Mavi renk de yasaklanmıştı!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Mavi renk de yasaklanmıştı!

Telefonda Birinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Ekrem Dinç. “Cemal Bey” diye başladı, “Anayasa konusunda en küçük bir ima, telkin, telmih yoluyla dahi olsa en ufak bir şey istemiyoruz. Yoksa derhal kapatacağız." Ve noktayı koydu: "Bir de mavi konusu var. Bundan sonra mavi de olmayacak, anlaşıldı mı?”

Mavi renk de yasaklanmıştı!

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 9

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

İstanbul, 1982 yılı Ekim Ayı.

İki sevgili, bir divanda el ele, diz dize oturuyorlar.
Erkek:

“Sevgilim, gözlerin ne kadar şey... Yani şey...”

Kız, kocaman gözlerini dikmiş mutlu bir bekleyiş içinde.
Ama “şey” nedir, erkeğin ağzından bir türlü çıkmıyor.
Erkek, huzursuz; çevresini süzüyor; ayağa kalkıyor,
ayak parmaklarının ucuna basa basa sessizce
kapıya gidiyor önce; açıp dışarıya bakınıyor.
Sonra pencereden dürbünle sağı solu, havayı kolaçan ediyor telaşla.
Halının, masanın, divanın altına göz atarken tedirginlik içinde.
Kız, şaşkınlıkla izliyor erkeği.
Son olarak divanın üzerinde asılı duran tablonun arkasına bakıp
kızın yanına oturuyor, ellerini avucuna alıyor ve nihayet ağzındaki baklayı çıkarıyor:

“MAVİ!”

On karelik bandın ancak en son karesinde erkek,
kızın gözlerinin “mavi” olduğunu söyleyebiliyor.
Behiç Ak’ın Cumhuriyet’teki bir karikatürü.
Tarih, 6 Ekim 1982.
Bir kadınla bir erkek deniz kenarında yürüyüşe çıkmışlar.
Kadın:

“Denize bak! Bugün rengi her zamankinden...”
“Evet, her zamankinden daha ma... Yani ŞEY...”

Kadın:

“Gökyüzünün rengi de ŞEY...”

Erkek:

“Evet, evet ŞEPŞEY...”

Kadın, bulmaca çözüyor:

“Dört harfli bir renk ne olabilir?”

Erkek:

“ŞEY...”

Kadın:

“İstersen ŞEY rengi kravat takma. Belki ŞEY zannedilebilirsin...”

Behiç’in 7 Ekim 1982 tarihli bandından.
Behiç Ak’la İsmail Gülgeç’in bantları o günlerde
bu minval üzere devam edip gidiyordu.
Doğrusu ben de ne demek istediklerinin pek farkında değildim.

Behiç Ak'ın 6 Ekim 1982'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan karikatürü
Behiç Ak'ın 7 Ekim 1982'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan karikatürü

Nadir Bey: Nedir bu mavi mavi çizip duruyorlar?

Bir gün Nadir Bey (Nadir Nadi, Cumhuriyet gazetesinin başyazarı ve sahibi) sordu:

“Hasan Cemal, bizim karikatürcüler nedir öyle
maviye takmışlar çizip duruyorlar ha bire?”

"Vallahi Nadir Bey ben de bilmiyorum.
Öğreneyim size söylerim.”

Ertesi sabah haber toplantısında çocuklara sordum:

“Bizimkiler, özellikle Behiç,
mavi - beyaz diye tutturmuşlar
ha babam, de babam çiziktiriyorlar, ne ola ki bu?”

Bir an bütün bakışlar bana döndü;
ciddi miyim, yoksa işletiyor muyum onları diye.
Arkasından alaylı gülüşmeler...
Böylece öğrendik:
7 Kasım 1982 günü yapılacak Anayasa referandumunda
kabul” oy pusulaları “beyaz”, “ret”ler de “mavi” renkte olacakmış.
Haber bir süre önce gazetede çıkmış,
fakat tek sütun olarak bir yerlere sıkıştığından ben görmemiştim.
O günden sonra “mavi renkli” haber ve yorumları daha bir dikkatle izlemeye koyuldum.
Henüz “mavi” renge yasak yoktu ama, hayır”ın propagandası bir yana,
“telkini” bile askerî yönetimce belirlenen “suçlar” arasında ilan edilmişti.

