. Ben bütün bu söylediklerimin izini inanç boyutunda sürmeye çalışıyorum. Modern insanın dışında kalan insan topluluklarına, özellikle 19. ve 20. yüzyıldaki araştırmalara baktığınız zaman, bu insanların doğaya karşı uyumlu ve daha mütevazı olduklarını, inançlarının da dini inanışlarının da buna uyumlu olduğunu görüyoruz. Ayrıca bugün Batı’da paganizm ve Şamanizm gibi inançların yeniden keşfine yönelik hareketlilikleri de kaydetmekte yarar var. Bu inanışlar da insanın doğayla olumlu ilişkisini imleyen inanç sistemleri.

Nasıl söylemem gerektiğine dikkat ederim

Yazıları sevilen bir antropolog ve gazetecisiniz. Yaptığınız araştırmaları yayınlamak ve düşüncelerinizi olduğu gibi ifade etmekten de geri durmuyorsunuz. Kendinize otosansür uyguladığınız oldu mu?

Hayır, otosansür uygulamıyorum ama söylerken nasıl söylemem gerektiğine dikkat ediyorum. Kalemime ket vurmuyorum. Bazı dönemlerde kitaplarım yayınevlerinin bazı kaygıları nedeniyle geç çıkmasına rağmen içeriğe yönelik oto sansür sürecine kendimi sokmadım. Bir şekilde elbette içinde bulunduğumuz dünyada özellikle din söz konusu olduğunda kitlesel hassasiyetin çok yüksek olduğunu biliyoruz ama sanırım kitabım da bu açıdan bir örnek oluşturuyor. Dindar kalpleri, zihinleri belki rahatsız edebilecek antropolojik önerileri, sosyo-tarihsel verileri dahi kullanmaktan çekinmiyorum. İnsanların inandığı ve sorgulanmasından pek hoşnut olmayacağı konular üzerine de yazıyorum; kurban meselesi, İslam’ın ilk dönemlerinde hilafet meselesi gibi…

Corona bir fren ve dezenfektandır, doğanın çıkış arayışıdır

İslamiyet’teki ilk seçimin halifelik olduğunu, Hz. Muhammed’in ölümünün ardından Mekkeliler-Medineliler arasında bir seçim savaşının başladığını ifade ediyorsunuz. “Güç, hile, desise eşliğinde seçimle gelen bir daha seçimle hiç gitmemiş, hep el değiştirmiş” diyorsunuz. Bir antropolog olarak gelecek için mutsuz musunuz? Bu yazgıdan kurtulmak için ne yapılmalı?

Umutsuzluk, ölüm noktasıdır. En son umut ölür derler ya… İnsan yaşadığı müddetçe umudunu kaybetmez. Bizden binlerce, on binlerce yıl önce yaşayan insanlık, pek çok noktada umudunu kaybedecek hadiseler yaşadı. Nüfus artışı daha önceki dönemlerde de var, birtakım kaynak kısıntıları ve onlara bağlı salgınlar, kıtlıklar, savaşlar bütün bunlar insanlık tarihine baktığımızda karşımıza çıkıyor. Bugünkü tabloda ise insanın yeryüzündeki yaşamı neredeyse topyekûn imhaya götürebilecek noktada olduğunu görüyoruz ve zaten bunun karşılığı olarak doğanın tepkisi de Korona… Korona’ya kıyamet falan deniyor; ben öyle bakmaktan yana değilim. ‘İnsan-merkezci’ yaklaşırsak elbette Korona bir felakettir ama ‘çevre-merkezci’ yaklaşırsak, Korona bir ‘fren’ ve ‘dezenfektan’, bir çıkış arayışıdır. İnsan denen zararlının kendisine yaptıkları karşısında Korona, doğanın bir çıkış yolu bulma çabası. Bizim bakışımızın ‘çevre-merkezci’ olması gerekiyor. İnsan-merkezci bakış, insanın sorumsuzca, hoyratça hiçbir kaygı gütmeksizin çevre karşısında alabildiğine yapıp etme süreci gerçekleştirmesine yol açıyor. Önceliğimiz çevre olmalı. Elbette hayal ya da rüya görmüyorum, ama bu ekonomi-politik işleyişi değiştirmek zorundayız. Kâra dayalı, alabildiğine tüketimi öne çıkaran iktisadi faaliyetle yola devam etme imkânımız yok. Dolayısıyla umutsuz değilim, bugünlere tanıklık ederek yazmaya ve tarihe tanıklık etmeye devam ediyoruz.

