“Dün Ali Kemal, bugün Hasan Cemal!”
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

“Dün Ali Kemal, bugün Hasan Cemal!”

Bir köşe yazarı: “Hasan Cemal denen o zatı hiç tanımam! Kendisini ‘mütareke’ basınının ‘Ali Kemallerinden’ birisi olarak bilirim! Eğer bir ‘İstiklal Mahkemesi’ idam cezası verirse, ‘cellatlığı’na ilk ben talip olurum”

“Dün Ali Kemal, bugün Hasan Cemal!”
Hrant Dink (solda) ve Hasan Cemal

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 23

Gece vakti günlüğüm sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

İstanbul, 7 Şubat 2006.
Mahkemeye gidiyorum,
beni bu günlerde
hiç yalnız bırakmayan
o kocaman iç sıkıntısıyla.
Kaç aydır patronun verdiği zırhlı jip
ve bir korumayla dolaşıyorum.
İstanbul emniyetinin uyarısı
bu kez ciddiye alınmalıymış.
Soğuk ve kasvetli bir hava...
Kar atıştırıyor.
Adliye yolu üstünde
kafalarına bere geçirmiş gençlerin
ellerindeki pankarta gözüm takıldı:

“DÜN ALİ KEMAL,
BUGÜN HASAN CEMAL!”

İçimde herhangi bir tepki uyanmıyor.
Ne kızgınlık, ne öfke…
Hislerim uyuşmuş gibi.
Yabancılaşma hali belki de.
Bazen bende böyle olur.
İçimdeki bir koruma mekanizması
kendiliğinden harekete geçer.
Bağcılar Adliyesi’ne yaklaştıkça
etraftaki kalabalık büyüyor.
Kollar inip kalkıyor,
vatan hainlerine katli vacip fetvaları…
Yumruklarını havaya sıkarak slogan atanlar
caddenin iki kenarında toplanmış:

“ATAMA, VATANIMA, BAYRAĞIMA
SÖVDÜRTMEM!”

Avaz avaz bağırırken
sağ ellerinin parmaklarıyla
Ülkücülerin kurt işaretini yapıyorlar.
Gladyatör giyimli polislerin oluşturduğu
güvenlik kordonlarını
yavaş yavaş geçerek yol alıyoruz.

"Hasan Cemal hakkında idam cezası verilse, ‘cellatlığı’na talip olurum"

Daha birkaç ay önceydi.
Cellat’ımı tanımıştım!
13 Aralık 2005 tarihli
Yeni Çağ gazetesinin
birinci sayfasındaki köşesinde
fotoğrafı vardı.
Adı, İsrafil K. Kumbasar.
Gözlüklü, gençten biri.
Şöyle yazmıştı:

“Hasan Cemal denen
o zatı hiç tanımam!
Ortaya attığı ‘ayrılıkçı’ ve ‘
ihanet kokan’ düşüncelerinden dolayı
hiç sevmem!
Kendisini ‘mütareke’ basınının ‘
Ali Kemallerinden’ birisi olarak bilirim!
Eğer bir ‘İstiklal Mahkemesi’ tarafından
hakkında idam cezası verilse,
‘cellatlığı’na ilk talip olacak
kişilerden birisi ben olurum.”

Mevzilenmişler, burnumuzun dibinde homur homur...

Adliyeye güçbela giriş yaptık.
Binanın önünde hakaretler,
küfür gibi sloganlar eksik değil.
Bir itiş kakıştır gidiyor.
Adaletin tecelli edeceği salon ise
bir başka âlem.
Mahkemeye mahkeme demek için
bin şahit ister.
Göstericiler dışarıda olduğu gibi
içeride de mevzilenmiş.
Sanki lince hazır bir topluluk
burnumuzun dibinde homur homur…
Öndeki sanık sırasında
Erol Katırcıoğlu, Haluk Şahin ve ben,
arkada Murat Belge’yle İsmet Berkan
oturuyoruz.
Gözüm Kemal Kerinçsiz’e takılıyor.
Vaziyete hâkim bir havası var.
Bize ters ters bakıyor,
ara sıra laf da atıyor.
Duruşmayı takip eden
Avrupa Birliği temsilcileri de
yaratılmak istenen linç ortamından
nasiplerini alıyor:

"Mütareke komiserleri!"

