“Sonuçta bazı insanların Ay’ı kolonileştirmek istemesinin ve bazılarının ise ona kadim bir dost gibi dans ederek yaklaşmasının bir nedeni var.”
- James Baldwin, 1972 (alıntı Koyo Kouoh’dan)
61. Venedik Bienali bu sene olaylı bir şekilde, 6 Mayıs’ta başladı ve bu şekilde devam ediyor. Önce Venedik Bienali küratörü Koyo Kouoh hastalanarak vefat etti. Ve, onun tarafından, hemen hemen tüm bienalin kavramsal çerçevesi ve sanatçıları seçilmiş ve yerleri aşağı yukarı belirlenmiş vaziyette bırakılmıştı. Ardından Bienalin açılışına birkaç gün kala Uluslararası Jüri'nin beş üyesi istifa etti. Bunların ikisi akademisyen profesör, biri eğitimci ve yazar, biri Tayland’da sanat direktörü ve diğeri ise hem sanat direktörü hem de VideoBrasil Kültür Cemiyeti’nin kurucusuydu.
Milli Pavyonunun yeri Giardini’de bulunan ve açılış sırasında tamiratta olan İsrail Pavyonuna karşı, açılışta protestolar ve yürüyüşler yapıldı. Ve de Rusya Pavyonu için de Pussy Riot grubu ve bir kalabalık performatif bir protesto düzenledi. Neticede Rusya Pavyonu DJ ve votka ile gelenleri partiye çağırdı veya çoğu sanat izleyicisi ve aktörü de protesto ederek bu Pavyona girmedi. Netice ne oldu? Rusya Pavyonu devam etti. İsrail Pavyonu eski olduğu yerde, Giardini’de kapalı olduğu için başka yerde açıldı.
Serginin genel görünümü
Daha sonraki gün, 8 Mayıs’ta ise, birçok milli pavyon protesto için saat 16:00 dan itibaren greve gitti. Boykot yapan yirmi yedi milli pavyon içinde Başak Doğa Temür’un küratörlüğünde Nilbar Güreş’in yer aldığı Türk Pavyonu (Gözlerinizden Öperim) da greve katıldı. Olaylı bir Bienale savaşlar içindeki dünyamız ayar verdi. Ama; Amerika Pavyonu sanatçısı, Mormonlarla büyüyen ve sonra sokaklarda yaşayan Alma Allen’ın moda dünyası tarafından eserlerinin satın alınıp, moda dünyasının koleksiyonlarına giren ve bu sergide “Beni Meltem olarak çağır” adlı, çoğu sarımtırak heykelleriyle var olan ABD Pavyonu hiçbir protestoya maruz kalmadı. Bienal idaresiyle çelişkiye düşen Uluslararası Jüri’nin çekilmesinden sonra da İran’ın 61. Venedik Bienali’nde yer almayacağı duyuruldu. Halk Jürisi ise belki de kura çekmenin daha iyi olacağını bana düşündürttü. Savaş, sömürge, işgal ve Afrika kıtasından taşınan tarihi ırkçı, kölelik karşıtı bir etki Bienal’in üzerinde kol gezmekte. Zaten ilgi çeken pavyonlardan birisi olan Japon Pavyonundaki oyuncak bebeklerin izleyiciyle karşılıklı ilişkisi de tuhaftı. Dünyada ölen çocuklarına odaklanan bu eser, her yerde çocukların terör ve savaş içindeki yerlerde en çok şiddete ve ölüme maruz kaldıklarını belirtmekte. Milli pavyonların çoğunun ana kavramsal çerçeveye uymuş olduklarını görmekteyiz. Afrika ve eski sömürge dünyasının içinden geçen ve bugünkü siyah estetiğini ve güzelliğini gösteren ve de düşündürücü eserler üreten Afrika kıtası kökenli ve çoğu merkezlerde yaşayan sanatçıları bu bienalde öğreniyor ve takip ediyoruz.