Alevilik hâlâ kendini dışavurma derdinde!

Halk İslamı’nın resmi din söylemiyle çelişkiye düştüğü noktalarda sizce ne yapmalı? Aleviliğin de kurumsallaştığı ölçüde, sizin Sünnilik için kitabınızdaki ifadenizle ‘VIP İslamı’na dönüşmesi tehlikesi yok mu sizce?

Alevilik bugün Türkiye toplumunda heterodoksiyi yani yaygın inancın karşısında azınlık inancını temsil ediyor. Kıyıda kalan inancı temsil ediyor ve İslam adına Sünnilik karşısında bir çeşitliliğin adı olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan Türkiye’de Sünni temelde İslam’ı ideolojikleştirmiş, siyasallaştırmış bir iktidar var ve bu iktidar zaman içerisinde kendi sivil-asker-bürokrasisini yaratma yoluna gitti. Topluma da bir şekilde dinsel hareket noktasından yeni bir giysi, yeni bir kültürel kisve biçmeye çalıştılar, yeni bir yaşam biçimi yaratmaya çalıştılar. Bunları yaparken hep bir mağduriyetten bahsettiler ama gördük ki bu iktidarın nimetlerinden yararlanarak gürbüzleşmiş, sınıfsal olarak da karşılığını bulmuş Müslüman burjuvazi, dindar-muhafazakâr burjuvazi kendini gösterdi. Sınıfsal dinamik, bu iktidarın dini retoriğine ek olarak kendisini dışarı vurdu ve o dini retorik içerisinde artık biz ayrıcalıklı Müslümanlardan da bahsedebiliyoruz, hâlâ bu iktidara destek veren yoksul, ‘madun’ Müslümanlardan da söz edilebiliyor. Tabii Aleviliğin böyle bir duruma gelmesi durumunda –iktidarın olduğu yerde sadece Alevilik değil, hangi inanç olduğu fark etmez– böyle bir farklılaşma kendisini gösterecektir. Şu aşamada Aleviliğin sesini duyurma imkânı çok daha genişlemiş olmakla birlikte yine de Türkiye’de hele ki kimlik siyasetine oynayan bir iktidar ve kendisini de kimliksel olarak Sünni-Müslüman olarak dışa vuran bir iktidar var karşısında; bu nedenle Aleviliğin ayakta kalma, kendini ifade etme derdinin hâlâ sürdüğünü görmemiz gerekiyor. Hâlâ bir cemevi meselesinin halledilemediği, Aleviliği başlı başına bir inanç sistemi sayma konusunda bir arpa boyu bile yol alınamamış Türkiye’de bu soru için henüz çok erken.

Kararsızların oranında ciddi artış var

Kitapta ‘Biz dindar nesil yetiştirmek istiyoruz’ sözünün ardından Türkiye’de dindarlığın artmadığını hatta azaldığını, deist ve ateist sayısında artış olduğunu rakamlarla ortaya koyuyorsunuz. Bu verilere de dayanarak gerçek dindarların mevcut düzene kızgın ve küskün olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz yoksa bu rakamlar sadece yeni neslin tepkisini mi gösteriyor? 

