Michel Foucault 101

"Bert Foucault'nun sosyal bilimlerle ilişkisinde saptadığı dört izleği dört alt başlıkta açıklamış: Tarihin Eleştirisi ve Radikal Kuşkuculuk, Söylem Analizi ve Söylemsel 'Pratikler', Bilgi/İktidar Hipotezi ve Alan Çalışması Yapan Bir Felsefe."

01 Nisan 2021 09:30

Jean-François Bert’in Foucault isimli kitabı Emrullah Ataseven’in çevirisiyle, Sel Yayıncılık tarafından, “Giriş Kitaplığı” dizisinden yayımlandı. Kendini klasik anlamda filozof kabul etmeyen Foucault’ya farklı bir gözle bakmaya çalışarak eserlerindeki derin bağları ortaya çıkarmayı hedefleyen kitap Foucault düşüncesine giriş dersi niteliğinde.

1976 doğumlu Jean-François Bert sosyolog, sosyal bilimler ve bilim tarihi araştırmacısı. Çalışmalarını Lozan Üniversitesi’nde sürdüren yazarın kitabının orijinal ismi Introduction à Michel Foucault, yani Michel Foucault’ya Giriş. Nitekim “Yaşam Yolu: Foucault Hareket Halinde”, “Norm Yoluyla Düzenleme: Disipline Edici Kurumlar”, “İktidarların Analizine Doğru”, “Kendilik Pratikleri ve Ötekiyle İlişki”, “Foucault ile Birlikte Düşünmek” başlıklarıyla beraber bibliyografya ve önemli olayların kronolojisini ihtiva eden kitap hakikaten Fransız düşünürün fikirlerini derli toplu ortaya koyan bir özet gibi. Giriş bölümünde Foucault’nun beşeri ve sosyal bilimlerle ilişkisinin paradoksal olduğunu öne süren yazar Foucault’nun herhangi bir disiplinin yazarı olup olmadığını sorguluyor. Buradan hareketle düşünürün felsefi olanla olmayanın sınırında olduğunu, disiplinler arasına çekilen her sınırı reddettiğini belirtiyor: “… cisimleştirilmiş, yani unutulmuş ve benimsenmiş bir ‘tarih’ olduğumuzu açığa çıkarmış olması sebebiyle Foucault pek çok sosyolojik, tarihsel veya antropolojik düşünceye musallat olmaya devam etmektedir.” Bu sayede yazarın farklı disiplinler açısından önemini vurgulayarak onun queer teoriden bilim ve teknoloji çalışmalarına kadar pek çok saha için ufuk açıcı olduğunu söylemekte.

Kitabın ilk bölümü Chomsky, Kuhn, Rawls ve Habermas ile aynı kuşağı paylaşan Foucault’nun felsefe ve psikoloji ile hemhal olmasıyla başlıyor. 1951’de felsefe alanında uzmanlık derecesi elde edip öğretmenlik yapan Foucault “ilk derslerinde psikolojiyi hem felsefi gelenekle olan teorik ilişkisi hem de epistemolojik ilkeleri bakımından ele alır”. Hayat tecrübesini –özellikle İsveç, Brezilya ve Japonya tecrübeleri önemli– çıkış noktası yapan Foucault 1950’li yıllarda İsveç’te psikiyatri kliniğinde çalıştıktan sonra doktor-hasta arasındaki ilişkiyi ele almaya karar verir. Böylece delilik üstüne yazacaktır. Hapishanenin Doğuşu’nu kaleme alması ise “Hapishaneler Üzerine Enformasyon Grubu”nda yer almasından kaynaklanır. Böylece farklı bir epistemoloji kurmak ister, gayesinin “bilimsel söylemlerin üretildiği dar toplumsal alanın dışındaki muhtemel etkilerini, bilhassa hâkimiyetleri altına almakla görevli prosedürleri her toplumun icat etme tarzını analiz etmek olduğunu” belirtir. Öte yandan Foucault’nun yapısalcılık ile ilişkisinin onun için üç noktaya temas ettiği üzerinde durulur: İlkin yasal ve yasadışını sorgular, ikinci olarak birinci dönem Annales Mektebi tarihçilerinin izinden gidip özellikle Braudel’in II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası kitabından hareketle tarihsel süreklilik altındaki kopuş fenomenlerine yönelerek farklı bir tarih ihtimalini düşünür. “Hegelci veya Bergsoncu tarzda tek bir zaman, her şeyi sürükleyecek bir tür büyük akıntı değil, üst üste binmiş farklı tarihler söz konusudur.”

