Adaletin günbatımı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Adaletin günbatımı

Bir gün bir ‘Siyah Müze’ kurulsun istiyorum bu ülkede. Gelecek nesiller hatırlasın diye, tüm bu siyasi, hukuksuz kararların altında imzası olanlar siyah çerçeveyle, siyah duvarlarda sergilensin. Bir daha asla ama asla, cübbesini aldığı askıya vicdanını asarak hüküm kuran bir hakim, bir savcı yetişmesin bu topraklarda…

Adaletin günbatımı
Desen: Tan Oral

Türkiye’de doğdum, büyüdüm, yaşadım, yaşıyorum. Dünyada benim yaşam dilimimde, belki de gezegen tarihinde milyonlarca yıla denk gelecek gelişmeler oldu. Bilimsel bilgi logaritmik arttı. Milenyumu gördük. Radyodan televizyona geçtik. Lisede sürgülü hesap cetveli kullanırdık, hesap makinaları akıllı saatimizin içine girdi. O akıllı saatler kalbimizin elektrosunu bile çeker oldu. Kişisel bilgisayar artık hepimizin kucaklarında. İnternet denen muazzam paralel dünya, yine yaşam dilimimizde hayata geçti. Jetonlu telefonlar vardı, santralden şehirlerarası telefon bağlatırdık, 2014 yılında bile Antarktika’dan kızımla uydu telefonuyla konuşabilmiştim. Cep telefonu denen cihaz, hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Daha pek çok bilimsel devrim, teknolojik gelişme sayabilirim.

Bilim, teknoloji böylesine ilerlerken bizim memlekette hukuk yerinde saymakta, bazen ağır, bazen de koşar adımlarla geriye gitmekte. Hukukun değil, siyasetin savcı ve hakim makamında olduğu davaları izlerken, bir mayıs sabaha karşı Ankara’daki evinden çıkan adamı düşünürüm. O sırada üç çocuğu da uykuda mıydı, karısını öpüp ‘akşama görüşürüz’ demiş miydi? Kahvaltı etmiş miydi? Lokmalar boğazından nasıl geçmişti? O mayıs sabahında evinden çıkan adam, üç genci asmaya gidiyordu. Hukuk, yasa gözetilerek yargılansalar bilemedin beş, on yıl hapis cezası alacak gençlerdi asmaya gittiği. Yıllar sonra boğazına yemek kaçıp boğularak ölecek olan, zamanının Ankara 1. Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Elverdi, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarını cezaevindeki bir ağaca yaslanarak izlemişti. Süleyman Demirel ki benim vicdanımda asla affedilmeyecek, hayırla anılmayacaktır, ‘üçte üç oldu’ demişti Mendereslerin rövanşının alındığını düşünerek. Kim neyin rövanşını alıyordu, dünyadan kopartılan pırıl pırıl üç canla?

Mars’ta koloni kurmanın planlandığı, interstellar uzaya geçmiş Voyager uydularından hâlâ gelen sinyallerin değerlendirildiği, bedene takılacak implantlarla çare bulunabilecek hastalıkların, giyilebilir sağlık cihazlarının araştırıldığı, nano teknolojinin hayatımıza sunacaklarının tartışıldığı, robotların, androidlerin yakın geçmişte günlük hayatımıza girmesinin söz konusu olduğu bir dünyada  bizim memleketimizde hâlâ daha düşman hukuku uygulanan siyasetçilerin, gazetecilerin, gencecik üniversite öğrencilerinin başına gelenleri, bu haberlerle paralel olarak izliyoruz. Aslında adı üstünde düşmana bile uygulanan bir hukuk var. Bizim izlediğimiz davalarda onun bile olmadığını görüyoruz.