Sonuçta bu iktidar, dindarların mağduriyeti üzerinden hareket ediyor ki ben bunu kitapta ‘dinbazlık’ olarak vurguluyorum. Dini retoriği kullanarak, ekonomik ve politik ayrıcalık yaratıp, zenginleşme noktasına geldiler. Bunlar artık yavaş yavaş siyasi kesimi destekleyenlerin arasında da görülüyor, buna bağlı olarak hoşnutsuzluklar özellikle son yerel seçimlerde kendisini gösterdi. Elbette Türkiye’de muhalefetin kendi iç sorunlarına bağlı olarak iktidardan artık yaka silken kitlelerin seçenek sorunuyla karşı karşıya kaldıkları da bir gerçek. O yüzden kararsızların oranında ciddi bir artış var. Dolayısıyla bir yandan evet, neredeyse 20 yıla varan bu dinbaz iktidarın kendisine oy veren kitleler tarafından da bir doygunluk, bıkkınlık, rahatsızlık yarattığını söylememiz mümkün. Bunun yanı sıra bu iktidar, diliyle de Türkiye ve dünya analiziyle de çok ama çok yaşlı, demode ve Z-kuşağının, 2000’lere doğan kuşağın dünyalarına hitap edemez durumda. İmam-hatiplerde de gözlem olarak deizme yöneliş bununla bağlantılı. Bu iktidarın geleneksel çerçevede bürokratik bir din kurumu olarak Diyanet’i de işlerliğe sokarak her konuda yasakçı, esneklikten ve empatiden uzak, dayatmacı, talepkâr bir Sünni-Ortodoksi anlayışına karşı dindar-muhafazakâr Y ve Z kuşağı gençlerin bu iktidar için çantada keklik bir kitle olmadığı görülüyor. Böylesi bir dinbazlığın dışında siyaset üreten oluşumlar için hem büyük imkân alanı var hem de onlara elbette çok büyük bir görev düşüyor.   

‘Sentrik’ ideolojiler ötekileştirmeye kadar gider

Irkçılıkla türcülükten kurtulmamız mümkün mü? Bu ikisinin benzer kategoriler olduğu söylenebilir mi? Irkçılığın tarihsel olarak belli bir noktada kökleşip yerleşmesi gibi türcülük de mi belli bir tarihsel dönüm noktasında başladı sizce? Yoksa türcü olmaya mahkûm muyuz?

Irkçılık, türcülük ve cinsiyetçilik, bunlar ‘üçüz’ olarak aynı kefede değerlendirebileceğimiz, kabul edebileceğimiz insanda mevcut zararlı motivasyonlar. Irkçılık; bir insan topluluğunun kendi dışındaki insan topluluklarını biyolojik bir özcülükle kendinden daha aşağı, değersiz sayması ve buna bağlı olarak da onlara yapılan her şeyi kendinde hak görmesi. Türcülük de insan denen varlığın, kendi dışında diğer hayvanları kendisi karşısında değersiz ve aşağı görmesi, bundan dolayı da onlara yaptığı her şeyi müstahak sayması... Cinsiyetçilik ise erkek insanın, kendi türünün karşı cinsini değersiz ve aşağı sayarak ona yaptığı her türlü şeyi hak görmesi… Bunlar ‘sentrik’ yani ‘merkezci’ bakışlar olarak erkek-merkezci, biz-merkezci, insan-merkezci bakışların sonucu olan ideolojik pozisyonlar. Yani, erkeği merkeze alıyorsan, cinsiyetçi ataerkil bir anlayışla insanın yeryüzündeki konumlanışını belirliyorsun, ırkçılık ya da etnosentrizm, bir şekilde kendi grubunu, topluluğunu, kavmini merkeze alarak diğer insan topluluklarını kendinden daha aşağı görmek... Egosentrizm yani benmerkezcilikle başlanır, oradan bizmerkezciliğe, etnosentrizme yürünür; işte orada parçası olduğun topluluk merkezdedir. Sonra da homosantrizm yani insan-merkezcilik belirir. Bütün bu ‘sentrik’ ideolojiler, ötekileştirmelere ve ötekileştirenleri de tahribata, söz gelimi onları hayvanat bahçesinde tutmaktan soykırıma uğratmaya kadar uzanır. İnsan topluluklarını belli kamplarda toplamaktan başlayıp tamamen imhaya kadar da gidebilir. İnsanlık tarihinde bunların örnekleri var. Bütün bunlar, evet, tarihsel olarak yoğun şekilde karşımıza çıkar ama tarihin her döneminde de kendi topluluğunu merkeze alan ideolojik itkiler karşısında insanları uyaranlar ve bunlara karşı önerilerde bulunanlar hep oldu. Belki geçmişte bunları bütünlüklü olarak bunları tespit edemiyoruz ama bugünün dünyasında etnosentrizmin bittiği yerde antropoloji başlar diyebiliyoruz. Öteki olanı, öteki insan topluluklarını daha aşağı ve değersiz görmek yerine kendi insanlık halini zenginleştiren seçenekler olarak gören, “onlar yoksa ben de yeterince insan değilim” diye düşünen bir başlangıç ve hareket noktasına sahiptir bugün antropoloji.

•