İkili bir toplum
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İkili bir toplum

1990'larda emek dünyasında "garantililer ve garantisizler" olarak ikiye ayrılan toplumsal alandaki ekonomik eşitsizliklerden bugüne, hâlâ ikili dinamikle işleyen bir toplum yapısı sürmekte. Demokratik ve laik değerlere bağlı grubun karşısına çıkan eskiye dönük radikal bir grupla genel olarak ikiye bölünmüş durumda toplumlar

Türkiye'de yıllarca merkez ve çevre teorileriyle (ara sınıfların eksikliği) gündemde duran sorun, laik cephe ile milliyetçi ve radikal dindar cephe arasında bugüne taşındı. Yıllar evvel Şerif Mardin'in çalışmalarında ele alınan iki cephenin sadece Türkiye'de değil, aynı zamanda yatay geçişli bir şekilde dünyada ikili bir "toplumsal oluşum" olarak yaşandığını görmekteyiz. 1991 yılında ilk yayımlanan kitabımda (Konu-m-lar) yazmış olduğum gibi, toplumsal alanın ikili dinamikle (garanti iş bulanlar ve garantisiziler) işlemekte olduğunu bugün daha iyi görmekteyiz dünyanın birçok ülkesinde.

Şerif Mardin'in çalışmaları sırasında, çevre ve merkez arasındaki ayrım daha tam olarak laik ve dindar cephelere ayrılmamıştı. Bu iki grubun arasındaki çelişkinin daha çok ekonomik ve kültürel eşitsizlikleri konuşuluyordu. Elit ve eğitimli, Batılı yaşam biçimi yaşayan orta sınıftaki insanlar ile kır ve köyden göç sonrasında, şehirlere yerleşmeye başlayan gecekondulardakilerin ayrımı düşünülmekteydi. Türkiye laikliği tartışmamaktaydı o yıllarda; ama gecekondulaşma, köy ve şehir sosyolojisi konuşulmaktaydı.

1960 sonrasında bilhassa 1970'lerde gecekonduların sol militanlarca örgütlenme deneyimiyle birlikte, sanayileşmeye geçmeden, sosyalist köylü devrim modeline geçiş düşünülmekteydi (Mao'dan esinlenmeler). Bu dönem aynı zamanda solun popüler kültür ve arabesk üzerine düşünmeye başladığı yıllardı. Bilhassa, 1980 darbesi sonrasında, askeri cuntaya karşı ittifak içinde liberal sol ve dindar sağ arasında demokrasi mücadelesi verilmeye başlandığında, Batı'daki bir tartışma Türkiye'de entelektüel alanda yer bulmaya başladı. Bu, Anglosakson sekülarizmiyle gelişen bir demokrasi fikriyle Fransız laik modeliyle gelişen bir Cumhuriyet rejiminin içindeki demokrasi düşüncesi tartışmalarıydı. Dönem içinde, daha çok demokrasinin üzerine vurgu yapılmakta olunduğundan dolayı, seküler bir yaşamın laik bir Cumhuriyet yaşamından daha demokratik olduğu görüşü öne çıkıyordu.

1970'li yıllar, radikal İslami siyasetin daha tam olarak meşru bir zemine oturmadığı yıllardı. Milli Nizam Partisi'nden sonra Milli Selamet Partisi CHP ile ittifak yaparak iktidara gelmişti; ama radikal bir İslam değildi. "Millî Görüş'ün ağır sanayileşme" hamlesi söz konusuydu. Her ne kadar Batı karşıtı bir söylemle yürümekte olsa bile modern sanayileşme ve İslami değerlerle işlemekteydi. O bakımdan modern bir İslam düşüncesi sanayi toplumunun refah modeline yaslanmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun son zamanlarındaki (II. Abdülhamid ve Jön Türkler dönemi aynı süreci sürdürmüştü) İslamcı akımlarda gözüktüğü gibi, kültürel İslam ile ilerlemeci bir tarih birbirlerine karşıt durmuyordu (Şerif Mardin bunu güzel açıklamaktadır: Elit saray İslam'ı ve bugüne yaklaşan popülist halk İslam'ı).

1980 sonrasında sermaye birikiminin modeli değişime uğradığında dört çizgili bir demokrasi önerisi iktidara yerleşti. Özal'ın iki elinin kavuşturularak birleşmesinden oluşan bu dört çizgi (ANAP) Cumhuriyet'in kuruluş dönemi partisi olan CHP'nin altı okuna karşı ortaya çıkmaktaydı. Bu yeni sermaye modelinin vurgusu kültür alanında 12 Eylül rejimi tarafından yasaklanan "arabesk" kültürünün etrafına yerleşmekteydi. Çalgılı neşeli bir sağ-liberal iktidar modeli "orta direk" kavramıyla eski memur orta sınıfların yerini almaya başladı. Batılı standartlarda olduğu ileri sürülen "orta direk" refah içindeki bir orta sınıf olup, ay sonunu zor getiren memur bir zümreden ayrıldı. Model olarak yazlık evi olan, arabası, beyaz eşyası her iki eve de yerleştirilmiş, seyahate gidebilen bir orta direk kavramı ortaya konulmuştu. Faizle yaşama bu yıllara tekabül etti. Ekonomik kriz krizleri takip etti.