Ben yine Ali Elverdi’ye döneceğim. Çünkü tüm bu hukuksuzluk hukuk adamları, hukuk kadınları eliyle uygulanıyor. Ve elbetteki yatarı olmayan suçlardan aylarca tutuklu kalanlar, önceden beraat ettiği davadan müebbet alanlar, gizli tanık ifadesi dışında bir delili olmayan davaların bitmesini zindanda bekleyenler ve o davaların uzadıkça uzaması, anayasal haklarını kullananların ters kelepçeyle gözaltına alınıp tutuklanmaları ve daha böyle nice hukuksuzluk hep kanun insanları eliyle oluyor. Anayasa Mahkemesi kararlarını dinlemeyen de onlar, AİHM kararlarını takmayanlar da. İşte tam da bu noktada benim merakım başlıyor. Bu hukukçular bilmezler mi yapıp ettiklerinin evrensel hukuka aykırı olduğunu, en temel insan haklarından olan masumiyet karinesinin hiçe sayıldığını, yapılanların ceza almamış insanlara eza olduğunu? Bilirler elbette. İyi de bu ruh haliyle , bu psikolojiyle nasıl yaşıyorlar, onu merak ediyorum. Misal üniversite sınavına girecek evladını sınava götürecek bir hakim, bir gün önce evladının kazanmak istediği üniversitenin bir öğrencisini elinde bir A4 kağıdını tutarak protesto gösterisi yaptığı için tutuklayabiliyor. Peki o kısa yolculukta, çocuğunu sınava götürürken neler düşünüyor? Akşam eşiyle komşu ziyaretine gittiklerinde verdiği hukuksuz kararla zindanda yatan birilerinin varlığını bilerek iki demli çayı, bir kurabiyeyi nasıl huzurla boğazından geçirebiliyor?

Ülkede adalete güvenen kalmamış. Kamuoyu yoklamalarında adalete güven yerlerde sürünüyor. Uluslararası değerlendirme endekslerinde ülkemiz hukukun üstünlüğü konusunda her yıl sınıfta kalıyor, neredeyse tasdikname alacak. 2023 yılında Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü’nün değerlendirmesine göre Türkiye 173 ülke içinde hukukun üstünlüğü alanında 148. sırada yer alıyor. 2024 Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksi Raporu’na göre Türkiye, 142 ülke arasında 117. sırada. Mesleği hukuku icra etmek olan insanlar bu düzeysizlikten hiç mi hicap duymuyorlar? Merak ediyorum… Benim mesleğimle bir analoji kurmaya çalışıyorum. Bir ameliyat yapacaksam her adımı bellidir, bunun için eğitilir, kendimizi güncelleriz. Her şeyi kuralına göre yapsak bile bir komplikasyon yaşadığımızda günlerce kendimizi sorgular, üzüntü yaşarız. Kimse bize gelip de ameliyatı usulüne uygun yapmamamız için telkinde bulunamaz.

Hukuk insanlarında böyle olmuyor mu? Örneğini verdiğim Ali Elverdi, üç genç insanın almaları gereken ceza idam değilken nasıl iç huzuruyla onların canını alma kararı veriyor ve o huzurla yaşamaya devam ediyor? Bir gazeteciyi söylediği bir laftan içeri atan hakim, bir oyuncu menajerinin yapmadığını bildiği hükümeti cebren ortadan kaldırma suçundan tutukluluğunun devamı isteyen savcı, Osman Kavala’yı beraat ettiği davadan mahkum eden heyet, milyonlarca insanın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarının kör şafakta gözaltına alınmasını isteyen savcı, üniversite öğrencilerini yok yere tutuklayan hakim;  günlük hayatlarına şen şakrak nasıl devam edebiliyor? Bakkaldan alışveriş ederken bakkalın gözlerine nasıl bakabiliyor? Bir arkadaşı ‘hadi gel iki muhabbetin belini kıralım’ dediğinde, hukuksuz yere içeri attığı insanlar aklına gelmeden keyifle vakit geçirebiliyor mu? Gece yatağa yattığında, bir pazar ailesiyle yemek yediğinde, hiç mi düşünmüyor, ben ne yapıyorum yahu diye? Eli değip de misal Nazım Hikmet’in Bir Cezaevinde Tecritteki Adamın Mektupları şiirini okur mu? İnsanları hayattan, sevdiklerinden koparmanın ne demek olduğu, zindan kararlarını bu denli kolay vermenin doğru olmadığı hiç mi aklının ucundan geçmez. 

Bir gün bir ‘Siyah Müze’ kurulsun istiyorum bu ülkede. Gelecek nesiller hatırlasın diye, tüm bu siyasi, hukuksuz kararların altında imzası olanlar siyah çerçeveyle, siyah duvarlarda sergilensin. Hukuk fakültesi öğrencilerinin zorunlu dersi olsun bu müzede sergilenenlerin verdikleri kararları okumak ve o öğrenciler kendi mahkemelerinde kürsüye çıktıklarında o duvara asılmanın endişesini taşısınlar verdikleri kararlarda. Bir daha asla ama asla, cübbesini aldığı askıya vicdanını asarak hüküm kuran bir hakim, bir savcı yetişmesin bu topraklarda…

İlgili İçerikler