“Doğal dilin yapısal özelliklerine öykünen, ondan öğrenen bir Kurmaca Dil”

Aykut Köksal’ın Anlamın Sınırı’nın ikinci basımı üstüne Zühre Sözeri’nin yazdığı sunuş yazısını Tadımlık olarak sunuyoruz.

11 Kasım 2022 17:32

Anlamın Sınırı, Aykut Köksal’ın, 1973 sonrası yirmi yıllık yazma sürecini aktaran Zorunlu Çoğulluk kitabı ile başlayan dizinin ikincisi. 1994 sonrası kaleme aldığı kuramsal yazıları içeren toplam, Köksal’ın sanat ve mimarlık yazılarında vurgulamaya çalıştığı paradigma dönüşümünü sergiliyor. Köksal, bu paradigma dönüşümünü kurgularken tartışmanın temeline Doğal Dil Çağı ve Kurmaca Diller Çağı ayrımını koyarak, okuyucuya anlaşılır, üretilebilir, dönüştürülebilir bir kurguyu, son derece zenginleştirici bir yol olarak sunuyor. Önerdiği bu yol, geleneksel anlamda mimarlık ve sanat tarihi yazımındaki çıkmazları ortadan kaldırmayı ve artık yeni sözlere alan açmayı mümkün kılıyor.

İlk basımda olduğu gibi bu basımda da, kitabın hemen başında, yazarın okura seslendiği kısa bir metinle karşılaşıyoruz. Burada Köksal, “Farklı konularda, farklı bağlamlar için yazılmış yazıları bir araya getirmek için kayda değer bir gerekçe olmalı” diyerek söze başlıyor ve bu gerekçenin oluşup oluşmadığına okurun karar vereceğini belirtiyor. Uzun yıllardır özellikle akademik çalışmalarda ve eğitim sırasında sıkça kaynak olarak öğrencilerle paylaştığım bu kitap için bu yazıyı kaleme alırken öncelikli niyetim, kayda değer bir gerekçe* konusunu irdelemek ve yazarın bize verdiği görevi bir okur olarak yerine getirmek…

Bütün bu düşüncelerle birlikte kitabın sayfalarını çevirdikçe ve farklı parçalardan oluşan bu yazı seçkisini zihnimizde birleştirmeye başladıkça, Köksal, doğal dilin yapısına öykünen bir kurmaca dili mi yoksa tam tersine onun bir eleştirisini mi ele alıyor diye sorabiliriz. Köksal öznenin ortaya çıkması ile Doğal Dil Çağı üretimlerinin çözülmeye başladığını, özellikle Endüstri Devrimi ile hızlanan bu çözülmenin bir bakıma doğadan da uzaklaşmak olduğunu aktarıyor. Bu noktada Doğal Dil Çağı’nın yan yana olma ve kendiliğindenlik durumuna vurgu yapıyor, yinelenen bir şekilde doğa ile dengenin her daim kurulabildiğini belirtiyor. Özellikle modernleşmenin doğayla kurulu dengede yoksun kaldığı, Doğal Dil’in kendini var eden önemli bir özelliğinin denetim ve uzlaşma olduğu, modernleşmenin ise bu denetim özelliğini rasyonalist düşünce ile kurmaya çalıştığı ve bu sayede çok uzun süre kendini devam ettirebildiği kitapta aktarılan önemli vurgular. Köksal bir yandan modernleşmenin nihai aşaması olan modernizmi bir Kurmaca Dil olarak nitelerken, öte yandan onun Doğal Dil ile nasıl bir öykünme ilişkisi kurduğunu gösteriyor. Öyleyse “doğal dilin yapısal özelliklerine öykünen, ondan öğrenen bir Kurmaca Dil” üzerinde yoğunlaştığını varsayabiliriz.

Köksal’ın bu okumalar yoluyla okuyucuya aktarmaya veya düşündürmeye çalıştığı Kurmaca Dil, kitaba dahil edilen her metnin kendi iç bağlamında sınanıyor, tıpkı Doğal Dil Çağı üretimleri gibi: Kendiliğindenlik içinde, sarmal bir hareketle ve kümülatif bir değişimle ama doğayla kurulu dengeyi hep yeniden üreterek. Mimarlık ve çizim arasındaki ilişkiyi irdeleyen metin içinde, birlikte ya da özerk olma durumlarına göre Doğal Dil Çağı’ndan Kurmaca Diller Çağı’na ulaşan bir serüveni anlatmaya koyuluyor. Osmanlı geleneksel üretimine mimarlık ve müzik ilişkisi üzerinden bakarken, Köksal’ın ürettiği dil bu defa bellek konusu ile mimarlık ve sanat tarihi yazımında cevapları aranmayan ya da geçiştirilen konuları gündemine alıyor, -eşzamanlılık ve unutmayan zihinsel gelenek kavramsallaştırmaları ile- oldukça güçlü bir şekilde bu konuları tartışıyor.