Metot olarak kullandığı yapısalcılık ise, “insan düşüncesini oluşturan kuralların ilk analizini mümkün kılarak, insanın seçimlerinden tam manasıyla sorumlu ve kendi değerlerinin yaratıcısı bir varlık olmayıp, eylemleri ve fikirleri geliştikleri dönemden ayrı düşünülemeyecek bir özne olmasını sağlayan bu anonim bilgi ağlarını ortaya çıkarır”. Görüldüğü gibi Sartre düşüncesine aykırı bir yönden hareket eder. Öte yandan “Hapishaneler Üzerine Enformasyon Grubu”nda yer alması onu entelektüelin konumu hakkında düşünmeye de sevk edecektir. “Hiçbirimiz hapishaneye girmeyeceğimizden emin değiliz” şiarıyla hareket eden grup “tutuklulardan, tutuklu ailelerinden ve avukatlardan bilgi toplanmasını örgütlemeye çalışarak onları mücadele nesnesine dönüştürmeyi amaç edinir.” Bu bağlamda, “özgül entelektüel” kavramını öne sürer Foucault. Bu entelektüel, Sartre’ın evrensel aydın modeli yerine güncelle temas halinde olan, yerel ve gündelik sorunlara kafa yoran kişidir. Bu sorunları politikleştirerek bilgi aracılığıyla iktidarın söylemini yıkmayı amaçlar. Örnek vermek gerekirse, hapishane hayatındaki giz perdesini kaldırarak suç teorisinin önüne karşı-söylemi konumlandırmaya çalışır. Kısaca hakikat üretimi ve hakikat iktidarıyladır derdi.

İkinci bölümün ilk durağı Deliliğin Tarihi’dir. Bert burada üç noktaya değinmekte: İlkin Ortaçağ delilik anlayışından kopuşu anlamaya çalışır Foucault. İkincisi “yasak ve ihlal mefhumlarına dair felsefi ve antropolojik bir düşünme sürecidir”. Üçüncü olarak da modernite eleştirisi yapar. Böylece Freud ve psikanaliz eleştirisi de şekillenir, zira onun için hastaneler zaten iktidar bilgisinin inşa edildiği alanlardır fakat terapistlerin cürmü büyüktür:

“Hastayı tımarhanede yaşamaktan özgürleştirdiği ve akıldışı bir diyalog imkânını yeniden ortaya çıkardığı için övgü toplayan Freud aynı zamanda, deliliğin dilinin anlamını boşaltmakta, bu dili katı bir tedavi sürecine eklemlemeye çalışmakla, böylece, artık sözün muhatabı olan her şeye muktedir terapist figürü içinde eski yapıları yoğunlaştırmak amacıyla, tımarhaneyi düzenleyen bu yapıların özünü benimsemekle eleştirilmiştir.” (s. 34)

Deliliğin Tarihi’nde de Annales Mektebi’nin, özellikle Lucien Lefebvre’in etkisi görülür; hatta “toplumun kapatılma mekânları ve dışlama usulleriyle nasıl karakterize edildiğini göstermesinden dolayı Foucault derhal, tam yetkili bir tarihçi olarak değerlendirilmiştir”. Öte yandan sağlıklı bir nüfusun kapitalist toplum düzeni için ne kadar önemli olduğunu göstermeye çalışarak kliniğin doğuşu ve tıbbi üretim üzerine kafa yorar. “Tıp 18. yüzyılda, tıpkı ülkenin somut bir ‘polis’ aygıtı gibi devingen ve istikrarlı bir biçimde uygulanmaktaydı.”