Aslında 1970'lerin içinde başlayan çevrenin içinden gelen ve merkeze karşı siyasi ve sosyal mücadele veren bir çevre elit bir entelektüel kesime kafa tutmaktaydı. Şerif Mardin'in yıllarca evvel söylediği gibi artık "öğretmen rekabette doğruyu eski sistemdeki kadar gösteremedi". İmama yenildi. Laik ilkokul öğretmeni Cumhuriyetin laik ve medeni değerlerini öğretmişti yıllarca şehirlerde; ancak köylerde, kırlık alanlarda, taşrada bu eğitim sadece toplumsal tabakalaşma içinde evrilerek, yükselmeye yaramaktaydı. Bir kere yükselmenin yolu açıldığında eğitim arkaya atılıyordu. Yeni iktidar Batılılaşma sürecini sürdürmekteyken, sosyal alandaki çevreye ağırlık verdiğinde, Batılı değerler sadece uluslararası siyaset düzeyinde kalmaktaydı. Batı ile ilişkiler hayat tarzını değil ama ekonomik ilişkilerdeki ticari değerlerle işledi.

2000'li yıllara gelindiğinde ise artık krizi aşmaya çalışan bir Türkiye'de yaşanmaya başlandı. Ve yüzünü Batı'ya çevirmiş, sermayeden yana tavrını koymuş, Batılı değerlerle İslami değerleri harmanlayarak adı "ılımlı İslam" olan bir model topluma yerleşmeye başladı.

Laiklik zaten tartışma alanı içindeydi. Medyanın yeni İslami değerlerle işleyen kolu parasal olarak da güçlenerek, toplumsal alanın entelektüel hegemonyasını ele almaya uğraşmaktaydı ki, seçimlerde yaşam değerleri ve siyasi çerçeve bu tartışmalar doğrultusunda gelişebilsin. Demokrasi mi Cumhuriyet mi tartışmalarından, devlet ve birey ilişkilerinden, devletin regüle eden değerlerine ve kültürel olarak kamusal alanda İslami değerleri ortaya koyan kadınların siyasi gücüyle (modern mahrem) demokrasiye doğru bir yol alınmaya başladığı sırada AKP iktidarının yapısı değişmeye başladı. Kamusal alanda tartışmalar 2013 yazında Gezi muhalefetiyle ikiye ayrıldı. Her ne kadar küçük bir kısım (Antikapitalist Müslümanlar) Gezi direnişine destek vermiş olsa ve iftar sofraları İstiklal caddesinde kurulmuş olsa da - adını nasıl koyarsak koyalım- laik ve dindar ayrımı siyasette yerini bulmuştu bile.

O günden bugüne, toplumsal alanda olduğu kadar, hukukun işleme biçimi ve medyanın hegemonyası da laik olarak kendisini tanımlayan kesimin elinden kaydı gitti. İslami radikal değerler, kadına karşı şiddet, kız çocuklarının evlenme yaşlarının basına yansıması, çocuk istismarı gibi cinsel konular sosyal alanın içinde tartışma ve konuşulma zemini bulmaya başladı. Cumhuriyetin laik değerlerinin pek kale alınmadığı bir söylem rahatça zemine oturdu. En son tarikatların üzerine yapılan tartışmalar ve sosyal medya görüntüleri şaşırtıcı değerlere sahip insanları görünür kılmaya başladı. Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda eğitim görmesi gibi laikliğin dışında işleyen söylemler kamusal alanı ve medyayı ele geçirdi.

Şaşırtıcı bir şekilde bütün dünyada yatay bir tartışma konusu "LGBTQIA+" aşırı sağ partilerinin ortak söylemi oldu. İspanya, Polonya, İsrail vb. hatta ABD, bu anlamda ikili bir şekilde toplumu böldü. İspanya'da geçen pazar günü yapılan seçimlerde aşırı sağ (Vox) ile birlikte sağın iktidara yaklaştığı gözlemlendi. İsrail'de uzun zamandan beri hukuki yapının değişimiyle demokrasinin zedelendiğini düşünen sol laik muhalefet yürüyüşlerini ve protestolarını sürdürmekte. Türkiye'nin de içinde bulunduğu ülkelerde ikili dinamik ile işleyen ittifak blokları karşı karşıya yerlerini almış durumdalar. 

1990'larda emek dünyasında "garantililer ve garantisizler" olarak ikiye ayrılan toplumsal alandaki ekonomik eşitsizliklerden bugüne, hâlâ ikili dinamikle işleyen bir toplum yapısı sürmekte. Demokratik ve laik değerlere bağlı grubun karşısına çıkan eskiye dönük radikal bir grupla genel olarak ikiye bölünmüş durumda toplumlar. İttifaklarla yürütülen bu toplumlar bahsettiğimiz tartışmalarla sarsılmakta ve sarmalanmakta. Merkez ve çevrenin ikili dinamiğinin sürdüğünü gözlemliyoruz; ama çevrenin siyasi hakimiyeti sayesinde merkez dönüştürülmekte -birçok ülkede olduğu gibi popülist siyasetlerin hakimiyetiyle-. Eski değerlerin yeniden geri geldiğini gözlemlemekteyiz. Bu durum, aynı zamanda, hars ve medeniyet ikiliği üzerine kurulu Gökalp Sosyolojisinin "dayanışmacı" (solidarist) yapısından bizi uzaklaştırmakta olduğunu da göstermez mi? Eski çamlar bardak olmuş gibi duruyor.

Ali Akay kimdir?

Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir.

Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 

1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur.

Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. 

 

İlgili İçerikler