Makbule Hanım’ın aynası

“Kendileriyle yapılan görüşmeler, tanıklıklar aracılığıyla 'elit', 'seçkinci' olarak adlandırılan Cumhuriyet’in ilk kuşak eğitimli kadınlarını diğer kadınlarla ortak kılan özellikleri görüyoruz. Aslında onların da diğerleri gibi cinsiyet ayrımcılığı yaşadığını, erkekler üzerinden tanımlandıklarını, erkekler dünyasında var olma mücadelesi verdiklerini...”

09 Mayıs 2021 17:13

Yaşam anlatıları yaşam tarihi alanlarının konu edindiği insan çeşitliliği açısından geniş bir kapsama yayılmayı amaçlar. İnsan yaşantılarının anlatılar olarak kayda geçişine yönelik girişimler, yaşamın tüm kıyılarına uzanmak, buralarda deneyim ve tanıklıklar biriktirmek, yani bir tür toplumsal hafızanın, kaydetmeyenler, yazmayanlar ve geleceğe bırakma imkânı olmayanlar için ve onlarla birlikte oluşturulmasına katkıda bulunmak olarak ifade edilebilir.

Kişisel davranışın bir grup ya da sınıfın kolektif tarihinin belirli bir özgülleşmesinden başka bir şey olmadığı bilgisinden yola çıkarak, en bireysel görünen seçimlerin bile kişinin içinde yaşadığı toplumsal ilişkiler ağı (sosyal sermaye) ile yakından ilgili olduğunu uzun zamandır bilmekteyiz. Cumhuriyet’in öncü kadınlarıyla ilgili yaptığım çalışmada da çıkarttığım sonuç buydu genel olarak. Türkiye’nin ilk kadın astronomlarından Nüzhet Gökdoğan da, ilk kadın su mühendislerinden Mülhime İnce de, ilk tıp tarihçisi Emine Atabek de, ilk Yargıtay üyesi Şükran Esmerer de kentsoylu ailelerden gelmekteydiler ve Batı tarzı eğitim almışlardı. Birkaç yabancı dili çok iyi derecede biliyorlardı. Cumhuriyet’e, devrimlere olan inançları sonsuzdu. İdealisttiler. Modern Türkiye’nin Batılı yüzünü temsil etmekteydiler. Bu özellikleri onları ortak kılmaktaydı. Ait oldukları sınıfın özelliklerini böyle temsil etmekteydiler. Ancak bunun ötesinde kimdi bu kadınlar? Dönemi anlamak açısından onları öne çıkaran nitelikleri, sınıfsal kimliklerini bilmek önemli ama yalnızca bunları öne çıkarmak anlatıyı eksik bırakmaktaydı. Örneğin Nüzhet Gökdoğan kendisiyle, kendi iç dünyasıyla ilgili konuşmayı seven biri değildi. Bu anlamda kapalı kutu gibiydi. Yaptıklarıyla, kamusal alandaki kimliğiyle anılmak istiyordu. Şükran Esmerer son derece çekingen ve tedirgin biriydi, kendini anlatmak ona manasız geliyordu. Sürekli olarak konuşması sırasında “bunları yazmayın, gerek yok, önemsiz” deyip durmuştu. Emine Atabek ise kendinden, yaşama bakışından, ilişkilerinden, insanların, ders vermenin onun açısından ne anlama geldiğinden söz etmekten çekinmeyen, bilakis bunu dile getirmenin önemli olduğunu düşünen biriydi. Mülhime İnce de öyle… Bütün bu ipuçlarını kendileriyle yapılan görüşmeler, tanıklıklar aracılığıyla öğrenebiliyoruz. Onlara has, onları biricik kılan özelliklerini, başka bir deyişle “insan” olarak kim olduklarını anlıyoruz. Bir yandan da “elit”, “seçkinci” olarak adlandırılan Cumhuriyet’in ilk kuşak eğitimli kadınlarını diğer kadınlarla, onlarla aynı sınıftan olmayan kadınlarla ortak kılan özellikleri görüyoruz. Aslında onların da diğerleri gibi cinsiyet ayrımcılığı yaşadığını, erkekler üzerinden tanımlandıklarını, erkekler dünyasında var olma mücadelesi verdiklerini izlememiz mümkün olabiliyor.

