17 Mayıs 2021

Caz, Bebop, John Coltrane

Caz efsanesi Sonny Rollins'e ben de katılıyorum. Polifonik müzikte Bach ne ise cazda da John Coltrane odur

Caz ve bebop

Caz, geniş bir konsensüsle, 1917 yılında Dixieland Jazz Band'in ilk plaklarının piyasaya sürülmesiyle ortaya çıkış serüveni başlayan; Blues kökenli, emprovizasyona dayalı, siyahlarca yapılan bir müzik türü olarak tanımlanır.

1930'larda altın çağını yaşadığı kabul edilir. En önemli caz müzisyenleri bu on yılda ve 40'larda cazın yüzyılını belirleyecek üretici yaratıcı potansiyel ve yetenekleriyle cazı bir getto müziği olmaktan çıkarıp evrensel ve saygın bir ana akım haline getirmişlerdir. Başta yoğun olan ırkçı ve cazı aşağılayan, yok sayan bakışı da kırmış, beyazları da kendisine çekmeyi bilmiştir.

Polifonik batı müziğinde senfoni, diğer formlar olan sonat, süit gibi ayrı ve bağımsız aynı zamanda en fazla sevilen, parlak ve etkileyici eserlerin verildiği, büyük isimlerin öncülüğünde kendini geliştiren, yenileyebilen bir türdür. Üçlü bir altın halkadır senfoniyi yaratan, şaheserler üreten ve dünyaya sevdiren. Bu üç altın halka şu isimlerden oluşur: Haydn, Mozart, Beethoven.

Caz müziğinde de benzeri bir durum vardır. Bebop, diğer caz türleri arasında ayrı bir melodik formdur. Bebop'ta da kurucu bir üçlü altın halka öncü konumdadır: Charlie Bird Parker, Dizzy Gillespie ve John Coltrane.

Parker ve Coltrane saksafon, Dizzy ise trompet vitüözüdür. Bebop akımı, 1940'ların başında bu tro'dan başka, gitarist Charlie Christian, piyanist Thelonious Monk, davulcu Kenny Clarke ile zenginlik ve özgül bir perspektif kazandı. Bach'ın barok müzikte yaptıklarının muadilidir, adlarını saydığım müzisyenlerin bebop'la caz'da yaptıkları. 

Bebop öncesi caz esasen diyatonikken, yeni hareketi bilgilendiren düşüncenin çoğu kromatikti. Böylece caz solistine açık olan armonik alan büyük ölçüde artırıldı. Bebop eski cazın armonilerini aldı ve üzerlerine ek “değiştirilmiş” akorlar ekledi. Ayrıca davulcunun ritmik nabzının metronomik düzenini bozdu ve 16. notalarla dolu birkaç çubukla iki kez çalınan sololar üretti. Sonuç karmaşık bir doğaçlamaydı.

Emprovizasyon yani doğaçlama bebop sanatçılarına icra sırasında kendini ifade etmede ve yeteneklerini sergilemede geniş özgürlük alanları açtı.

Şüphesiz bebop hakkında akıp gidecek çok şey var ama konumuz John Coltrane olduğu için bop bahsini burada durduruyorum.

Bebop, caz akımları içerisinde Coltrane'in müzikal birikim, yetenek ve potansiyeline en uygun türdü. Bebop Coltrane'in müzikal kimliğini, kişiliğini gerçekleştirirken, Coltrane'de bebop'u çok ötelere taşımayı bildi. Bu simbiyoz karşılıklı zenginleşmeyi ve derinleşmeyi sağladı.

 

John William Coltrane, 23 Eylül 1926'da Hamlet, Kuzey Karolina'da doğdu. Kalabalık bir ev ortamında geçti çocukluğu. Anne, baba, dede, anneanne, hala, amca, kuzen bir arada yaşıyorlardı. 1938 yılında henüz 12 yaşındayken başedilmesi zor travmaları peş peşe yaşadı. Çünkü kısa aralıklarla dedesi, babası, anneannesi ve amcası vefat ettiler.

Hayatın bu zalimliğine karşı, müziğe tutundu. Klarnet müzik yaşamının ilk dönemlerinin yoldaşı, sırdaşı oldu.

Müzik yapmak, hayatının yegane tutkusu haline geldi. Evdeki erkeklerin ölmesi üzerine anne çalışmaya başladı. Çok özverili bir kadındı; kısıtlı imkanlara rağmen bir alto saksafon hediye etti oğluna ve bir saksafon hocasından ders aldırdı.

"Günün 25 saati çalışırdı ", diyor eski arkadaşları ve ekliyorlar, "Kendisini aşmak için kendisiyle yarışıyor gibiydi."

