Çanakkale’de yangın günleri
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Çanakkale’de yangın günleri

Balkonlara, evlerin içine dolan küller temizleniyor, yanmış odun kokusuna çoktan alışıldı. Güneş her sabah yine ama bu kez yeşil yamaçları ışıtarak değil, kararmış ağaçların üzerine solgun bir aydınlık serperek doğuyor

Çanakkale’de yangın günleri
Çanakkale (Fotoğraflar: İbrahim Dizman)

Çanakkale ile ilgili bir kitap hazırlığındayken, sevgili Tanıl Bora ile adını "Suyun ve Rüzgârın Şehri" olarak saptamıştık. Beş yıl önce İletişim Yayınları'ndan çıkan kitabımızın sunuşunda, bölge hafızasında biriken tarihsel derinlik, savaşlara yüklenen uhrevi anlamlar, binlerce yıldır sürekli göç alan ve benzemezi benzer kılan özelliği ile üzerine titrenen kıymetli doğa parçaları ve keskinleşen çevre bilincine işaret ederek "bunlar bir kent, bir yöre için taşınması kolay olmayan olgular" diye yazmıştım ve eklemiştim: "Bunun yanı sıra, yeni zamanların yağmacı ve talancılarının dikkatini çeken, ormanlarını, sularını kaybetmekte olan; bir yandan da güneyi tüketen turizmcilerin arsızlıkla gözlerini diktiği bir bölge."

Bunları yazarken ve kitabın adını netleştirirken nereden bilebilirdik ki şehri bir hilal gibi çevreleyen ormanlar parça parça yanacaktı birkaç yıl sonra. Nereden bilebilirdik ki yöreye hayat veren su ve rüzgâr bir büyük düelloya girişecekti günler boyu. Bilemezdik; çünkü su bölgenin yaşamsal niteliğini belirliyordu. Homeros Çanakkale'nin sırtını dayadığı coğrafyayı "bin pınarlı" diye anlatıyordu. Rüzgârlar ise birer canlı varlık gibiydi destanlarda; savaşların ve hayatın biçimini değiştiriyor, dönüştürüyordu. Hep öyle olagelmişti. Ancak, üç yıl önce bunun tersine döndüğünü, sanki mitolojideki gibi bir nartheks bitkisi içinde saklanmış közlerin rüzgârla orman içlerine taşındıklarını, suyun buna set çekemediğini görmüştük. Kurumuş dere yataklarında bekleyen itfaiye araçları, ancak serçe parmak kalınlığında akabilen çoban çeşmelerinin başında umarsızca bekleyen su tankları trajik bir dönüşümün görüntüsünü oluşturuyordu. Su azalıyor, güç kaybediyor, rüzgârsa ateşin yanında yer alıyordu. Ancak çok değil, bir yıl sonra yanmış ağaçların dibinden uzayan filizler, çalılıkların dibinde yeniden birikmeye başlayan otlar, kararmış dallarda dolaşmaya başlayan börtü böcek, tek tük kalmış yeşil çamların derinliğine yuva yapmış kuşlar, önümüzden kaçıveren bir kertenkele, toprağı eşeleyen bir solucan bu coğrafyanın ölmezliğini sevinçli bir hikâye gibi anlatıyordu bize.

Üç yıl geçti aradan; yine bir ağustos öğleden sonrasında şehrin omuzlarına ateş yağmaya başladı. Kentin kuzeyindeki bir köyde başlayan yangın, rüzgârla el ele vererek dakikalar içinde en güneydeki bize kadar ulaşıverdi. Alevlerin yükselişine eşlik ederek fışkırırcasına katman katman göğe yükselen bulutlar, kalan ormanları, henüz can bulan filizleri de yutuverdi. Orman içindeki hayvanların bir kısmı kaçabildi ve elinde yangın tüpü, su damacanası, bahçe hortumu ile bekleyen insanların merhametine sığındı.

Şehri saran ormanların derinliğinde onlarca köy var; hayvancılık yaygın bir geçim kaynağı. "Doğa içinde ultra modern hayat" sloganıyla pazarlanan sitelere her sabah süt taşıyan ve çok değil on yıl önce bu sitelerin oturduğu toprakların sahibi olan köylülerin sürüleri, tozu dumana katarak bahçe duvarlarının dibinden geçerken, bu kontrast çok kişide geçmişine yönelik nostaljik duygular uyandırıyor, instagram selfielerine dönüşüyordu. Ancak can pazarına dönüşen yangının ortaya çıkardığı davranışlar, bir çam ağacını saran ve cayır cayır yakan alevler kadar can acıtıcı olabildi: Orman kıyısındaki ağılından koyun sürüsünü güçlükle kaçıran ve bir sitenin bahçesine sığınmak isteyen köylüye izin verilmediği görüldü örneğin! Daha düne kadar tarla niteliği taşıyan bu beton blokların arasında sürüsüyle kalakaldı. Hayat elbette çok yönlü. Koşamayan, ayağı sakat bir koyunu kucaklayıp bahçeye getiren de bu sitelerde yaşayan biriydi. Yangına müdahale eden orman işçilerine, itfaiyecilere, güvenlik güçlerine sandviç hazırlayan; su, ayran taşıyanlar da bu beton bloklarda oturanlardı. Çanakkalelilerin "Radar tepesi" diye bildiği ormanlık alanda, kaçabilecekken feryat ederek annesini arayan yavru geyiği kurtarmaya çabalayan orman işçisi de bu coğrafyanın çocuğuydu; yanan bir ağacın kovuğundan kurtardığı kaplumbağayı, onun yanındaki yavru köpeği kucaklayıp kaçıran itfaiyeci de bu sitelerde yaşayanların sandviç ikram ettiği bir gençti.