Kimisi kavramsal, kimisi resim dünyasının içinden kuvvetli bir şekilde geçen, kimisi eski bienallerin tınısında büyük enstalasyonlar ve video enstalasyonlarla işleyen eserler bu Venedik Bienali’nin kuvvetini göstermekte. İnsan hızlı bir şekilde Szeemann’ı ve Enwezor’u hatırlamadan geçemiyor. Aradan geçen on veya yirmi küsur yıl sonra sanatın kuvveti bir kez daha çınlamakta. Koyo Kouoh’ın projelerinden birisi de Giardini’de bu sefer protesto için değil, ama şairlerin seslerinin yankı yaptığı bahçede Afrika dünyası onca renkli kumaşlardan yapılı ve nerdeyse her biri bir sanat eseri olan kıyafetleriyle parlamaktaydı. 1999’da yapıldığı gibi adı “Şiir Karavanı” oldu.
179 sanatçı ana sergiye katıldı. Koyo Kouoh’un kavramsal çerçevesi müzik dünyasının “Minör Ton”undan gelmekte ve “sürekli ağırlık merkezi” adlı Franco Battiato’nun bir şarkısına gönderme yapmakta. Bienal kavramı olan “Minör Ton” hem evrenselliğe hem de geleceğe doğru bakmayı istemekte. Buna göre de ağaçlara, ormanlara ve bitkilere doğru yüzünü dönmekte. Bu bakımdan beni ilginç bir şekilde tekrar düşündürdü bu Bienal. 2024 Mardin Bienali’ni yaptığım sırada bienalin öznelliğini Mezopotamya ovasından gelen rüzgâra atfetmiştim ve açılışta bu rüzgâra teşekkür etmiştim. Bu bakımdan insan merkezli olmayan iki bienal söz konusuydu. Belki iki bienalde de ana dil söz konusu edilmekteydi; ama ikisinin arasındaki fark “Minör Ton” için müzik ön planda yer almaktayken “Daha Uzaklara” kavramının göndermesi minör edebiyata ve politikayaydı. Birinde ana dilin grameri önde durmaktayken diğerinde ana dilin içinden mayınlanması söz konusu edilmekteydi.
Arsenale de her zaman olduğu gibi hem ülke pavyonları hem de ana sergi yer almakta. Burada özellikle ana pavyonun kuvveti daha eski bienalleri hatırlattı bana. 21.yüzyıla girerken Harald Szeemann’ın ve 2015’te post kolonyal bienal olarak Marx’a oldukça sık göndermeleri olan Okwui Envezor’un bienallerinin kuvvetine benzeyen bir bienal bu seferki.
Bu sefer varlık meselesi insan merkezciliğin önüne çıkmakta. Varlıkların dünya ve evren ile ilişkileri gündeme getirilmekte. Arsenale’nin en başından itibaren evren dünyası soyutlanmakta ve dönen ve kendi içine doğru kıvrılan pentür gibi işleyen bir video evreni çağrıştırmakta. Khaled Sabsabi’nin şiirsel ses koku ve videonun bileşiminden yapılmış olan eseri “halilliği” çağırmakta. Arap dünyasında arkadaşlık birlikteliği anlamına gelen bu eser Sufi geleneğinin Tasavvuf anlayışına yaslanmakta. Yer birlikteliğini ve paylaşımı ortaya koymakta. Ve yavaş yavaş ruhların teması, her türlü kimliklerden başlayan ve en ufak birimden kozmosa doğru açılan bir süreçte eserler birbirleriyle konuşmaktalar. Fransız sanatçı Kader Attia’nın enstalasyonu, Vietnamlı bir şamanın bilgisayarlardaki ruh üzerine yaslanan bir lafından yola çıkmakta. Sanatçı bu ilişkiye “antropolojik metafizik” adını vermekte. Bu şekilde de, bir anlam da, bir antropoloğun kitabına da gönderme yapmakta. Brezilyalı antropolog Edouardo Viveiros De Castro’nun kitabının adı “Metafizik Yamyamlar” olarak konulmuştu. De Castro, “antropoloji metafizik gibi bir temayı kültürün içine almalı mıdır?” sorusunu sormakta. Kültür ve Doğa ayrımını kozmolojik bir şekilde aşan bir bakışa yaslanmakta. Bakılan, araştırılan bir “nesne” olarak değil ama araştırma alanı “beraber yaşanan bir deney” alanı olarak ele alınmalı. Bu anlamda, antropoloğa göre, Deleuze’ün “oluş” düşüncesi bu deneyi öngörmekte. Kader Attia bir yandan da Picasso’nun eserlerindeki Afrika etkisini gösteren fotoğrafları espasa girilen iki yanda sergilemekte. Cezayir ve Afrika da bağlanmakta ilişkilere eklenmekte. Bu bakımdan da, hem şamanların geçmiş nesillerle kurdukları bağı ele almakta hem de benzer bir şekilde, bugün bazı sanatçıların reddettikleri sanat tarihini de eski nesillerle girilen bir ruhani bağ olarak tasarlamakta. Bu anlamda, bugünkü sanat tarihini yok sayanlara ve şaman düşüncesi ve sanat tarihinin ortak bir şekilde geçmiş nesillerin deneylerine ve buluşlarına ihtiyaç olduğunu haklı bir şekilde saptamakta. Amazon ormanlarındaki çevre ile işitsel görsel teknoloji arasındaki bugüne ait bağı da bulmakta ve birleştirmekte. Sanat bir ilişki olarak ele alınmakta. Eser bakılan bir nesne olmaktan çıkarak bizim çevremizi sarmakta olan bir düşünce alanı olarak işlemekte.
