31 Aralık akşamı mutfakta güzel bir enerji olur. Bugün diğer günlerden daha özenli olsun dersin, en güzel sofrayı sen kurmak istersin. “Büyük bir sofra mı kursak?” dersin, sonra “abartmayalım” diye geri adım atarsın ama kendini kırmızılı peçeteler, yaldızlı masa örtüsü ve hatta yılbaşı desenli tabak takımı satın alırken bulursun. Peki bugünkü Türkiye ekonomisinde hayaller kızarmış hindi, gerçekler hormonlu tavuk mudur?
Ne yazık ki biraz öyle.
Aslında Türkiye’de yeni yıl sofrasının en belirgin özelliği şudur: kimse tam olarak ne yapacağını bilmez ama herkes bir şey yapmak ister. Hindi mi olsun, balık mı? Dolma mı saralım, meze mi dizelim. Büyüklere rakı, küçüklere kola derken “Acaba yakışır mı?” diye düşünülen her şey masaya girme şansı bulur.

Ancak hindi meselesi tam da bu yüzden ilginçtir çünkü hindinin sanıldığı gibi Hristiyanlıkla filan bağlantısı yoktur; Orta çağ Avrupa’sında eti bol fiyatı ucuz bir hayvan olduğundan, kalabalık sofralara uygun bulunmuş, Noel geleneğine sonradan yapıştırılmıştır. Türkiye’de bu mevzu her yılbaşı konuşulur ama yılın geri kalanında kimse hindinin yüzüne bakmaz. Marketlerde zor bulunur, kasap vitrininde rastlanmaz. Yani hindi bizde bir alışkanlık değil, bir 31 Aralık aksesuarıdır. O yüzden de esasen kimse nasıl pişirileceğini bilmez. Bilenler de profesyonel catering şirketleridir, o nedenle bir hindiyi ateş pahasına satarlar.
Bu yılki kızarmış hindi fiyatları 5.000 liraya varmış durumda. Kilosuna göre değişse de 5 kg bir hindinin tüm aileyi doyuracağı bile şüpheli. Bu nedenledir ki hindi yerine güzel bir fırın tavuğu, çok daha “bizden” bir yeni yıl yemeği olabilir. Ancak tavuk fiyatları da 1.500 TL olmuş. Eğer çiğ alıp kendin yapmaya girişirsen bu fiyatlardan kurtulabilirsin ama ona da hormonlu tavuklara 500 lira vermenin dayanılmaz lezzeti diyebiliriz.
Kendimizi şöyle avutalım. Türk mutfağı tek bir lezzete takılı kalmayı sevmez. Bölge bölge, ev ev ayrılır. Ege’de zeytinyağlılar masayı bırakmaz, Karadeniz’de balık “alternatif” değil zorunludur, İç Anadolu’da etli tencere yemekleri kendiliğinden gelir masaya oturur. O yüzden yeni yıl sofrası için “doğru menü” diye bir şey yoktur. Ama “doğru fikir” vardır. Mesela herkesin sevdiği ama yıl içinde üşenilen bir yemeği yapmak. Normalde “bir gün yaparız” denilen o yemeği 31 Aralık’a saklamak. Asıl lüks budur.
Nesrin Topkapı
80’lerde yılbaşı
Biraz geriye gidince aslında cebimizi yakacak bir hindiye ihtiyaç duymadığımızı daha iyi anlarız. Benim çocukluğuma denk gelen 80’lerde yeni yıl mutfağı bugünkü kadar karmaşık değildi. Kuruyemiş hep vardı. Fındık, fıstık, leblebi… o kaseler masadan kalkmazdı. Şekerli, asitli, bugünün zararlı addedilen kolası da eksik olmazdı; o dönem yeni yıl demek biraz da gazozdan kolaya terfi etmekti. Anneler patates salatası yapar, börek çıkarır, fırında tavuk, zeytinyağlı dolma, belki kadın budu köfte mutlaka olurdu. Kimse “özel bir şey yapmadık” demezdi. Çünkü zaten o akşamın kendisi özeldi.
Televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemezdi ta ki tam gece 12’de dansöz çıkana dek. Uzun yıllar o dansöz de Nesrin Topkapı idi. Açık saçıklığı değil endamı ve kibar danslarıyla Türkiye’nin sansürlü yıllarının tek yılbaşı eğlencesi idi.
Sonra Tombala başlardı. Kartlar dağıtılır, pullar hazırlanır, biri mutlaka çok erken “çinko!” diye bağırırdı. Tartışma çıkardı, gümbürtü kopardı, küçük paralara da oynansa ortada bir kasa olurdu. Olayın zevki de buradan çıkardı zaten. Hatta kartları kapatacak yeterli pul yoksa, yediğimiz Şam fıstığı kabukları yardıma yetişirdi. Bugün Z kuşağına tombalayı anlatsan “onun uygulaması vardır” derler. Vardır olmasına ama o uygulamada masanın üzerindeki fıstık kabukları yoktur. İşte fark orada.

Money-fast lütfen!
Bugün yeni yıl sofraları daha başka. Daha kararsız, daha düşünceli. Dansöz çıkmıyor, eller havaya yapan kesim hangi kesim tartışılır çünkü ekonomi masaya çoktan oturmuş durumda; kimse bu gerçeği yok sayamıyor. Ama bu durum yine de güzel bir yılbaşı sofrasını iptal ettirmiyor.
O yüzden yeni yılı “çokluk” değil, “niyet” üzerinden karşılıyoruz. Manifest’ler havada uçuşuyor, Money-fast diye dalgamızı geçiyoruz. Ağlanacak halimize gülmüyoruz artık kahkaha atıyoruz. Astrologlar aşk diliyor, gençler para ve gelecek, ebeveynler biraz huzur, emekliler refah.
Takvim değiştiğinde tencere mucize yaratamıyor ne yazık ki. 1 Ocak sabahı yine aynı mutfak, aynı hayat devam edecek. Ama 31 Aralık akşamı o tencerenin içine biraz lezzet özeni, biraz da umut ekleyerek ters köşe yaparız. İşte o yüzden yeni yıl sofrası hâlâ önemlidir. Çünkü o masa bize ne yediğimizi değil, nasıl bir yıla başlamak istediğimizi söyler.
Eyvah tatlıyı unuttuk! Yeni yıl akşamı tatlısız olmaz. Ya konuklardan biri baklava getirmiştir ya da becerikli ev sahibi kabak tatlısı döktürmüştür hatta şanslıysak sufle. O zaman yazıyı şöyle bitireyim:
“Ağzımızın tadı kaçmasın” cümlesi zaten bu ülkenin en net yeni yıl dileği değil midir?
2026’da hepimizin yılbaşı gecesi kadar afiyette olmamız dileğiyle… herkese mutlu yıllar!


