LGS: Lanet Gelsin Sınavı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

LGS: Lanet Gelsin Sınavı

Neyi ölçüyoruz, neden ölçüyoruz? Eğer Liselere Giriş Sistemi (LGS) gerçekten azını seçmek, çoğunu elemek içinse, neden 1 milyon çocuğun aynı anda sinir sistemiyle oynuyoruz?

LGS: Lanet Gelsin Sınavı

2025 yılı LGS’sine 963 bin 142 öğrenci girdi. Aynı anda. Aynı sorularla. Aynı hayalle. Ve o hayal, yalnızca 200 bin kişilik bir kontenjana çıkıyor. Yani milyonluk yarış, “yalnızca yüzde 16’nıza yer var” denilerek son buluyor.

Peki bu nasıl bir eşitlik? Daha doğrusu, bu ne tür bir eşitsizlik? Öyle ki, sistem adil görünmek için adaletsizliğini kamufle etmek zorunda kalıyor; şeffaflıktan uzak bir yerleştirme algoritması, kamuoyuna açıklanmayan sıralama verileri… Hepsi sistemin kendi içine kapanmasına neden oldu, içine kapandıkça da üzerindeki şüphe büyüdü, şüphe büyüdükçe de güven kalmadı. Ve sınav artık bilgi ölçen bir mekanizma olmaktan çıktı, siyasi bir sembole dönüştü.

Tarihte buna benzer çok olay yaşandı. Mesela 19. yüzyıl sonunda Fransız eğitim sisteminde, liselere geçiş sınavları aristokrat çocukları korumak için şekillendirilmişti. Notlar, kılık kıyafet, beden dili ve aile itibarı gibi parametreler, sınav sonucuna etki ediyordu. Bu farklar yıllar içinde o kadar görünür hale geldi ki, Fransız Eğitim Bakanlığı 1912’de bir reform yapmak zorunda kaldı: Sınavlar kimliksizleştirildi, sadece içerik üzerinden değerlendirme yapılmaya başlandı. Ama yine de sistemin sınıfsal izlerini temizlemek tam bir yüzyıl sürdü. Bugün Türkiye’de de LGS sonuçları, sınavdan çok sistemin sosyolojik röntgeni gibi. Bu, yalnızca bir eğitim sorunu değil. Bu, bir toplumsal sözleşme meselesi.

Eskiden çocuklar anne babalarının hayalini kurduğu yerlere ulaşırdı. Şimdi o yerler, annenin babanın eğitim düzeyi, mesleği, evin metrekaresi ve haneye giren aylık gelirle belirlenmek zorunda. LGS, her ne kadar bireysel performansa dayalı görünse de aslında çocuğa değil, ailesine bakıyor. Eğitim Reformu Girişimi’nin yayımladığı veriler net: Bir öğrencinin sınav puanıyla ebeveyninin eğitim durumu arasında ciddi bir korelasyon var. Annenin en fazla ilkokul mezunu olduğu bir evde büyüyen çocuk ile üniversite mezunu bir annenin çocuğu arasında, LGS’de puan farkı çok büyük. Yani çocuğun okul başarısı, sadece evdeki kitap sayısıyla değil, mutfaktaki buzdolabının markasıyla bile ilişkili halde. Zaten hepimizin çok iyi bildiği gibi; eğitim sistemi, bireysel başarıyı değil; sosyoekonomik kökeni yeniden üretme işlevi görür. Aileden gelen dil kullanımı, davranış kalıpları, okul kültürüne aşinalık gibi avantajlar, eğitimde başarıya dönüşür. Şöyle resmedelim; bir anne diyor ki; ben ilkokulu bıraktım, kızım zaten benden fazlasını yapıyor. Diğer yanda bir başka anne var; ben ODTÜ mezunuyum, bu notlar benim için kabul edilemez diyor. İki anne arasında yalnızca not farkı değil, bir gelecek tahayyülü farkı var. Ve LGS de, bu tahayyülleri mühürleyen bir araç. Sınav sonuçları bunu doğruluyor. Mesele yalnızca eğitim seviyesi değil. Gelir farkı da doğrudan belirleyici. OECD verilerine göre Türkiye’de en düşük gelir grubundaki hane ile en yüksek gelir grubundaki hane arasında eğitime yapılan harcama farkı tam 28 kat! Yani çocuğun sınav başarısı, aile bütçesinin alt kalemlerine bağlı. Gelir düzeyi yükseldikçe, eğitim performansı da “satın alınabilir” bir avantaja dönüşüyor.  Burası çok önemli: Sınav artık imkanları iyi yönetebilen aileyi de ödüllendiriyor. Sosyoekonomik düzeyle sınav başarısı arasındaki ilişki yalnızca istatistik değil, kader. Yani doğduğun ev kaderindir.