Ona göre tıp hizmeti “devlet doktoru, kent doktoru ve işgücü doktoru” üzerinden işlemekte olup ilki bilginin devlet eliyle örgütlenmesine hizmet eder, ikincisi kent sorunlarıyla hemhal olur, üçüncüsü ise zenginler daha zengin olsun diye “yoksul sınıfların sağlıklarının ve bedenlerinin kontrolüyle” uğraşır. Toplumsal tıbba geçiş “görünmez fakat her yerde” olan, “yalnızca saf baskı olmayan” nüfus denetimi kavramını doğuracaktır. Böylece tıp sosyolojisi sahasına giren Foucault hekim-hasta arasındaki ilişkiyi de çocuk-eğitimci, tövbekâr-papaz gibi denetim mekanizmaları gibi incelemekte, “hekimin otoritesini nerede bulduğunu sorgulamaktadır”. Ona göre “artık tıbbi müdahalenin eylem alanına bütün hayat fenomeni yerleşmiştir”. Bu bağlamda “özel tıp” ile “toplumsal tıp” küresel bir stratejiye aittir.

1975 yılında Hapishanenin Doğuşu kitabını yayımlamış, hapishanenin neden 18. yüzyılın başında doğduğunun peşine düşmüştür. Ona göre hapishanenin tarihi cezanın tarihidir. “Hapishane; okul, tımarhane veya hastaneyle birlikte cezaya tüm toplum için eğitici bir işlev atfederek bireyler üzerinde doğrudan etkili olma işlevine sahip, yepyeni bir iktidar teknolojisinin kilit taşıdır.” Zira suç olgusu yoksa polise de ihtiyaç olmayacaktır. Bu minvalde, medyanın işlevi suçluların ne kadar tehlikeli olduklarını bize hatırlatarak etrafta gezinen üniformalı ve silahlı adamları kabul etmemizi sağlamaktır, çünkü bu stratejinin “potansiyel suç işleme risklerini önceden görebilen bir polis kuvvetini bizzat vatandaşların talep etmelerini sağlamayı mümkün kılacak, güvenlikçi bir denetimi genelleştirme işlevi bulunmaktadır”. İktidar, ordu, okul, hastane gibi kurumlar bedeni disipline etmekle kalmaz, insan faaliyetlerini düzenleyerek, zamanı da örgütleyip sermayeye dönüştürür. Askerî eğitimde başın düz ve dik tutulmaya alıştırılması, idman gibi kavramlar disipline edici süreçlerden yalnızca bazıları olup bireyin inşasında rol alır. Bireyin inşası sürecinde Jeremy Bentham’ın panoptikonunu örnek olarak seçer, çünkü bu hapishane modeli zindanın üç temel işlevini altüst eder: İnsanı kapatma, ışıktan mahrum bırakma ve gizleme. Böylece disipline edici süreçler insanın kendi kendini tahakküm altında hissederek oto-denetimi içselleştirmesine hizmet eder. Foucault’nun tabiriyle insan kendi kendini tabi kılar.

“İktidarın Analizine Doğru” başlıklı bölümde ise Deliliğin Tarihi’nde olduğu gibi Foucault yine sınırlara yönelir, toplumun hangi dışlama sistemiyle işlevini sürdürdüğünü anlamaya çalışır. Böylece iktidar hiyerarşilerini anlamak için ilkin tabana yönelir, çünkü “iktidar ilişkilerinin hangi açıdan değişken olduğunu ve aile, cinsel ilişki, hatta komşuluk ilişkileri gibi ‘mikroskobik’ ince unsurlar aracılığıyla nasıl uygulandığını göstererek bu ilişkilerin kendine has işleyiş tarzını sorunsallaştırmak gerekmektedir”. Bu dikkati üç iktidar rejimini belirlemesini sağlayacaktır: Kraliyet egemenliği, disipline edici rejim ve biyopolitika.