“Mavi gözlü suçlu hanım”

Mavi” konusundaki olanca dikkatimize karşın
Yalçın Pekşen, beni ve Okay’ı (Gönensin, Yazı İşleri Müdürü)
birkaç gün sonra atlatmış ve 12 ekim 1982 tarihli köşesinde
mavi gözlü suçlu hanım”ı yazmıştı:

“Gerekçesiz olarak işten atılmıştı. Memuriyet yapması sakıncalı sayılıp, tazminatsız, yargılamasız, sorgusuz sualsiz kapının önüne konuluvermişti. Bu durumu anlatıp bir çözüm yolu bulmak için gazetemizin Ankara bürosundaydı şimdi.

Sorununun bir kısmını henüz anlatmıştı ki gazeteci arkadaşlarımızdan birisi, mavi gözlü hanımın sözünü yarıda kesti:

– Bence siz suçlusunuz...

Derdini anlatmaya gelen okurumuz bu sesleniş karşısında şaşırdı. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez durumda bakakaldı ve sadece ‘Ama niye ?’ diyebildi. Gazeteci arkadaşımız aynı ciddiyetle bu kez de ‘Gözleriniz mavi. Bu açıkça bir suç işaretidir’ karşılığını verdi.

Bayan okuyucu iyice şaşırmıştı. Söylenen şakaya benziyordu ancak gazeteci ciddiydi. Gazetecinin sözlerini tamamlamasından sonra ise ‘mavi gözlü’ hanım kahkahayı basıverdi. Çünkü gazeteci onu şöyle suçluyordu:

– Gözleriniz mavi; mavi demek Anayasa’ya ‘hayır’ demektir. Siz ayrıca etrafta dolaşarak Anayasa’ya ‘hayır’ demenin propagandasını yapıyorsunuz. Biliyorsunuz ki Anayasa’ya ‘evet’ demek serbest, ama ‘hayır’ demek serbest değil. Böylece günümüzün en büyük suçunu işliyorsunuz. İyi ki, sadece işten atılmakla kurtulmuşsunuz.”

Karikatürcü Kanbir de bu yazının içine bir desen oturtmuş:
Bir erkek, elinden tuttuğu kadına,
Sevgilim, gözlerin gökyüzü gibi mas...” diyor,
ancak cümlesinin sonunu getiremiyordu;
“mas”tan sonra gelen “mavi” kocaman karalanmıştı.
Sabah sabah bunu görünce yüreğim ağzıma geldi.
Yalçın’ı da Kanbir’i de sayfa sekreterini de bir güzel fırçaladım;
çünkü “mavi” renkle apaçık “hayır”ın “telkini”ni yapıyorlardı.
Arkasından oturup Selimiye’den, Sıkıyönetim’den
telefon beklemeye koyuldum, fakat o gün gelmedi...

Ve telefon: “Mavi de olmayacak!”

Ama günlerden bir gün:
21 ekim 1982 perşembe, öğleden sonra
gazetedeki odamda çalışıyorum, telefon:

Hasan Bey, Sıkıyönetim’den arıyorlar.

Saat beş buçuk.
Hadi bakalım gene ne istiyorlar?
Selimiye santralındaki astsubay
her zamanki gibi adımı sorduktan sonra,
“Komutanımı irtibatlıyorum” dedi.
Karşımda Birinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Ekrem Dinç.
Artık bellediğim boğuk ses tonu ve benden de yavaş konuşmasıyla,
Cemal Bey” diye başladı,
70 ve 71 numaralı bildiriler yarından itibaren artık tam uygulanacak.
Özellikle sizi uzun zamandır izliyoruz.
Anayasa konusunda en küçük bir ima, telkin, telmih yoluyla dahi olsa
en ufak bir şey istemiyoruz. Her gazeteye de bunu söylüyoruz."

Ve noktayı koydu:

"Yoksa derhal kapatacağız.”

Bir an durdu.
Sesi bu defa olağanın dışında sertti Ekrem Paşa’nın.
Bir ara karşısında sanki bir suflör varmış gibi duraksayıp dinledi.
Acaba yanında Saltık Paşa mı var diye düşündüm...
Sonra bir tiyo almış gibi devam etti:

“Bir de mavi konusu var.
Sizde kimdi o, Gülgeç mi ne biri var,
hep mavi mavi diye çiziyor.
Bundan sonra mavi de olmayacak, anlaşıldı mı?”