Bir öğretmen yazmış, sosyal medyada okudum. Sınıfındaki çok parlak öğrencilerden biri, sınav için yeterince test çözmemiş. Çünkü ailesinin dükkanında çalışıyor. Okula geliyor, çıkışta dükkana. Sınav günü geldiğinde çocuğun tek hedefi var: Fen lisesine gidebilmek. Gidememiş çünkü sınavda kötü bir puan almış. Neden? Çünkü sisteme göre başarısız. Oysa sistemin ona verdiği hiçbir şey yok. Ne ek ders ne rehberlik ne kaynak kitap… İngiltere’de 1940-80 yılları arasında uygulanan Eleven Plus sınavı, 11 yaşındaki çocukları akademik okullar ve teknik okullar arasında ayırmak için “icat edilmişti”. Başlarda adaletli gibi görünse de kısa sürede şunu fark ettiler: Alt sınıflardan gelen çocuklar bu sınavda hep başarısız oluyor. Sonunda ne oldu? Sistem çöktü, sınav kaldırıldı. Çünkü sınav, sosyal sınıfları ayrıştıran bir makineye dönüştü. Bugün Türkiye LGS ile aynı riskle karşı karşıya. Çünkü ölçtüğümüz şey yalnızca bilgi değil. Aile desteği, semt avantajı, özel ders, okulun rehberlik kapasitesi ve hatta çocuğun o sabah kahvaltı yapıp yapmadığı da belirleyici. Akademik başarıyla toplumsal sermaye iç içe.

Nihayetinde bu sınav, çocukları değil, sistemi ifşa ediyor. Oysa eşitlik adalet değildir, fırsat eşitliği gerekir. Herkese aynı sınavı veriyorsanız ama o sınavdan önce gelen yol herkes için aynı değilse, sonuçlar da adil değildir. Bugünkü LGS sistemi, işte tam da bu yüzden ölçüm değil, etiketleme makinesi çalışıyor: Bu çocuk başarılı, bu değil.

Bir başka örnek: 1980’lerin sonlarında Japonya’da üniversiteye giriş sınavlarında yaşanan yığılmalar, benzer bir tartışmayı doğurmuş. O dönem Tokyo Üniversitesi’nin sınavı o kadar zor ki, tek bir soruda hata yapanlar eleniyor. Ancak bir süre sonra fark ediyorlar ki, bu “elit eleyicilik” yüksek performanslı ama sistem dışına itilen binlerce öğrencinin toplumsal huzursuzluğunu besliyor. Ne yapıyorlar? Sistemi baştan yapılandırıyorlar.

Bugün Türkiye’de benzer bir kriz yaşanıyor. Başarı bir “ödül” değil, “yoğunluk problemi” halinde. Ve bu yoğunluk altında çocuklar eziliyor, aileler tükeniyor, sistem boğuluyor. Ve belki de bu yüzden, LGS artık sadece bir sınav değil; bir tür kamu vicdanı testi: Gerçekten adil miyiz? Gerçekten eşit miyiz? Gerçekten bir çocuğun çabasını mı yoksa ailesinin cüzdanını mı ödüllendiriyoruz?