Yetenek ve arzu, çalışkanlıkla birleşince başarı basamaklarında tırmanış süreci başladı. Alto saksafonun önemli ismi Johnny Hodges'e benzetildi çalışı. Çeşitli gruplarda çaldı. Kendini sürekli geliştiriyor, yeniliyordu. Caz mahfillerinde dikkat çekmesi uzun sürmedi.

1949 – 51 yıllarında Dizzy Gillespie, 1955 – 57 arasında Miles Davis ile çalıştı. Bu çok büyük bir şans ve imkandı. Bir ressamın yolun başındayken Picasso ve Dali ile çalışması gibi önemli bir olaydır.

Narco ile çöküş ve yeniden doğuş

Ancak bu arada ne yazık ki uyuşturucunun pençesine düşer, eroin ve alkol bağımlısı olur. Yaşadığı özyıkım performansını da hayat tarzını da olumsuz etkiler. Zirveye hızlı çıkışı gibi düşüşü de sert ve ani olur. Bir yol ayrımındadır: Ya ikonu Charlie Parker gibi genç yaşında (36) aşırı dozdan ölecek ya da uyuşturucudan arınıp yoluna devam edecektir. Eroini de alkolü de yardım almadan ve aniden bırakır. İrade ve inancın gücüyle temizlenir. Artık tek bir hedefi vardır; kendi ifadesiyle "İnsanları, müziğiyle mutlu etmek."

Yüksek özdisipliniyle yoğun çalışma temposunu yeniden yakalar. Dizzy Gillespie'nin öneri ve teşvikiyle altodan tenor saksafona geçer.

Adeta bir kan değişimi yaşamıştır; yeni bir müzikal ve ruhani – mistik yolculuğu başlar. Yönünü ve nasıl gideceğini sadece kendisi bilmektedir. Spiritüel arayışı melodilerine de yansır. Evinde İncil ve Kuran vardır ama diğer doğu dinleri Hinduizme, Budizme, Shinto'ya da bakar.Ama sofu ve sadece bir dinin ya da inancın müridi olmaz.

1957 yılında bir büyük usta ile daha yolları çakışır. Thelonious Monk, Coltrane, Monk'tan çok şey öğrenir.

1959 yılında ise Miles Davis ile ikinci kez buluşur ve caz tarihinin en muhteşem albümlerinden Kind of Blue yapılır. 

Coltrane'in bir özelliği bazen handikap olabilmektedir. Soloların sürelerine hiç riayet etmez, epey uzatır emprovize teknikleriyle. Bu huyu yüzünden Miles Davis'ten azar işitir. "Neden bu kadar uzun çalıyorsun" diyen Davis'e "Duracak güzel bir yer bulamıyorum" cevabını verince "Saksafonu ağzından çeksen yeter" yanıtını alır.

Ama konserlerinde 30-35 dakikaya ulaşan soloları, seyircilerden çok müspet tepkiler ve takdir alır. Öyle bir solo esnasında izleyiciler arasında bulunan Budist bir rahip ayağa kalkar "Coltrane Coltrane Coltr" diye haykırır, sonra bir titreme nöbeti geçirip bayılır. Katarsis yaşatır; hayatı anlamlı yaşamak için ilham verme arzusu ile yapar müziğini. Çünkü, der, kesinlikle hayatın bir anlamı var.

Ünlü rock, blues gitaristi eski Hippi Carlos Santana şu sözlerle Trane'i teyit eder:

"Bazı insanlar caz çalar, bazıları reggea, bazıları da blues…O hayatı çalardı."

Arkadaşı ve caz tarihinin halen yaşayan efsanesi 91 yaşındaki saksafonist Sonny Rollins açık yüreklilikle ve ego rekabetine girmeyen bir bilgelikle 54 yıl önce vefat etmiş olan Trane için şu değerlendirmeyi yapar:

"John bir dâhiydi. Beethoven, Bach baki kalacaklar. John'u onların seviyesine koymaktan bence korkmamalıyız. Çaldığı, bestelediği herşey çok ötede…"

Tüm besteleri Coltrane'e ait olan Giant Steps albümü, Rollins'i doğruluyor.

Uzun süre deneyimlemeler, farklı kişilerle yapılan değişik çalışmalar, yeni fikirleri bulma arayışları sonrasında istediği grubu kurmaya muvaffak olur ve uçmaya, uçurmaya başlar. Grup üyeleri şu isimlerden oluşur:

John Coltrane – Tenor saksafon
McCoy Tyner - piyano
Elvin Jones – davul
Jimmy Garrison – kontrbas

Grupta ruh ve zihinsel uyum, yaratıcılık, çalışkanlık, üretkenlik, yeniyi arama enerji ve arzusu had safhadadır. Buna aletlerine olan hakimiyetleri de ilave olunca yeni bir caz efsanesi başlar.

