Öcalan bize ne diyor?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Öcalan bize ne diyor?

 Öcalan’ın Fatih Altaylı’ya verdiği ve 28 yıl sonra yayınlanan röportajda en önemsediğim nokta -belki de bir önceki süreçten kalma da bir endişeyle- o gün anlatılan ama bir önceki süreçte de aynen yaşayarak deneyimlediğimiz “sürece yönelik olası provokasyon ve suikastlar” konusuna dair bir uyarı niteliği taşıması

Öcalan bize ne diyor?
Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan’a dair yazı yazmak zor iştir Türkiye’de…

Adının başına devletin o dönemki konjonktürüne göre değişen sıfatları koymadan yazarsan o yazıyı, bugün barış süreci var diye dokunmazlar belki ama süreç bittiğinde -ki bu sefer bitmemesi adına varlık göstermesi çok önemli olan  alanlardan biri durumundaki barış gazeteciliğini de yüreklendirmek ve üstlenmek gerekir- ilk iş kapını çalarlar. Ben ‘Türk’üm kapımın çalınması ile yaşayacağım süreç propagandadan iddiasıyla yargılanmaya gider, benimle aynı yazıyı yazan bir Kürt ise ihtimal ‘üyelik’ten tutuklanır. Bu aşamada bile ayrım vardır, hep vardı…

Bunları da artık yüksek sesle konuşarak meselenin fotoğrafını en azından bizlerin netleştirmesi gerektiği görüşündeyim.

Ama mesele elbette sadece devletin yapacakları ile de sınırlı kalmaz.

Devletin uzun yıllardır ince ince dokuduğu algıya maruz kalmış çok da azımsanamayacak sayıdaki Türkiyeli insan da üzerine türlü yakıştırmaları boca eder. “Apocu, Türk düşmanı, katil sever” olur çıkarsın bu işin sonunda.

Hele Öcalan’ın ne dediğini anlamaya çalışan, söylediğinin neye denk geldiğini anlatmaya çalışan bir yerden yazıyorsan -ki ben şimdi öyle yapacağım- tahammül edenin de aynı ölçüde azalacaktır.

Bunlar bana, sana özgü tepkiler olmaz, burada mesele kişilerin kim olduğu değil bu döngünün hiç değişmeden Türkiye siyasi tarihinin ideolojisiyle beraber dönüp durmasıdır.

Birileri bu anlayış değişsin istemez ve o anlayış değişmez, aslında mesele bu kadar nettir de bir yandan.

Oysa bir barış süreciyse mevzumuz, bir halkın ‘liderimdir’ dediği bir isimse muhatabımız, 45 yıllık bir örgütün kendini feshetmesi gibi tarihi bir olaysa tanıklık etmekte olduğumuz; bu yapıları, kişileri ve olayları ön yargısız  inceleyemeyen, dinleyemeyen, değerlendiremeyen, konuşamayan, yazamayan da kendine ne düşünce insanı diyebilir ne gazeteci ne de aydın.

Buraya kadar oluşabilecek tepkiler hakkında tutumum ve vereceğim cevaplar, kendimi ve mesleğimi konumlama biçimim anlaşılmıştır diye umuyorum.

Biliyorsunuz, haberdar olmuşsunuzdur muhakkak; tam 28 yıl önce gerçekleşmiş Fatih Altaylı ve Abdullah Öcalan röportajı örgüte yakın haber siteleri tarafından iki parçaya ayrılarak geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Fatih Altaylı ve Abdullah Öcalan röportajı

Kürt meselesini yıllardır takip eden biri olarak ne örgütün ne de Öcalan’ın bir yayının yeniden paylaşılması veya bir açıklamanın tekrar gündeme getirilmesi konusunda  nedensiz davranmayacağını söyleyebilirim. Yani muhakkak ki basit bir anı paylaşımı değildi o video, bir şeyler söylüyordu ve onun için seçilmişti.

Öcalan’ın kendi kaleminden çıkan ‘savunmaları’ dahi salt okumaya bırakılmış metinler değildir, muhakkak algılanması, üzerine düşünülmesi istenerek kurgulanmış, bir aşamadan sonra kişilerin çözümleme yapmadan anlayamayacağı bir tarzı da ortaya koymayı hedefler.