2025 LGS sonuçlarına göre, 719 öğrenci tam puan aldı. Bu çocuklar, sistemin gözünde “en başarılı” olanlar. Sistemin bu “çokluk”la ne yapacağını bile bilemediği yerde, başarı bir avantaj değil, tıkanma nedeni. Oysa sınav mantığı, başarmayı ödüllendirmek üzere kurulmuştur. Şimdi çocuklara, “hem sınavı kazan hem de kayıt döneminde şanslı ol” deniyor. Yani çaba artık yetmiyor; sistem içinde rastgelelik, belirsizlik ve hatta şans belirleyici hale geliyor.

Geldiğimiz durum belli: Başarıya ulaşanlar, bu başarıyı tamamen hak ettiklerini sanıyor. Sistem yüzünden başarısız olan çocuklar da artık bunun kişisel bir yetersizlik olduğuna inanmaya başlıyor. Ve asıl yıkım şu: Bir yandan sistem, bir yandan elalem ile ayrımcılığa maruz kalan çocuklar, zamanla kendi yerlerine razı olmaya başlıyor. Kendini küçük gören, potansiyelinden şüphe eden, sisteme küsen bir nesil… Bu yalnızca bir yerleştirme sorunu değil; aidiyet kaybı. Çocukların yerleşemediği okullar değil, kendilerini ait hissedemedikleri bir düzen.

Sistem “sana burası düşer” dediğinde, çocuk da başını önüne eğiyor: Demek ki ben buraya layığım diyor.

O yüzden etrafımızda yakınlarda LGS sınavına giren ne kadar çocuk varsa, kulağına eğilip şöyle diyelim: Sen şahane bir çocuksun, sistem berbat.

Ve burada bir parantez açmam lazım: Veliler… Çocukların bu süreçte en çok ihtiyaç duyduğu şey destek, anlayış, gerçekçilik. Ama ne oluyor? Kendi “elalemleri” içinde “başarı hikayesi” yazmak uğruna çocuklarını robot gibi kodlayan veli doldu ortalık. Yemek saatinde bile soru çözdürenler, çocuğun stresini “çalışsaydın”la savuşturanlar, sınavı çocukla birlikte kendileri de kazanmak isteyenler… Bu sınav sistemini yalnızca devlet değil, veliler de cehenneme çevirdi. Bir de “çocuğum çok duygusal” demezler mi? Evet, çünkü senin duygusuzluğunu da taşıyor! Aşırı beklenti, sınav sisteminin kendisinden daha yıkıcı bir stres kaynağı.

Veliler de yönetemedi. Sakin kalamadı. Bilinçli davranamadı. Hemen her okul whatsapp grubunda vardır; her b.kolog, yüzdelik dilim karşılaştırmaları yapanlar, tercih simülasyonu çizenler… Hepsi aynı panik: Aman benim çocuğuma bir şey olmasın.

Başa dönelim: Her yıl bir sınav, her yıl bir kriz. LGS artık takvimdeki bir tarihten ibaret değil; ailelerin sinir sistemi, çocukların ruhsal bütünlüğü, öğretmenlerin motivasyonu, toplumun adalet duygusu üzerinde yıllık stres testi. Oysa kimse kaybetmedi. Sınav değil, sistem yanlış. İyi okul sayısı yetersiz, eşitlik bir hayal, veliler çaresiz, çocuklar yorgun, öğretmenler yalnız. Çözüm? Okullar arası makası kapatmak. Her çocuğun en nitelikli eğitime erişmesini sağlamak. Sınava değil, çocuklarımıza yatırım yapılmasını sağlamak.

Ve çözüm, sonunda şu cümleyi kurabilmek: Çocuklar, okul kazanmaz arkadaşlar. Okullar, çocuklarımızı kazanır.

İlgili İçerikler