Yangın şehrin çeperlerinde yatışırken, ertesi gün, bir anda, gözde yazlıkların olduğu bölgede yeniden parlayınca bambaşka bir korku da sardı herkesi. Çünkü denizle buluşan ormanın bir ucu Kaz Dağları'na doğru ilerlerken, öteki ucu Troya'ya uzanıyordu. Yangının yeniden büyüdüğü bölgenin hemen ardı Skamandros ırmağının binlerce yılda doldurduğu ve bugün Batak Ovası olarak bilinen, Troya Savaşı'nın da yapıldığı alan. Her türlü sebze ve meyvenin bir karnaval gibi rengârenk yetiştiği, olağanüstü verimli bir toprak. Ve bu ovaya bakan Troya antik kenti. "Troya'nın her katmanında mutlaka bir yangın izine rastlanır" demişti orada görevli arkeolog arkadaşım. Fecri Polat. Homeros'un şu dizelerini hatırladık, dumanlar yükselirken o tarafa doğru:

"Işıl ışıl bir yangın saldırırsa nasıl
dağda, derin derelerde, kuru bir ormana,
ağaçlar nasıl yanarsa için için,
yel nasıl bir o yana, bir bu yana uçurursa alevleri..."

Neyse ki korkulan olmadı. Alevler onlarca yazlığın, aracın ve büyük bir alanın yok olması karşılığında söndürülebildi. Tam bir oh çekilecekken, bu kez Kaz Dağları'na uzanan tepelerde, bölgenin derinliklerinden gelirken denizin ilk görüldüğü yer olan ve adı da "Denizgöründü" olan köyde yeniden parladı alevler.

Bütün bunlar olurken, Kepez sırtlarında, ormanların kıyısındaki sitelerin bahçe duvarlarının dibinde ara ara yeniden harlanan ve ağaçları alevler içinde bırakan yangın başlangıçları yöre sakinlerinin ortak çabasıyla söndürülüyordu. Neredeyse "ateş nöbeti" tutuluyordu artık. Ve bu "nöbetler" ülkenin gerçek gündemini konuşmak için de bir fırsata dönüşüyordu. Emekli bir öğretmen "Tabii yangın uçaklarını yok ettiler, bak Rusya'dan gelen o büyük uçak olmasa sönmeyecekti yangın" diye bir tartışma konusu açarken, genç bir hekim "Asıl mesele su yok; dünyada su azalıyor ve biz bunu hiç konuşmuyoruz, asıl korkunç olan bu" diyerek bambaşka bir alana dikkat çekiyordu. Birkaç kilometre ilerideki üniversitenin yanmış ağaçlarına bakarak iç geçiren bir akademisyen "Ormanlar çöp içinde, bir cam parçası bile yangın çıkarır bu mevsimde" diyor, onun yanında sigarasından hırsla bir nefes çeken genç ise "Hamasi milliyetçilikle yurtseverliğin farkı bu abi, parlatılmış milliyetçilik yerine yurdunu, toprağını sevmek öğretilse bunlar olmazdı" diyerek, farklı bir noktaya işaret ediyordu. Huzurlu bir emeklilik için bu bölgeyi seçmiş bir başkası ise "Baksanıza" diyordu, elindeki telefonu uzatıp bir haberi göstererek. Üniversitenin rektörü hiçbir binanın zarar görmediğini, hasarları olmadığını açıklamıştı. "Ya kampüsteki yüzlerce ağaç?" diye sordu, elinde yangın tüpüyle bahçe duvarına yaslanmış başka biri, "Onları yok saymak ne anlama gelir?" Biraz uzakta sessizce bekleyen bir emekli, "Buraların yeniden ağaçlandırılması gerekiyor, imara açılmasının önüne geçilmesi gerekiyor" diyerek belki çok kişinin değinmekten huzursuz olacağı acı bir şüpheye kapı aralıyordu ki zaman zaman parlayan alevleri kontrol etmek için dolaşan güvenlik güçlerinin çakarlı ışıkları söyleşiyi sonlandırıverdi. Site sakinlerinin getirdiği çaylar içilirken sustu herkes. Bu da bir memleket gerçeğiydi!

Alevin ilk parlayışından bugüne bir hafta geçti. Şimdi balkonlara, evlerin içine dolan küller temizleniyor, yanmış odun kokusuna çoktan alışıldı. Güneş her sabah yine ama bu kez yeşil yamaçları ışıtarak değil, kararmış ağaçların üzerine solgun bir aydınlık serperek doğuyor. Çevredeki yanmış ormanların geride bıraktığı bin bir soru ve olmayan yanıtlarla kaldığı yerden devam ediyor hayat.

İlgili İçerikler