“Şiirimiz karadır abiler”
Ece Ayhan, Mor Külhani
“İmleyen işaretler hep çoktur”
Gilles Deleuze, Anlamın Mantığı
Kara diye baktığımız zaman gözümüzün önüne simsiyah bir renk gelmekte değil mi? Sıkıntıyı, depresyona girme rengini, cinayeti ve haksızlığı temsil ettiğini düşünebiliriz. Aydınlanma çağının bilgilerinden ve meraklarından uzaklaştıkça, kara bir dünyaya girmekteyiz. Merak insanlığı Aydınlanma felsefesine taşımaya başlamıştı. Ticaret yerini merak içindeki insanların keşiflerine doğru bırakmaktaydı eskiden 18.yüzyılda. Şimdi ise bilim değil ticaret ve para merakın ve bilginin yerini almış vaziyette. Ormanlar yanıyor, yakılıyor madenlere ve paraya yol açılsın diye. Her yer karanlık, gece gibi. “Gece” hoyratlığın romanıydı. Bilge Karasu bu hoyratlığı topluma yayılmakta olan duyarsızlığı, arsızlığı yazmıştı, herhalde? Karanlık basmaya başladığında korkunun yükselmekte olduğu söylenir her zaman. Korku bir “ne yapsam da kurtulsam” hissine bağlı kalan bir duyguyla pekişmekte. Bu durum; başkalarını düşünmeden kendi içine kapanmaya başlayan bireyi, artık korkunun içinden geçmekte olduğunu farkına varan bir kimse haline sokmakta. Ne kadar dayanabilir bir insan, yalnızlığa mahkûm olmayı? Korku insanı izole eden duygudan başka bir şey değil. Bir salgın sırasında canını kurtarmak için İsviçreli düşünür Jean-Jacques Rousseau bir kırlık alanda kendisini karantina altına alarak garantilediğinde hayatını, korkunun içinden geçmekteydi. Korku hayatı karartır öyleyse.
Ama başka bir kelimeden de bahsedebiliriz. Hatta bu bir konu başlığı da olabilir. Bugün en çok konuşulan laflardan birisidir söz konusu kelime: Gerçek. Gerçek, olgu gerçeği mi yoksa bir başka açıya doğru olguyu çeken yorum gerçeği midir? Yorum her zaman en kolayı gözükmekte bu anlamda. Gerçeği yorumlamak demek, olan veya olmayan şeyleri yan yana getirerek onlardan bir gerçeklik duygusu yaratmak demektir. Gerçek burada yorum haline geldiğinde olayların akışının değişmeye başladığı bir durum ortaya konulur. Kara olan o halde karalamayla da alakalı bir olgu haline gelebilecektir. Karalananlar burada yorumla karalanmaya doğru çekilmektedirler. Olgu ne kadar herkesin gördüğü ve dolayısıyla gerçek olarak kabul ettiği bir resimse yorum da bir o kadar ahlaki olanın arkasına saklanarak işlerlik kazanma yarışına girmektedir. Ahlak derslerinin arkasına saklanan bir yorum çıkmaktadır; bu yorum gerçeğin içinde saklanır ve bu yorum uzadı uzayalı, saçlanır. Yorumun “saçları sözle örülür sözle çözülür”. Çözüldüğü zaman ise geriye pek fazla bir şey kalmayabilir.
Gerçek içinde başka bir şeyi daha saklar. Gerçek ile gerçek dışı arasında, Nietzsche’nin önerdiği gibi “aşk ve nefret” girmektedir. Gerçeğin yorumu, o halde belki de aşk ile nefret arasındaki ilişkide kendisine bir zemin bulabilmektedir. Kara olan da zaten bu iki duygu arasındaki belirsizlikte belli olmaktadır. Kararmaya başlar gerçeğin kendisi ya aşkla ya da nefretle biriken duygularda.

Gilles Deleuze ilk olarak bu iki duygudan Empedokles’in (M.Ö 490-430 gibi bir tarih) söz ettiğini ileri sürmüştür. Aşk ve nefret arasında sıkışıp kalan yorumlama gerçek ve gerçek dışı arasındaki ayrımda belirleyici hale gelmektedir. Empedokles’e göre, ilk küre şeklinde bir ilahi egemenlik vardır. Belirsiz kürenin kenarları dışında, yuvarlak belirsizdir. Nefret bu sınırların dışında yer almaktadır. Dışarıdan gelen nefret yuvarlak ilahiye saldırmaya başladığında, oluşum veya yaratı kendisini göstermeye başlar. Kendi çevresinin sınırlarından başka bölümü olmayan belirsiz yüceye nefret saldırdığında “yaratılış” belirginleşir. Küre parçalanmaya başlar, bölümler baş gösterirler. Mükemmel olanın dışına çıkılmaya başlanmıştır. Karşıt güç olarak aşk kendisini oyunun içine sokar, dairesel hareketlerle merkeze doğru yönelmeye başlar. Dairesel hareket nasıl doğruyu ortaya koymaya çalışıyorsa nefret de deprem gibi sarsıntılar yaratarak ilerlemektedir. Titreşimler yayar; bölmeye, kırmaya uğraşır. Bu mücadele sırasında insanların aşka mı nefrete mi bağlı oldukları belirleyici olmaktadır. Aşk birleştirici, nefret ise ayrıştırıcıdır. Ötekine bağlı olan aşk benzemeyenleri birleştirmektedir. Bir oluşum içinde sunulan bu süreç, dünyanın mevcut durumunda bir şeyler için savaşan güçleri analiz eder. Kendileri de karşıt eğilimlerden oluşan iki karşıt hareket arasında kalanlar aşk sayesinde birleşmektedirler. Heterojenlerin birlikteliği aşk ile mümkün olmaktadır.
Kara olan bazen nefrete karşıdır; belki hayat mücadelesi veren şiir de karadır; ama aşk sayesinde şiir de örgütlenerek kara olanı önce gri bir renge döndürdükten sonra, renkleri açar ve parlaklaştırır. Gerçek, olgunun kendisi olduğunda aşkın aydınlanmaya başlayarak, parladığı görülmeye başlanır.
Ece Ayhan’ın laflarıyla bitirelim: “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.”


