26 Ağustos'ta başlayıp beklenenden çok daha kısa bir sürede orduların 9 Eylül'de İzmir'e girişiyle sonuca ulaşan Büyük Taarruz, o günlerde herkes farkında olmasa da ulusal kurtuluşa ulaşmanın çok ötesinde bir anlam ifade ediyordu. Savaşa hem cephede hem karargâhta tanıklık eden Halide Edip Adıvar, bu anlamı, ordular İzmir'e doğru ilerlerken Mustafa Kemal'e bir söyleşi anında fark etmişti. Başkomutan'a "İzmir'i aldıktan sonra artık dinlenirsiniz değil mi?" diye sorduğunu yazar. Aldığı yanıt, yaşanacakları çok somut bir biçimde anlatır: "Dinlenmek mi hanımefendi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz." Bu, bütün zaferlerin ve devrimlerin yazgısını hisseden bir adamın yanıtıdır ve nitekim öyle olmuştur.
Zafer, bu anlamıyla yakın tarihimizde hem bir sonucu hem de bir başlangıcı ifade eder. Bu nedenle gerçekten özel bir durumdur. Ancak ne o zaman ne sonrasında, edebiyatımızda bunu değerlendirebilen yapıtlar neredeyse hiç olmadı. Halide Edip Adıvar'ı bir yana bırakırsak gerçekçi değerlendirmeyi sadece Nâzım Hikmet yapabilmiştir, Kuvayi Milliye Destanı ile. Ancak yakın zamanlara değin devlet katında zinhar yasaktı, gözaltına alınıp tutuklanmayla sonuçlanabilecek bir eylemdi bu destandan parçalar okumak, yayınlamak, hatta anmak bile! Şimdilerdeyse artık klişeleşmiş o bölüm her 30 Ağustos'ta dolaşıma sokuluyor: "Sarışın bir kurda benziyordu / Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı..."
Oysa bu destanın arka planı, yazılış serüveni ve kat kat açılan içeriğin bütünü en az bu bölüm kadar etkileyicidir. Nâzım Nikmet, bu destanı yazmaya başladığında cezaevindedir. Bu durum öyle bir paradokstur ki şiirde sözünü ettiği o meçhul kahramanların, Deli Erzurumlunun, Ali Onbaşı'nın, Kayserili neferin belki kardeşleri, belki yeğenleri, onun deyişiyle "Türk köylüsü" o sıra cezaevinin kulelerinde süngüleri parlayarak Nâzım Hikmet hapishaneden kaçmasın diye nöbet tutuyorlardı ve o düzmece bir yargılamayla içeri tıkılmış olmasına rağmen Cumhuriyet'in kuruluşuna temel oluşturan milli mücadelenin büyük şiirini yazıyordu.
Destanın ilk dizelerinin, 1939'da kâğıda düştüğü biliniyor. İstanbul Tevkifhanesi, Bursa ve Çankırı Cezaevlerinde tamamlanır. Peki neden bu destanı yazmaya girişmiştir Nâzım Hikmet? Araştırmacı ve akademisyen Erkan Irmak, 1937 yılında Ankara'daki bir görüşmeye dikkat çekiyor. Nâzım Hikmet, Şevket Süreyya Aydemir ve dönemin emniyet genel müdürü Şükrü Sökmensüer ile bir yemektedir. Orada önerilir, bir Anadolu destanı yazması. Bu belki de onun rejimle çelişkisini yumuşatacak bir adım olabilir fikrini vurguluyor Erkan Irmak. Ancak onun "kurtuluş" kavramını daha 1934'te Akşam gazetesine yazdığı bir yazıda kutsadığını da biliyoruz: "Kurtuluş şenliklerini; biribiri ardından, biribirini bütünleyen, inanılmayacak kadar güzel seslerle örülmüş bir türkü gibi çağırıyoruz! Bu türkünün her haykırışı ya dış emperyalizmin ya iç derebeyliğin beynine inmiş yumruktan çıkan bir yankı, bir ses karşılığıdır (...)En eskimez sanılan düşünüşler, bu düşünüşleri kalıbı içine alan sözler eskiyebilir; bu kara toprak yuvarlağın üstünde eskimeyecek kocamayacak bir tek söz vardır: KURTULUŞ..."