Modernizmi bir Kurmaca Dil olarak niteleyen Köksal’ın, bu okumayı yaşadığı coğrafyada da sınamayı gerekli göreceği açıktır. Modernleşme ve Ulusalcılık tartışmalarının arka planında irdelemeye çalıştığı tam olarak da budur. Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiyesi modernleşme izleğinde yaptığı tanımlamalar -özellikle Osmanlı’nın sadece son yirmi yılını etkileyebilmiş olan- yeniden bir gelenek yaratma çabası olarak tanımladığı Yeni-Osmanlı Mimarlığı onun için gerçek anlamda bir Kurmaca Dil başarısıdır. Köksal bu dönemdeki üretimlere bugüne dek mimarlık ve sanat tarihi yazımında olmadığı kadar hakkını vererek ve bu özgün dili olması gerektiği gibi bağlamı ile ilişkilendirerek tanımlıyor. Ardından Sedad Hakkı Eldem’i ele alırken özellikle okuyucu ile buluşturduğu Elliler Modernizmi yine ilk defa Köksal’ın kavramsallaştırmasıyla mimarlık tarihyazımına giren önemli bir tanımlama.

Bir koruma nesnesi olarak kent metne dönüşürken, Köksal okuyucuya Kurmaca Dil’in arka planını daha iyi keşfetmesini sağlayacak ipuçları sunuyor. Kent üzerinden korumayı tartışırken, kentin sadece Doğal Dil Çağı gerçekliği olması savı değil vurucu olan. Dil ekseni üzerindeki tartışmanın en önemli destekleyicileri olan yapısalcılık ve gestalt kavramı üzerinden parça bütün ilişkisine yoğunlaşarak, korumanın dizgesel okumayı başaramamasının kentleri nasıl yok edeceği ya da yok etmiş olduğu gerçeği ile okuyucuyu yüz yüze bırakıyor. Artık dizge, ilişkiler düzeni, mekânsal örgütlenme mantığı, anlamlama düzlemi, kimlik gibi kelimeler yeni kavramsallaşmalara dönüşerek, okuyucunun önüne ve cümlelerin içine seriliveriyor.

Köksal’ın metinlerinde ilerledikçe, Kurmaca Dil’de daha da derinleşilir; Piaget’nin dönüşümler dizgesi ve Barthes’ın gösteren/gösterilen farklılaşması/değişimi metnin içine dahil olur. En önemlisi de değişim ve dönüşümlerle iç içe olan kenti artık hem bir dizge olarak hem de artzamanlı okumaya başlarız. Okur bu noktadan sonra eşzamanlı ve artzamanlı gerçekliklerin birlikte kentin dizgesel bütününü oluşturduğunu özümseyerek algılar. Her şey oldukça nettir artık: Kentte bir öğenin varlığı eşzamanlı okumayla… hangi anlamsal yükü taşıdığı ise artzamanlı okumayla belirlenecektir. Sayfaları çevirirken köşelerden bize göz kırpan ve kendini hatırlatan anlamın sınırı notu zihnimizde yer ediyor ve okuduklarımız ile anlam arasında sürekli bir bağ kurma ya da eklemlenme isteği yaratıyor. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi ile kent-koruma nesnesi başlıklarını tartışmaya başladıktan sonra, metinlerde anlam ve bağlam kavramlarını daha net duyuyoruz; Aykut Köksal yavaş yavaş okuyucuyu Anlamın Sınırı’na çekmeye başlıyor.