Kader Attia’nın eseri
Brezilyalı sanatçı Eustaqio Neves’in eseri ise Brezilya’daki Afrika mevcudiyetini ele alan 1980’lerden beri çekmiş olduğu fotoğraflardan yola çıkarak geçmiş ve gelecek arasındaki parçalı birlikteliği düşünmekte. Afrikalıların köle olarak geldikleri bu toprakların bugün yıkım içinde olduklarını ele alan görsellerle bize bu gerçeği hatırlatmakta.
Carrie Schneider sergilediği First Living Women” (Önce Yaşayan Kadın- 2026) adlı eser analojik fotoğraflarla grafik yöntemi kullanarak medya formatlarını ve cins kimliklerinin temsilini sorgulamakta. Kromatik kağıtlara bastığı fotoğraflarla büyük enstalasyonunda Chris Marker’ın fotoğraflardan oluşan 1961’de yapılan 28 dakikalık “La Jetée” filmine gönderme yapmakta. Benzer referanslar Polke’nin resimlerine, Chantal Akerman’ın filmlerine ve Cunningham’ın performatif hareketlerine doğru taşınmakta. Çok sert bir film olan Andrej Zulawski’nin 1975 çektiği ve filmde Romy Scheneider’ın oynadığı “L’important c’est d’aimer” (Önemli Olan Sevmektir) filmine de yaptığı gönderme iki aşık arasında kalan ve birisinin intiharıyla diğeriyle yalnız kalan kadının hikayesini günümüze taşımakta.
Bu sene performanslara bakıldığında bilhassa Avusturya ve Alman Pavyonlarında fiziki zorlukta performansları görmekteyiz. İki pavyon da en ilgi çeken popüler Pavyonlar olarak akılda kalacak herhalde. Avusturya Pavyonunda bir Çana ters asılı çıplak bedeniyle Florentina Holzinger, kımıldayarak kalçalarındaki demirler sayesinde çanı çalmakta veya bir sihirbaz gibi suyun içinde performansını gerçekleştirmekte yahut da bir jet ski sayesinde içinde bulunduğu dar havuzda daireler çizmekte (Seeworld Venice). Alman Pavyonunda ise pavyonun yüksek duvarlarından komando ipleri sayesinde tutunarak ve dans ederek aşağıya inmekte olan iki benden Henrike Naumann ve Sung Tieu, bu anlamda, sporun sanata girmekte olduğunu göstermekteler.
Batı ve insan olarak var olmuş olan evrensel bu bienalde daha da genişlemekte. Afrika bu evrenselin içine bir Üçüncü Dünya olarak değil ama tersine yeni bir merkez olarak yerleşmeye başlamakta. Çok iyi seçilmiş olan sanatçılar da sanatsal hünerlerini bu bienalde göstermekteler.