Kemal Kerinçsiz

Mahkeme salonunda
iş şirazesinden çıkınca
yargıç polisten yardım istedi ve
duruşmaya ara verdi.
Bu arada sataşmalar arttı:

“MÜTAREKE BASINI!”
“VATAN HAİNLERİ!”

Burnumun dibindeki çığlık çığlığa
irkiltici seslerden rahatsız oluyorum.
Neden vatan haini ki!
Türkiye’de bir üniversite çatısı altında 1915’le,
Ermeni meselesiyle ilgili olarak
ilk kez yapılacak bir konferansın
gerçekleşmesini savunduğum için,
konferansın yasaklanmasını
üniversite fikrine aykırı bulduğum için
vatan haini’ olmuştum.
Bütün suçum,
İstanbul’daki bir idare mahkemesinin
kararını akademik özgürlüğe
ters düştüğü için sert dille eleştirmekti.
Duruşma salonu sakinleşiyor.
Bu ülkede ne kolay vatan haini imal
ya da idam sehpaları hayal etmek.
Bizde milliyetçilik, ırkçılık,
Türk usulü hoyratlık böyle bir şey...
Kıbrıs’ta çözüm ve barış mı diyorsun,
al sana vatan hainliği!
AB ölçülerinde demokrasi mi istiyorsun,
al sana vatan hainliği!
AB’ye tam üyelikten mi yanasın,
al sana vatan hainliği!
Kimsenin dili, kültürü, kimliği inkâr edilmesin mi,
bunu mu savunuyorsun,
al sana vatan hainliği...

‘Altyapı’yı oluştur, sonra da şaşır!

Dışarıda ne güzel kar yağıyor.
Düşmanlık kültürü,
hukuk dışılık kafama takılıyor.
Televizyondaki Kurtlar Vadisi
dizisini düşünüyorum.
Kanun kaçaklarını milli kahraman ilan etmek...
Rambo’ları yüceltmek…
Rambo-Çatlı kırması Polat’ları bağrımıza basmak...
Kurtlar Vadisi filmine koşturmak,
üstelik iktidarıyla, muhalefetiyle
tüm parti liderleri…
Neden?
Milliyetçilik ateşini böyle körüklemek niye?
Oy uğruna, reyting uğruna, tiraj uğruna…
Ya da benim milliyetçiliğim seninkinden daha iyidir
diye tarif edilebilecek,
ırkçılığa varan saplantılar mı?
Anlaşılan hepsinden bir parça…
Ve bu parçaya aileden, okuldan itibaren
içimize işleyen Kemalist-milliyetçiliği,
şovenliği, ırkçı önyargıları eklediğin zaman,
16 yaşındaki bir gencin Trabzon’da
eline bıçağı alıp Katolik rahip Santoro’yu
öldürmesine neden şaşırıyoruz ki?
‘Altyapı’yı oluştur, sonra da şaşır.
Farkında değil misiniz,
elbirliğiyle oluşuyor
bütün bu cinayetlerin altyapısı.

Katolik rahip Santoro

Cinayetleri, toplu kırımları üreten altyapı ‘devlet odaklı’dır

Yakın geçmişi düşünün.
Mehmet Ali Ağca’lar,
Abdullah Çatlı’lar
1970’lerde, 1980’lerde, 1990’larda
devlet odaklı itin ite
kırdırılması politikalarıyla
nasıl sahneye çıkmışlardı,
unuttunuz mu?

O zaman da vatan haini edebiyatı,
işbirlikçi edebiyatı hiç eksik değildi.
Demokrasiyi ve Türkiye’nin
Batı ittifakı içindeki yerini savunan
Milliyet Genel Yayın Yönetmeni ve başyazarı
Abdi İpekçi’nin adı 1970’lerde
‘Amerikan işbirlikçisi’ne,
hatta ‘CIA ajanı’na çıkarılmıştı
bazı sağcı ve de sözüm ona ‘solcu’ çevrelerde.
Ağca cinayeti böyle gelmişti.
Abdi Bey’i böyle bir linç ortamında vurmuşlardı
1 Şubat 1979’da,
12 Eylül askeri darbesine giden yollar,
siyasi cinayet ve provokasyonlarla açılırken…

Soğuk Savaş ve sonrasında
milliyetçi ve dinci dalgalar
Türkiye’de öylesine kabartıldı ki
bir ucu Taksim’deki Kanlı Pazar’a,
diğer ucu Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarına,
Sivas’taki Madımak ve
Erzincan’daki Başbağlar
kıyımlarına kadar vardı.
Cinayetleri, toplu kırımları üreten
bu altyapı kendini hep korudu.
Rambo’ları yücelten de onları ve yeraltı dünyasını
işsiz güçsüz gençlerin gözünde
çekici kılan da Batı karşıtı,
ABD ve AB düşmanı ‘milli hisler galeyanı’nı
körükleyen de bu altyapıdır
ve bu altyapı devletten kaynaklanır,
devlet odaklı’dır.