En riskli işlerden biridir de aynı zamanda “Öcalan ne demiş” üzerine fikir beyan etmek, çünkü hem Türk hem de Kürt birçok aydın bu okumaları iyi yapar ve senin anladıkların veya anlayamadıkların aslında entelektüel bir intihara kadar da varabilir.

Nasıl her manada uçlarda gezen bir konu değil mi? Biri hakaret etmezsen, diğeri yeterli önemi atfedip doğru anlamazsan seni yok sayacak…

Birinin “tu kaka”sı diğerinin baş tacı. Diğeri dediğin de üç-beş kişi değil ha, koskoca bir halk. Gel de çık işin içinden.

İşte zaten, Öcalan konusu sırf bu iki uçurumun baş aktörü olmasından dolayı bile üzerinde çalışılmayı fazlasıyla hak eden bir konu.

Öcalan’ı yok sayarak örgütü, örgütü yok sayarak da Öcalan’ı, bunların her ikisini veya tekini yok sayarak da Kürt halkını anlamak imkânsız. Bu yekpareliği kabul etmeden anlayamaz, tanıyamaz, tanımadan da kimseyle barışamazsınız.

Barışmak için önce temas etmek zorundasındır, burada da barış gazeteciliği ve kullanılan dilin önemi devreye girer, bu da bu tip süreçlerin yaşamsal bileşenidir.

Ayrıca barış istemeyen de ancak tanıyıp, anlayıp bu kararı vermiş olmalıdır ki,  özellikle aktif çalışan, yorum yapan, ekranlarda yer alan meslektaşlarımızda okuma alışkanlığı bu kadar düşükken bu meseleyi nereden ve nasıl anlayıp itiraz eden bir pozisyon aldıklarını algılayabilmek de oldukça zordur.

Diğer süreçlerden farklı olarak bu dil hâlâ bir şekilde gelişemediyse, sivil toplum, sanatçılar, aydınlar, yazarlar işte toplumun her kesimine kolaylıkla değebilecek aydınlık insanlar ortalıkta yoksa bu biraz da devletin veya içinden bir yapının aslında yolu tam olarak açmadığını hatta kapadığını gösterir aynı zamanda.

Tam da bu manada Pervin Buldan’ın yanlış bir dille ifade ederek akamete uğrattığı Öcalan’ın söylediği; “ekranlara hâkim olan savaş dili” eleştirisinin ne manaya geldiği ve bu dili hem iktidar medyasının hem de muhalif medyanın körükleyerek sürdürdüğü, bunun değişmesinin süreç adına gerekliliğini vurgulamaktır aslında.

Barış zorla olmaz, barışı toplumlar isteyecek ki gerçek bir barış olsun, bu dili kim neden körükletiyor ona da bakmak için işte Fatih Altaylı'nın da genç döneminden kalan o röportaja iyi bakmak gerekiyor.

Aslında birçok farklı konuda bazı şeyler söylüyor o günün Öcalan’ı ama adeta bugün konuşuyormuş kadar da güncel bir yandan söyledikleri.

Bu bize Türkiye’nin sorunlarının aslında hiç değişmediği, devlet içi yapıların Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden bu yana en büyük sorun olduğunu, devletle bir yere gelen müzakerenin hep yine devletin içinden bir başka kanat tarafından akamete uğratılmaya çalışıldığını anlatıyor.

28 yıl önce yapılan bir röportaj siyasi aktörler ve çözülemeyen sorunlar bakımından taptaze duruyor. O gün neyse bugün de o.

Benim o röportajda en önemsediğim bölüm -belki de bir önceki süreçten kalma da bir endişeyle- o gün anlatılan ama bir önceki süreçte de aynen yaşayarak deneyimlediğimiz “sürece yönelik olası provokasyon ve suikastlar” konusuna dair bir uyarı niteliği taşıması.