Daniel Lind-Ramos'un eseri
Bu kadar büyük bir bienal mekânından ve yan sergilerinden bir yazıda söz etmek çok zor tabii. O nedenle birkaç örnekle sınırlı kalarak bu yazıyı bitiriyorum. Palazzo Grassi’deki sergide Nairobi doğumlu olup da Endonezya’da yaşayan Micheal Armitage’ın güncel olayları anlatan tabloları şaşırtıcı derecede yeni bir resim kuvvetini ortaya koymakta. Resmin gücünü etkisini bir kez daha hatırlatmakta. Afro-Amerikan dünyasında 1956’daki okullardaki beyaz ve siyah eşitsizliklerini konu eden “Değişim Vaadi” adlı romanın adından çıkan sergisinin resimleri Kenya dünyasını, Batı resim tarihini muhteşem renklerle dolu bir palette sunmakta. Hiciv ile acı gerçekliği cinsellikten geçerek vermekte.
Prada Vakfı’nda ise iki büyük sanatçı sergilenmekte. Arthur Jaffa ve Richard Prince. İkisi de var olan imgelerden yapılan sanatı, “temellük sanatını” kullanan sanatçılar ve yan yana geldiklerinde Amerika’nın kâbusu birlikte gündeme getirilmekte. Jaffa, Amerikan siyah dünyası üzerine yaptığı video filmlerle (2016) bilinmekte. Prince ise Kovboylarıyla meşhur. Nancy Spector’un küratörlüğünü yaptığı sergide beyaz erkeklik, şiddet, ırk ile sporun ve müziğin dolayısıyla meşhurların imajlarının şiddeti görsele taşınmakta. Bugün hala yaşayan kıyamet taşıyan bir Amerika’yı göstermekteler: Fantasmalar, çağdaş mitolojiler. Bir kültür nasıl bu kadar çekici ve şiddetli olabilir? Sergi bu noktalara odaklanmakta.
En son belki de Bienal çerçevesinin en ilginç sergilerinden birisi olan Palazzo Diedo’daki, Mat Dryhurst, Holly Herndon, Hans Ulrich Obrist ve Adriana Rispoli’nin küratörlüğünde gerçekleştirilen “Tuhaf Kurallar” adlı sergiden söz etmek isterim. Geleceğe dönük olarak yapay Zekâ dünyasının sorunlarını, etkilerini ve gerçekleştirdiklerini ele alan bu serginin sanatçıları Protokol konusuna eğilmekteler. Anti-Semitizmi hatırlatan yirminci yüzyılın başındaki bir kitap hemen akla gelmekte: “Sion Bilgeleri Protokolleri” Rusya kaynaklı ve Avrupa’yı geçen yüzyıl boyunca kasıp kavuran bir komplo teorisi üzerinden gelişen bir hikâye bugün Yapay Zekâ üzerinden mi kurulmakta? “Sanat Protokolü” olarak adlandırılan hangisidir? “Dijital dönemde kültür nasıl üretilmekte, dağılmakta, algılanmakta?” sorusunu soruyor bu sergi. Bu anlamda da belki de 1985 yılında Paris’te Georges Pompidou Kültür ve Sanat Merkezi’ndeki bir başka sergiyi bana anımsatıyor. Jean-François Lyotard’ın “Les İmmateriaux” sergisi Post-modern dönemde yeni teknolojileri sorgulamıştı. Bugün bu sergi benzer bir işlevi üstlenmiş duruyor. Sadece analiz değil ama yeni tohumlama biçimleri de öne çıkmakta burada. Protokol bir sanat değil, ama sanat da hala sanat mı? Protokol yapıldığında bilim adamları ve araştırmacılar da bu kurallara girerek sanatçı sayılabilir mi?
Tuhaf Kurallar

Bu Venedik Bienali bir yandan kuvvetini göstermekte ve etrafındaki birçok sergi de aynı şekilde yeni sanat dünyasının Batı merkezli oluşundan uzaklaşmaktan çok belki de diğerleriyle ve Küresel Güney dünyası ile birlikte işlemeye başladığı bir dönemi bize tekrar hatırlatmakta. Daha önceleri de tekrar edip durduğum gibi bugün önemli olan Evrensel olanı bir kenara bırakmak değil, tersine evrensel olanın içini bugüne göre tekrar doldurarak açmak ve genişletmek olacaktır. Dünya tabii ki 18.yüzyılın dünyası değil; ama Kant ve Derrida’nın sorunsallaştırdığı barış ve kozmo-politik olana ihtiyacımız her zamankinden daha çok var. Bunu unutamayız!