Köksal, mimarlık ve kent bağlamından çağdaş sanat, müzik ve grafik tasarım üzerine yazdığı metinlere geçiş yaparken, Türkiye’deki çağdaş sanat serüveninin temel taşlarını ve kırılma noktalarını çok anlaşılır bir dille okuyucuya sunmayı hedefliyor. Uzun yıllardır, özellikle bu bölümün ilk metnini, öğrencilere Türkiye’deki çağdaş sanatın nasıl ilerlediğini anlatan, özet değil aksine bir “öz anlatım” olarak tartışmaya açıyorum. Tabii bu metinde de, Köksal, sözlerine başlarken, Doğal Dil ve Kurmaca Dil ekseninden baktığını vurguluyor. Ancak en önemlisi, buradaki anlatım tarihsel akışta ilerleyen ve çağdaş sanattaki gelişmeyi öngörerek ilerleyen bir anlatım dilini benimsemiyor. Aksine önce kendi bakış eksenini tanımlıyor, sonrasında da tüm özneleri -kişileri, kurumları, eğitimi, sergileri ve sergi dizilerini, sanat piyasasını ve sanat mekânlarının kendisini- yine yapısalcı bir yaklaşımla dizgesinin içindeki yerlerine oturtuyor… Böylece Köksal’ın Kurmaca Dil kavramı bu kez çağdaş sanat ile sahneye çıkıyor.

Kitabın bu akışına bakıldığında açık olan şu: Her bir sayfada ve her bir metinde okuyucunun önüne yeni ya da yeniden düşünülen, yeniden dönüştürülen kavramlar düşmeye başlıyor, tıpkı Köksal’ın kendi yazı serüveni içinde zihninin içine düşüşleri gibi… Böylece okuyucu olarak, Köksal’ın sadece on yıllık değil 1973 yılından başlayan, uzun bir sürece yayılan yazınsal ve zihinsel serüvenini tamamlamış oluyoruz.

*  *  *

Anlamın Sınırı, mimarlık ve sanat üzerine, 1994 ile 2009 yılları arasında kaleme alınmış seçme yazıları bir araya getiren, 2009’da ilk basımı gerçekleştirilen bir yapıt. Kitap genel bir ifade ile, doğa-kültür ilişkisi, mimarlık, koruma, çağdaş sanat, müzik ve grafik tasarım üzerinden biçimlenen altı bölüm ve toplam yirmi altı metinden oluşuyor. Ancak başta da belirttiğim üzere, dizinin ikinci kitabı olarak görülmeli ve Zorunlu Çoğulluk ile birlikte okunmalı. Çünkü Köksal’ın kendisinin de belirttiği gibi, yetmişlerde başlayan yazma süreci, özellikle seksenlerde oluşturmaya başladığı bir eksen üzerinde, sanat ve mimarlığa ilişkin yaptığı değerlendirmelerden, yeni ve/veya yeniden okumalar ve kavramsallaştırmalardan oluşuyor. Köksal’ın mimarlık ve sanat tarihi yazımına yaptığı en önemli katkı, düşünsel üretimlerin gerçek anlamda dönüşebilmesinin ancak özgün kavramlar üreterek mümkün olacağı savını tekrarlamaktan asla vazgeçmemiş olması.

Tarihsel olarak iyi ifade edilmediğini düşünerek yaptığı –ve çok haklı bulduğum– Yeni-Osmanlı Mimarlığı veya Elliler Modernizmi gibi dönemlerin adlandırılmalarına ilişkin müdahaleleri, klasik ve ağır gelenekçi bir yaklaşım sergileyen tarihçilerin hoşuna gitmemiş olmalı ya da yeniden düşünmek ve dönüştürmek fikrine şiddetle kapalı olmalılar. Çünkü, Türkiye’deki mimarlık ve sanat tarihi yazımı bu kavramları bilinçli olarak içselleştirmemiş, açık bir uzlaşma diliyle sunulan bu yeniliğe kendini kapatmıştır**. Dolayısıyla, tam bu noktada, Köksal’ın kitap içinde Ulusalcı Mimarlığı tanımladığı sözlerden alıntılayarak, anlamı yalnızca ideolojik çerçevede arayan, bağlamı tümden yadsıyan, düşünsel arka planı ile o denli yoksul bir Ulusalcı Mimarlık ve sanat tarihi yazımından bahsetmeliyiz… Ve bu yaklaşımı ilke haline getiren ulusalcılığın modernleşme sürecinde büyük bir gecikmeye neden olduğu ve Türkiye mimarlığının modernizm ile üretken (yani hesaplaşan ve kendini yeniden üreten) bir ilişkiye engel olduğu bir gerçekliktir. Aynı yaklaşım, Türkiye mimarlık ve sanat tarihi yazımında da düşünsel üretimde gecikmeye neden olmuş ve üretkenliğin önünü kesmeye devam etmiştir, etmektedir.