Cezaevinde şiiri tasarlamaya başladığında ise önünde büyük bir engel vardır: Savaşın ve coğrafyanın ayrıntılarını bilmemektedir. Bu nedenle başlangıçta Memleketimden İnsan Manzaraları'nın içinde bir bölüm olarak düşünür. Piraye'nin çocuğu olması nedeniyle "oğlu" saydığı Mehmet Fuat'a yazdığı mektubunda şöyle söylüyor: "Destan'a gelince, Türk halkının milli kurtuluş savaşının destanını ayrı ve koskocaman bir destan olarak yazmak isterdim elbet. Fakat bunun için elimde imkân yok. Gayet basit, mesela, İnönü Meydan Muharebesi'nin cereyan ettiği tabiat parçasını bile gidip göremedim."
Fakat bilgi eksikliğini hızla giderecektir. Onunla birlikte aynı davadan tutuklu olan, sonraki yılların şairlerinden A.Kadir, Nâzım'ın önce Nutuk'u istediğini ve okuduğunu belirtir. Kurtuluş Savaşı'nın önemli komutanlarından Ali Fuat Cebesoy ki Nâzım Hikmet'in dayısıdır; onun da gereken bilgi ve belgeleri sağladığı biliniyor.
Kuşkusuz, kimi gerçek kişilerin yanı sıra hiçbir belgede ne Nureddin Eşfak vardır, ne Süleymaniyeli Şoför Ahmet ne Arhaveli İsmail ne Ali Onbaşı ne şayak kalpaklı nöbetçi ne de ordular İzmir'e koşarken ölüveren Erzurumlu... Onlar demir parmaklıkların ardında doğmuş, kurtuluşun meçhul kahramanlarıdır. Kartallı Kâzım mesela;
" Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan."dır ve savaş sonrası halkın hayat gerçekliğini simgeler.
Nureddin Eşfak örneğin, savaştan sonra başlayacak yeni kavganın ipuçlarını verir Kocatepe'de:
" Akif, inanmış adam,
Fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın:
'Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın'
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vadettik kendimize."
Kuvayimilliye Destanı'nın günümüzde pek kullanılmayan bir girişi vardır aslında. "Hikâye-i Dâstân" başlığını taşır. Bir yerinde şöyle der:
" Gün gelip
dağılıp pâre pâre bedenim
silinse be-tekmil yârimin hayalinden
çakır gözlerimin nâm ü nişanı,
asırlar ezber kılıp birbirine devredecektir
senin o müthiş kavganı yapan insanlarına dair
İstanbul cezaevi revirinde yazdığım destanı.
Ben
mukaddes bir hiddet içinde
tüylerim diken
arşınlayıp betonu,
demiri dövüp yumruklarımla
on beş kerre yirmi dört saatte yazdım ki onu,
buna telin dışında anam
ve yüzü güneşli bir yaz manzarasına benzeyen karımla
telin içinde Kemal Tahir
şahittir."
Nâzım Hikmet'in demiri yumruklarıyla dövüp betonu hiddetle arşınlayarak yazdığı ama 1960'ların ortasına kadar bütünüyle yayımlanamayan bu büyük şiir kuşkusuz ki Kurtuluş Savaşı'nı derinlemesine bir gerçeklikle anlatabilen en iyi yapıt. Cumhuriyetin yetiştirdiği, teşvik ettiği hiçbir şair onun gibi anlatamadı milli mücadeleyi. İstanbul Cezaevi revirinde ilk sözcükleri doğan bu şiir olmasa, 30 Ağustos da "Bugün yirmi üç nisan / Neşe doluyor insan"ın başka versiyonlarıyla geçiştirilecekti.
Neyse ki Nâzım Hikmet sayesinde Arhaveli İsmail teknesiyle, Manastırlı Hamdi telgraf hattıyla, Kartallı Kâzım filintasıyla, Süleymaniyeli Şoför Ahmet "üç numrolu" kamyonetiyle, Mülazım Hasan "yedi buçukluk bataryasıyla", Deli Erzurumlu canıyla, "nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel ve rahat günlere inanan şayak kalpaklı" Nureddin Eşfak Kocatepe'de yanında durdular Mustafa Kemal'in. Çünkü onlar "toprakta karınca/suda balık/havada kuş kadar çokturlar" ve ey büyük şair, yine onlarla, "asırlar ezber kılıp birbirine devredecektir/ senin o müthiş kavganı yapan insanlarına dair/ İstanbul cezaevi revirinde yazdığı(n) destanı."