Ne yaşandı bir önceki süreçte isterseniz hemen hatırlayalım:

2013’te büyük umut bağlanarak, sevinçle, coşkuyla, belki de hak etmediği kadar güven duyularak başlanan barış süreci yine tıpkı bugün olduğu gibi silah bırakma, geri çekilme, dertlerimizi birbirimize anlatma gibi konuların gündemimizde olduğu bir atmosferdeyken Lice’den gelen bir haberle ortalık karışmıştı. Şimdi bakınca sürecin sabote edilmesi anlamında ilk virajına da girmiş olduğunu anlıyor insan ister istemez. Ne olmuştu Lice’de onu da hatırlamak lazım;  Jandarma bir operasyon düzenlemiş ve içlerinde örgütün önemli isimlerinin de yer aldığı 10 üyesini öldürmüştü. Örgüt de Öcalan da bunun bir provokasyon olduğunu vurguladı, barış masasına sahip çıkarak yola devam edeceklerini açıkladı, bunu da yıllar sonra süreç kapsamında gerçekleşmeye başlayan görüşmelerin ilkinde Ahmet Türk ve Ayla Akat aracılığıyla kamuoyuna duyurdu. Ardından çok geçmeden bu defa 9 Ocak’ta Paris’ten gelen bir haberle sarsıldı süreç, yani Sakine Cansız’ın bir suikastla öldürülmesi olayından söz ediyorum… Bu noktada da barış masasını devirmeme  noktasında bir duruş kararı alındı ve süreç aynen devam etti. Aralarda hep irili ufaklı ‘örgütü bu yoldan çıkmaya davet eder’ nitelikte olaylar yaşandı. Temmuz 2015’e gelindiğinde ise bu defa senaryo tam tersinden yazılmıştı. Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi olayı PKK saldırısı olarak nitelendirildi, siyasilerin ve medyanın yaklaşımıyla da halkın tepkileri arttı. Oysa çok kısa bir süre sonra olayın örgütle bağı olmadığı anlaşılmış ama işler çoktan rayından çıkmış ve masa devrilme yoluna girmişti bile.

İşte bu bağlamda Öcalan’ın yayınlanan o videoda anlattığı devlet içi yapılar, çalışma metotları, devletle bizzat müzakere halindeyken bile kendisine yönelik suikast girişimlerini anlattığı bölümün çok önemli olduğunu ve hem örgütün hem de Öcalan’ın bize, daha çok da Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne ve paydaşlarına “süreci ne kadar uzatırsanız provokasyonların ve olası suikastların de önünü açarsınız” dediği anlaşılıyor.

Bu da ufukta karanlık bir dönem olasılığı gördükleri ve bir uyarı yapma ihtiyacı duydukları anlamına geliyor.

28 yıl önce de rejim aynı rejimdi şimdi de aynı rejim diyor o video izleyene.

Evet birçok farklı konuda başka şeyler de söylüyor ama en önemlisi, isimler değişse de resmî ideolojinin aynen devam ettiği ve bu ideolojinin “iş çözme” metotlarının pek  değişmediğini hatırlatıyor.

Süreç uzadıkça, yasal düzenleme aşamasına geçmenin süresi uzatıldıkça; rejimin herhangi bir kolunun yaratacağı en ufak bir ‘hayati tehlike altında olduğumuz’ algısının -ki medya bu yönde yayıncılık yapmaya devam ediyor- hem hızla etkisi görülecek bir provokasyona hem sürecin bozulmasına ortam sağlayabilecektir diyor.

İlk olarak… 96’da Med TV’de yayınlamış röportajın magazinel yönleriyle ele alınıp hızla unutulduğunu, hak ettiği kadar üzerinde durulmadığını düşünüyorum.

Heyetin 3. kez Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la görüşmesi önemli, heyetin Hakan Fidan’ı, Yılmaz Tunç ve İbrahim Kalın’ı dinlemesi önemli. Heyetin İmralı’ya gitmesi de önemli ama işin devlet tarafından yürütülmesi gereken resmi ve yasal ayağı oluşturulmadığı sürece, somut adımlar atılmadığı sürece süreç büyük bir tehlike altındadır diyorum.

Daha önce de yazdığım gibi ben henüz süreci tam bir süreç olarak kabul edenlerden değilim. Edebilmem için yasal düzenlemelerin masaya gelmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Barış için, barışın önemini anlatmak için, barışın gerekliliğini ve kıymetini yüksek sesle ve ısrarla konuşmaya, bu yönde yazmaya devam etmenin de sürece doğru giden bu yolda önemli olduğunu düşünenlerdenim.

İlgili İçerikler