Köksal’ın kitaptaki çağdaş sanata ilişkin yazıları, bir sanat nesnesini, üreteni ve bağlamı ile kuvvetli ilişkisi üzerinden özgün kavramsallaştırmalarla yorumlayan, içinde bulundukları dönemi çok etkilemiş, tartışmalara konu olmuş metinlerdir. Üstelik büyük bölümü ilk yayımlandıklarında bu sanat nesnelerinin kendilerine ait sergi metinleridir. Bu yüzden, Türkiye’deki çağdaş sanat yazımının Köksal’ın öne sürdüğü yeni yaklaşıma kendini kapatmak yerine, açıkça bir uzlaşma gösterdiği söylenebilir.

Kendi kavramsallaştırmalarının yanı sıra, Köksal tartışma eksenine aldığı farklı tasarımcı, mimar, sanatçı ya da kuramcıların oluşturduğu kavramlardan –hiç de alışkın olmadığımız açılardan bakmamızı sağlayarak– bizleri haberdar eder, neredeyse üretenlerinden dahi duymadığımız bir netlikte ve dizgeler bütünü içinde bize bu kavramları yeniden okutur. Doğan Kuban’ın Osmanlı mimarlığında mekânın ‘sevkıtabiiyle’ ortaya çıkış savını; Atilla Yücel’in metinleri üzerinden yaptığı üretimlerin okumasında Yücel’in korumayı doğrudan mimarlığın bilgi alanı içine kuramsal donanımı ile çekişini ve buna ‘yorumcu restorasyon’ deyişini; İhsan Bilgin’in Yalman Evi örneklemesi ile bu proje içindeki görünmeyenleri okuyucunun da okuyabilmesini sağlayarak, Yalman Evi tasarısının, korumanın içine mimarlığı da dahil ederek, geleneksel olanı yeniden üretmekle kalmayan, özneyle birlikte değişimin zorunluluğunu gösteren, ‘anlam’ı sürdüren bir proje oluşunu; ortaçağ ustasının doğal diline yaklaşmaya çalışarak kendi kurmaca dilini üreten Scarpa’nın, kimliksizleşme durumuna karşı ama bir o kadar sessiz muhalefetini örnekleyerek aktarışını, bu arada Nezih Eldem ve Muammer Onat’ın üretimine dokunmasını, bu örneklerden birkaçı olarak sıralayabiliriz.

Kuşkusuz tüm bu anlatımlarıyla çok önemli yeni kavramlar seriyor önümüze Köksal. Okuyuculara üzerinde düşünmeye olanak veren ve yeni sözler üretilebilecek alanlar açıyor. Hatta özne olarak mimarın yaptığı gibi kendi kurmaca dilini oluşturuyor, ama doğal dilin yapısındaki uzlaşmayı da önemsiyor, yetmişlerden bu yana uzlaşılan terimleri kendi metinlerinde kavramsallaştırarak, gelenek ile ilişkisini kendi dilinin denetimini sağlama aracı olarak kullanıyor...

Sonuç olarak, Anlamın Sınırı’nda, çok iyi bir parça bütün ilişkisi kurulduğunu ve bir dizge oluşturulduğunu, metinlerin yan yanalığının hem eşzamanlı hem artzamanlı irdelendiğini, en önemlisi yeni araştırmalara yol açan, dönüşümlere/değişimlere zemin oluşturan Kurmaca Dil kavramının ne olduğunun ortaya konduğunu söyleyebiliriz.  

Kitabı okurken, Köksal’ın kentsel dizgeyi okurken önerdiği yolu izlemeye çalıştım. Dolayısıyla onun bu metinler aracılığı ile kurguladığı Kurmaca Dil’in bağlamını okuyabilmek için görünene değil görünmeyene öncelik vermeyi ve özgün kavramların ayırdına varmayı denedim. Yine Aykut Köksal’ın sözleri ile ‘yeryüzüne katılmanın başka bir yolu yok’, umarım başarmışımdır.

 Zühre Sözeri
Anlamın Sınırı’ndan s. 9-14.

 

NOTLAR:


* Aykut Köksal’ın bu kitaptaki sözlerine yapılan göndermeler italik olarak belirtildi.

** Bu bağlamda, Köksal’ın “Yeni-Osmanlı Mimarlığı” adlandırmasını doğru bir öneri olarak kabul ettiğini belirten ve metninde kullanan Günkut Akın’ı bir istisna olarak belirtmeliyiz. Bkz. Günkut Akın, “’Yeni-Osmanlı Mimarlığı’, Başkent Ankara’nın Kuruluşundaki Kısa Deneyimi ve Romantizm Çağrışımları” Bir Şehir Kurmak: Ankara 1923-1933 (editörler: Ali Cengizkan, N.Müge Cengizkan), VEKAM Yayınları, Ankara 2019 içinde s. 51-78.