15 Ocak 2001 tarihinde Beril Eyüboğlu’yla birlikte ziyaret ettiğimiz, ilk köy araştırması yapanlar arasında yer alan Mediha Esenel de “Soğuk bir kış gününe kısmetmiş görüşmemiz” demişti bize. Geç Kalmış Bir Kitap’ı (Geç Kalmış Bir Kitap; 1940’lı Yıllarda Anadolu Köylerinde Araştırmalar ve Yaşadığım Çevreden İzlenimler, Sistem Yayıncılık, yay. haz. Betül Çelik, Temmuz 1999, İstanbul) okuyup çok heyecanlanmış[1] ve uzun süre görüşmek için kendisini aramıştık. Çünkü biz onu şimdiye kadar hep Niyazi Berkes’in eski karısı Mediha Berkes olarak bildiğimizden, kitabı alıp okuyuncaya kadar Esenel soyadı bizde hiçbir çağrışım yapmamıştı. Mediha Hanım boşandıktan sonra sessizce eski soyadı olan Esenel’i almış ve yılların yorgunluğu ve küskünlüğüyle köşesine çekilmeyi uygun görmüştü. Oysa bize aktaracağı pek çok tanıklık ve bizimle paylaşacağı upuzun bir yaşam vardı. O dönem bu karşılaşmamızı yazdığımda da söylemiştim: “Biraz geç kalmış bir söyleşi bizimki...” (Saygılıgil, “Tüketemedikleri Kuşaktan Bir Kadın: Mediha Esenel”, Pazartesi, sayı: 71, Şubat 2001, s. 18-19.)

Makbule Dıblan’ın bir hekim olarak yaşam anlatısını kaleme almak için (Saygılıgil, “Kadın Parlamenterler”, Tarih ve Toplum, 29 (171), 1998, s. 143-148) kardeşi Hüsniye Kozanoğlu’yla 1 Ekim 1997’de görüşmüştüm. Ablasından, onun kardeşleri için yapıp ettiklerinden ne kadar da sevgi ve minnetle söz etmişti Hüsniye Hanım! Uzun uzun fotoğraflara, onun hakkındaki gazete kupürlerine bakıp çay ve kurabiye eşliğinde sohbet etmiştik. En çok dile getirdiği şeyler Dıblan’ın iyi bir konuşmacı olması ve devamlı koşturmasıydı. Bir trafik kazasında kaybettikleri Makbule Hanım’ın çerçevelenmiş büyük bir fotoğrafı evin başköşesinde duruyordu. Ayrılırken bana Makbule Hanım’ın gümüş aynasını hediye etmişti. Aynaya baktığımda sanki Makbule Hanım’la göz göze gelmiş gibi bir hisse kapılmıştım. Çok özel bir andı benim için.

1997-2001 arası çok yoğun bir biçimde sözlü tarih çalışması yaptığım, kadınların anlatılarını, onlar hakkında anlatılanları biriktirdiğim, yazmaya da çalıştığım bir dönemdi. Sonrasında da Makbule Hanım’ın “aynasına bakarak” bütün bu anlatılar ve kendi üzerime çok düşündüm.

“Makbule Dıblan’ı unutsak olur mu?” başlıklı yazısında Taçlı Yazıcıoğlu çok haklı ve yerinde bir soru soruyor:

“Peki, bıkmadık mı biz kadınlar erkekler üzerinden tanımlanmaktan? Erkek referansı –babası, kocasıyla; yanında poz verdiği ünlü bir yazarla, bakanla, cumhurbaşkanıyla–olmadan bir kadını anlatmaktan?” 