Rock müziğin kült grubu The Doors'un davulcusu John Densmor, bir Coltrane fanıdır. İzlediği bir canlı performansında Trane ve grubu hakkındaki izlenimlerini şöyle ifade eder:

"İnanılmazdı. Coltrane'in bu derecede ikon olacağını bilmiyordum. Ama onları izlerken büyülü bir şeye tanıklık ettiğimi hissetmiştim. Sanki O tenoruyla ya da sopranosuyla bir şeyler söyler… Elvin buna yanıt verir. Sonra hepsi birbirine geçer ve özgürdürler. Sınırlarda gezerler, büyüleyicidir.Caz tarihinin en iyi dörtlüsü. Mucizevi. "

15 eylül 1963 yılında Alabama'da siyahların gittiği bir kilise bombalanır, 4 çocuk ölür. Caz tarihinin en etkileyici politik protest ağıdını besteler, parçanın adı, Alabama, olur.

Oğlu saksafonist Ravi Coltrane şu tespiti yapar: "Tınısı çok farklı, çok vurucu. O zamanlar kimsenin saksafonunda öyle bir tını yoktu. Sonra standarta dönüştü."

Eski ABD başkanı Bill Clinton da Trane hayranıdır. Farklı bir özelliğine dikkat çekiyor John'ın: "Büyüleyici bir müziği var. İnsanların sahip olduğu farklı duyguları geziyor ve bunu çok az insanın yapabileceği şekilde yapıyor.Bunun bir kısmı ruhundan geliyor ama aynı zamanda da çok zeki birisi, zekice besteleri var bu yüzden."

A love supreme depremi 

Büyük infilak 1965 yılında yaşanır. Trane evinin üst kattaki odasına kapanır. Sadece hafif bir şeyler yemek için alt kata iner. İki hafta süren kapanma sonrasında eve indiğinde her şey hazırdır. Trane, dağdan inmiş Musa gibidir.

Albüm çıkar ve önce Hippiler kutsallık derecesinde benimser ve severler bu şaheseri. Cazın tüm zamanlarının en ikonik albümü mertebesine ulaşan A love supreme geniş bir ilgiyle karşılanır.

Trane'in tasavvufi arayışı, mistik ve spiritüel melodilerinde hemen hissedilir. Ruhani bilinç seviyesinin, maneviyatının tümü albümde dantela gibi işlenmiştir. İnsanı gitmek istediği yere götürür: cennete. O, hepimizin ulaşmak istediği yere müziğiyle varmıştır. Oraya çağırır hatta alır götürür gitmek isteyenleri. 

Coltrane, 1966 yılında Japonya turnesi sırasında ABD'nin attığı atom bombası ile 143 bin 124 kişinin ölümüne sebep olduğu Nagasaki'de ölenlerin anısına yapılmış olan abideye çiçek koyar ve saygı duruşu yapar. Konserinde "Peace on earth'ü (dünyada barış)" çalması anlamlı bir mesaj olarak algılanır. Japonlar bu jesti hiç unutmaz.

Epilog 

Bu büyük müzik insanı, karaciğer kanserine yakalanır ve kısa süre sonra aniden yaşamını yitirir. Tarih 17 Temmuz 1967 dir. Henüz 40 yaşındadır.

Meşum (uğursuz) bir yıldır 1967. Zira Trane'den üç ay sonra Che kurşuna dizilerek öldürülecek, Beatles artık turne ve canlı konserler yapmayacaktır. Beri taraftan da ABD ordusu Vietnam halkının üzerine napalm bombaları ile ölüm yağdırmaktadır.

Bu yazı bitiyor ama Coltrane değil… O asırlarca dinlenecek ve baki kalacaktır.

Sahnede iki saatlik canlı performansını izlediğim caz efsanesi Sonny Rollins'e ben de katılıyorum. Polifonik müzikte Bach ne ise cazda da John Coltrane odur. 

Yazarın Diğer Yazıları

Jim Morrison'un, Rolling Stones'un kurucusu Brian Jones için 1969 yılında yazdığı şiir

Sadece sevgili şehri LA hakkında yazılmayan şiir, Brian Jones konusuyla daha fazla yankılanıyor

Münzevi rock gitar dehası Jeff Beck

O her zaman phoenix gibi oldu. Unutuldu sanıldıkça yeniden doğdu

Kant'tan, Marx'a; Mahcubiyet ve Haysiyet romanı

Bu incecik kitap "tekrar okurum, okumalıyım" dedirten çok başarılı bir roman