Ve böylece, 21 ekim 1982 perşembe günü saat tam beş buçukta,
Anayasa “referandumu'ndan 16 gün önce, “mavi” renk de
askerî yönetimin basına dönük yasakları arasına girmiş oluyordu.
Emredersiniz paşam” demekten başka ne yapabilirdim ki...

Hasan Cemal ve lideri olduğu 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 7. Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in Cumhuriyet'i ziyareti...

Ve bir felaket: “Mavili haber” gazeteye sızıyor...

Başta karikatürcüler olmak üzere gazetede kim varsa
derhal yazı işleri odasında toplantıya çağırdım.
Ne yani, benim de “emredebileceğim” kimseler vardı;
genel yayın müdürü olarak yetkim yok muydu ?
Bir anda doluştular odaya.
En ciddi pozumu takındım ve
Ekrem Dinç Paşa’nınki kadar tok bir ses tonuyla konuştum:

“Kulağınızı açın iyi dinleyin.
Artık mavi de yasak!
Hiç kimse ne mavi renkten söz edecek
ne de gök mavi, deniz masmavi diye çizecek.
Anlaşıldı mı? ‘
Mavi’ rengi şu andan itibaren
Cumhuriyet gazetesinde herkese yasaklıyorum.”

Bunları dedim ve hışımla kalkıp giderken,
odada önce derin bir sessizlik oldu,
arkasından da kahkahalar yükseldi.
Gülsünler bakalım !
Ama Sıkıyönetim ne kadar ciddi idiyse,
ben de o denli ciddiydim ve koyduğum yasağın sonuna kadar,
yani 7 kasım 1982 “halkoylaması”na kadar
yakın takipçisi olmaya kesin kararlıydım!
Çünkü bu gazeteci, yazar çizer takımına “yasak” koydun mu,
ne yapıp edip onu bir yerinden delmeye, kemirmeye çalışırlar;
gayet iyi bilirim bu kör olası huylarını.
İğne deliği kadar bir açık bulsalar,
bir punduna getirip insanı balon gibi şişirmeleri işten bile değildir.
Ama benim gibi meslekten birine bunu yapamayacaklardı;
kararlıydım, kül yutmayacaktım.
Ama ne yazık ki yutturdular.
Hem de aradan daha üç dört gün bile geçmeden
bir “mavili” haber sessizce gazeteye sızıp
beşinci sayfada tek sütun çıkıverdi:

“Mavi Kartlar Değiştirilecek
İstanbul Haber Servisi - İstanbul Elektrik Telefon ve Telgraf Dairesi’nden yapılan açıklamada, otobüslerde kullanılan mavi kartların değiştirileceği bildirildi. İETT Genel Müdürlüğü’nce yapılan açıklamada, kartların renginin yanlış anlamalara ve istismarlara neden olabileceği belirtildi. Kartların en kısa sürede toplatılarak yerine başka renkte yeni kartların dağıtılacağı kaydedildi.”

Tarih, 24 ekim 1982, günlerden pazardı.
Geç vakit uyandım.
Yatakta ender tatil günlerimden birinin keyfini çıkarmaya çalışıyorum.
“Zırrr” telefon...
Hay Allah!
Gazeteden arıyorlar.
Ne var gene?
Telefonda Ümit Kıvanç,
haber merkezi müdür yardımcısı,
sesi hayli telaşlı:

“Gördün mü?”
“Neyi oğlum, ne var sabah sabah?”
“Abi, beşinci sayfaya bak!”
“Ne olmuş?”
“Hele bir bak!”
“Evet.”
“Gördün mü?”
“Neyi oğlum söylesene!”
“Mavili haberi; ‘Mavi Kartlar Değiştirilecek’ başlıklı tek sütun haberi...”

Bir an durdum ve sonra avazım çıktığı kadar bağırdım:

“Allah kahretsin! Ne olacak şimdi?..
Topla herkesi gazeteye, akşamcılar dahil, şimdi geliyorum.”