“Artık yalnızca bireyi disipline etmek değil, onun düzen içinde olmasını da sağlamak gerekmektedir. Disipline edici mikro-teknikler, bir nüfusun tüm hayati fenomenlerini gözetleme, nüfusu yönlendirme, emredici bir tarzdan ziyade serbest bırakmaya dayanarak nüfusu güvenlik altına alma şeklindeki yeni bir meşguliyete kendilerini uyarlar.” (s. 75)

Buradan hareketle, kişinin serbestliğini sağlayan güvenlik dispositifleriyle nüfus bilgisinin temel taşlarını oluşturduğu “yönetimsellik” kavramını öne sürer. Yönetmek “eylem alanını yapılandırmaktan ibaretse”, “yönetimsellik” de iktidarla mücadele halinde şekillenen tüm “stratejik ilişkileri” belirtir. Başka bir deyişle, “iktidar oyuna bağlıdır; zira yapı içerisinde bir düzensizlik ihtimali, kurumsal makinenin çarkları arasında ‘bu oynuyor’ ihtimali hep vardır.”

Dördüncü bölüm ise “Kendilik Pratikleri ve Ötekiyle İlişki” başlığını taşımakta. Burada Foucault’nun 1976 yılında yayımladığı Bilme İstenci kitabından hareketle 19. yüzyılda başlayan dört noktaya temas ediliyor. İlki “kadın bedeninin histerikleştirilmesi”, ikincisi “çocuk cinsiyetinin pedagoji konusu olması”, üçüncüsü “üreme davranışlarının toplumsallaştırılması” ve dördüncüsü “sapkın zevkin psikiyatrikleştirilmesi”. Foucault’ya göre cinsellik tarihi cinsiyet söylemlerinin tarihi olup cinselliğin bilgisi üç kurum üzerinden inşa edilmiştir: Kilise, okul ve devlet. Bu bağlamda psikanaliz de cinsellik dispositifine dahil edilir, çünkü tıpkı günah çıkarmada olduğu gibi psikanaliz de “her şeyi anlat!” şiarıyla konuşmayı teşvik eder. Yazara göre “Foucaultcu analizin en orijinal tezi” ise cinselliğin bastırılmadığını, aksine birtakım hiyerarşilerden hareketle tasnif edilerek bilginin “çok çeşitli cinselliklerin üretimiyle işlediğini göstermesidir”. Yani cinsellik bastırılmamış olsa bile “iktidarın baştan çıkarma, art arda yatırımda bulunma şeklindeki ustaca düzenlenmiş mekanizmalarına maruz bırakılmıştır”. Böylece, “kendiyle ilişki ve cinsel ahlak” kavramlarını irdelemek için Antik Çağ’a yönelecektir. Yunan toplumunda “politik olguyla etik kaygının” birlikteliğinden hareketle, “insanın kendi üzerinde uygulamaya çalıştığı hâkimiyet ilişkisinin ancak başkalarına uyguladığı iktidar içinde gerçekleştirilebileceğini” belirtir.

Kitabın son bölümü “Foucault ile Birlikte Düşünmek” ise bir sonuç niteliğinde. Bert düşünürün sosyal bilimlerle ilişkisinde saptadığı dört izleği dört alt başlıkta açıklamış: Tarihin Eleştirisi ve Radikal Kuşkuculuk, Söylem Analizi ve Söylemsel “Pratikler”, Bilgi/İktidar Hipotezi ve Alan Çalışması Yapan Bir Felsefe. Bu başlıklardan hareketle Foucaultcu eleştirinin paradoksal olduğunu belirtmekle birlikte, “Foucaultcu proje tam olarak, okurlarını artık ne yapacaklarını bilemez hale getirmek demektir” diye yazmakta.

Tüm bu özellikleriyle kitap Foucault’nun fikirlerini tanımak, onun anahtar kavramlarını öğrenmek için bir giriş niteliğinde. Öte yandan kitap sadece Foucault’nun eserlerinden hareket etmiyor. Onun diğer düşünürlere yaklaştığı noktaları yahut diğer düşünürlerden aldığı metotları ortaya koymakla beraber, ona yöneltilen eleştirilere de yer vermekte. Özetle, kitabı Foucault düşüncesine giriş dersleri olarak görmek mümkün.

 

GİRİŞ RESMİ:

Michel Foucault, 1971'de ırkçılığa karşı bir gösteride. Yanındaki Jean-Paul Sartre.