Benzer bir soruyu Bahar Gökpınar da, Müphem Bir Kadının Feminist Biyografi ile Kurgulanışı: Ayşe Leman Karaosmanoğlu Bir Sefirenin Özel Arşivine Yolculuk (İletişim Yayınları, 2015) isimli kitabında Ayşe Leman Karaosmanoğlu (1900-1996) ile ilgili olarak soruyordu. Osmanlı mutasarrıfı Mehmet Asaf Paşa’nın kızı, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Yakup Kadri’nin karısı, siyasi tarihimizin önde gelen isimlerinden Burhan Belge’nin kız kardeşi ve Murat Belge’nin halası olarak pek de kendi kimliğiyle, “Leman” olarak kamusal alanda adı geçen birisi değil. Gökpınar’ın çalışması Leman Karaosmanoğlu’nun biyografisi ama bir yandan da biyografinin ne olduğunu tartışan bir anlatı. Çalışma hem Leman Karaosmanoğlu’nu tanımamıza hem de niye arka planda kaldığının gerekçelerini anlamamıza yardımcı oluyor. Ölümünden sonra Murat Belge tarafından Bilgi Üniversitesi’ne verilen terekesinde özellikle Leman Hanım’ın Yakup Kadri’yle mektuplaşmaları ve bir sefire olarak seyahat notları geniş yer tutmakta. Gökpınar da esas olarak Leman Hanım’ın biyografisini yazarken bu mektuplardan, ilaveten kendisinin gazete röportajları ya da onun hakkındaki tanıklıklardan yararlanıyor ve erkekler dünyasında ön plana çıkmayan bir kadının kim olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Gökpınar’ın soruları bu anlamda çok önemli:

Şayet Leman Hanım tarihsel bir özne olarak nitelendirilecekse, bireysel kimliği tarihin içine ne oranda yerleştirilebilir? Bu kimlik, bir biyografik bilgi olmanın ötesinde bir kadın kimliği olarak toplumsal cinsiyet ile konumlandırılabilir mi? Leman Hanım’ın bireysel kimliği ile bu çemberin hem içinde hem de dışında yer alan toplumsal kimliğin özdeşliği söz konusu edilebilir mi?” (Gökpınar, s. 26)

Feminist tarihçi Michéle Riot-Sarcey kadınların biyografilerinin, günlüklerinin, yaşam tanıklıklarının değerlendirilmesiyle artık başka bir siyasi tarih yazılması gerektiğini dile getirir. Sözü edilen anlayış yeni bir bakış açısıyla, farklı bir gözle tarih yazımına bakmayı gerektirir. Leman Hanım’la ilgili bütün bu bilgilere sahip olduktan sonra, Gökpınar’ın sorularını da içerecek biçimde aynı tarih yazımı nasıl olur da devam edebilir?

Makbule Dıblan (solda), Mediha Esenel (sağ üstte), Ayşe Leman Karaosmanoğlu (sağ altta).

Sözü geçen yazısı vesilesiyle konuştuğumuzda Taçlı kolektif bellek oluşumunu “üst üste koyulan tuğlalar”a benzetmişti. Yazısını Makbule Hanım’ın, benim ve Hüsniye Hanım’ın anlatısı üzerinden örüyordu. Ve de tabii ki Hüsniye Hanım’la ilişkimizden, sohbetimizden kalanlardan… Tuğlalar zaman geçse de bir araya gelerek yükseliyordu.

Şimdiyse yine Makbule Hanım tüm ihtişamıyla aynasından bize bakarken, Mediha Hanım asla unutmamamız için kitabının sayfalarından bize sesleniyor:

“Herkes bu dünyaya kendi penceresinden bakar; hele toplumumuzda, erkeklerle kadınlar birbirlerinden farklı deneyimler yaşar. Topluma bakış açıları oldukça farklıdır. Ben toplumdaki hızlı değişimlerin ta içinde bulundum; bu yüzden kendimi şanslı sayıyor, bir kadın olarak gençlere söyleyebilecek sözlerim bulunduğuna inanıyorum.” (Esenel, a.g.e,. s. 4)

Nüzhet Hanım, Mülhime Hanım, Şükran Hanım, Emine Hanım, Leman Hanım ve daha niceleri aynalarından bize bakıyorlar ve “biz buradayız, bizi ve kendinizi görün” diyorlar.

 

 

NOTLAR:


[1] Bu kitabın varlığını da sevgili Ferhunde Özbay’ın Virgül dergisinde çıkan, kitapla ilgili yazısı sayesinde öğrenmiştim. Bkz. Özbay, “Geç Kalmış Bir Yazar: Mediha Esenel”, Virgül, sayı: 33, Eylül 2000, s. 50-52.