Ümit beni teskin etmeye çalışırken “çatt” diye telefonu yüzüne kapatıp,
Necla ile Elif’in şaşkın bakışları arasında yataktan öfkeyle fırladım.
Pazarımın, biricik tatil günümün içine edilmişti işte!
Ben o pazar sabahını, bugün gülümseyerek anımsıyorum,
ama tam bir barut fıçısıydım; önüme gelene bağırıp çağırıyordum.
Tatil günümü “şaka - haber”i yazarak rezil eden
dış haberlerden sevimli Selahattin Erkanlı idi.
Bir köşede üzülüp büzülen çocuktan bir de
ciddi ciddi savunmasını istemiştim; o da yazıp vermişti:

“Söz konusu haberi cuma günü öğlen saatlerinde yazdım. Amacım yalnızca bir iki arkadaşımla şakalaşmaktı. Yazdığımı önce Erol Özbek’e, sonra haber merkezindeki arkadaşlara gösterdim. İçerde birkaç kişi vardı. Önce Ümit Kıvanç’a gösterdim. Gülüştükten sonra masanın üzerine bırakıp ayrıldım. Ve kendi masama döndüm. Şaka amacıyla yazılmış birkaç satırın bu çapta bir olaya neden olacağını aklımın ucundan bile geçirmedim. Daha önce de benzer şakalar yapıldığına tanık olduğumdan, bunun da o çerçevede kalacağını sandım.

Bu olayda ihmalimin olduğunu kabul ediyorum. Bunun da gazetedeki tecrübesizliğimden kaynaklandığını anladım. Ancak, amacım gülmek için yapılan bir şakadan ibaretti. Gazetedeki mesaim boyunca ilk kez yaptığım bir şakanın son kez olması gerektiğini kavradım.

Olayın bu çapta büyümesinden dolayı üzgünüm.

İmza: Selahattin Erkanlı.”

Olacak iş mi?
Bir de kalkıp “savunma” istemiştim!
Bugün bile bu davranışımı anımsadıkça hâlâ kendimden utanırım.
Ama o günün koşulları, ortamı demek ki insana
(ya da bana) böylesine anlamsız işler yaptırabilmişti.
Bütün bir pazar gününü gazetede geçirdik.
Sıkıyönetim’den telefon gelmedi, rahatladım.
Ertesi günü aynı sayfanın aynı köşesinde bir küçük “düzeltme” yayımladık.

“Bu sayfamızda dün İstanbul Belediyesi otobüslerinde kullanılan kartların değiştirileceğine ilişkin bir haber yayımlandı. Yanlış istihbarata dayanan bu haberde ileri sürüldüğü gibi, sözü geçen kartların değiştirilmesi söz konusu değildir. Düzeltiriz, okurlarımızdan özür dileriz.”

Orduevi’nde tek mavi gömlekli kim?

“Mavi” rengin Anayasa referandumu
öncesindeki öyküsü henüz bitmedi.
29 Ekim 1982.
Gazetede işlerimi bir an önce bitirip
İstanbul Valisi Nevzat Ayaz’ın Harbiye Orduevi’nde verdiği
Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna yetişme çabasındayım.
Telaşla yazı işlerine şöyle bir uğradım.
Çocuklar nereye gittiğimi sorunca, “Orduevi’ne” dedim.
Bana bakıp gülmeye başladılar;
biri alaylı alaylı, “Bu gömlekle mi ?” diye sordu.
“Ne olmuş ?” dedim. “Rengi mavi de” karşılığını verdi.
Haber merkezi müdürü Yalçın Bayer ise hayli ciddiydi:
“Gitme böyle” dedi, “eve uğrayıp değiştir gömleğini!”
Sinirlendim:
“Vaktim yok” deyip gazeteden fırladım,
Harbiye Orduevi’nin yolunu tuttum.
Ve kokteylde İstanbul Sanayi Odası Başkanı Nurullah Gezgin takıldı:

“Ooo Hasan Bey, koca salonda bir tek mavi gömlekli sizsiniz...”

Mavi” rengin öyküsü ve referandum öncesindeki hava işte böyleydi;
Anayasa için “halkoylaması”na bu ortamda gidiyorduk.


DİP NOT: 12 Eylül askeri darbesi sonrasında, mavi rengin bile yasaklandığı Anayasa referandumu 7 Kasım 1982'de yapıldı ve yüzde 8 hayır oyuna karşılık yüzde 92 evet'le kabul edildi.

İlgili İçerikler