Abdi İpekçi

Suçlular vatansever ilan edilmişti başbakanlar tarafından:
“Kurşun atan da yiyen de vatanseverdir”

Bu altyapının özünde de
kurtarıcı olarak
asker-sivil bürokratik güçler vardır,
askeri vesayet’ dediğimiz sistem vardır,
kökleri Osmanlı’nın İttihat Terakki’sine,
Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan.
Bu altyapı eğer yıllar boyu
kendini korumamış,
eğer kendini yeniden üretmemiş olsa
Mehmet Ali Ağca, bir katil,
hapisten çıktığı zaman
“Malatya’da doğdu / Papa’yı da vurdu!”
sloganları ve sevinç gösterileriyle karşılanır mıydı?
Ama unutmayın,
daha 1990’larda bu ülkede
kanun kaçakları, suçlular, katiller
vatansever ilan edilmişlerdi
başbakanlar tarafından,
“Kurşun atan da yiyen de vatanseverdir”
söylemiyle…
Abdi İpekçi’ye 1979’da
12 Eylül öncesi askeri darbe ortamını
olgunlaştırmak için kıyanlar,
sonraki yıllarda,
1990’larda Susurluk hukuk dışılığında,
Ergenekon’larda,
28 Şubat post-modern darbesinde,
2000’lerin başındaki darbe tertiplerinde buluşacaklardı.

Mehmet Ali Ağca’nın tahliye olduğu anlar

Şimdi 2006 yılının başı...
Değişen nedir?
Mahkeme salonunda dalıyorum.
Anti-Amerikanlık, anti-Avrupacılık derken
demokrasiden hukukun üstünlüğüne,
insan haklarına kadar
Batıyı Batı yapan bütün değerleri
düşman belleyen bir dalga,
yabancı düşmanı bir dalga

kabartılıyor Türkiye’de.
Rambolar’ın yüceltildiği,
Kurtlar Vadisi’nin reyting ve
seyirci rekorları kırdığı çirkin bir dünya...

Pencereye gözüm takılıyor.
Kar hızlandı, tül perde gibi iniyor.
Dışarıdaki gürültü patırtı bitmiş değil.
Nefret dolu sloganlar mahkeme heyetinin
üstünden bize ulaşıyor boğuk uğultular halinde…
Uzun yıllardan beri
ilk kez mahkemeye çıkıyorum.
Üniversite çatısı altında bir konferansı
savunduğum için yargılanıyorum,
üç yıla kadar hapis istemiyle...
Bu ülkede hukuk ve demokrasi mücadelesinin
ne kadar zorlu olduğunu,
ne kadar sabır ve kararlılık gerektirdiğini,
ne kadar zamana ihtiyaç gösterdiğini,
altmış yaşımı devirdim,
ama bir kez daha anlıyorum.

Düşünce diktatörleri sahnede... Kolay çekilmiyorlar!

Duruşma salonunun içinde ve dışında
farklılıklardan, değişik renklerden
nefret edenleri,
herkesin kendilerine benzemesini
isteyenleri izliyorum.
Düşünce diktatörleri
aklıma takılıyor.
Stefan Zweig, Montaigne’i
anlattığı bir yazısında şöyle der:

“Yanlış olan ve suç sayılması
gereken tek şey vardır:
Çeşitlilik içerisindeki dünyayı öğretilerin ve
sistemlerin kıskacı arasına sokmaya kalkışmak...
Yanlış olan,
başka insanların özgür yargılarından,
gerçekte istediklerinden uzaklaştırmak,
aslında içlerinde bulunmayan bir şeyi
onlara zorla kabul ettirmeye kalkışmaktır.
Böyleleri, özgürlük karşısında
saygı nedir bilmeyenlerdir.
Ve Montaigne, ‘yeniliklerini’
tek ve tartışılmaz doğru niteliğiyle
dünyaya kabul ettirmek isteyen,
yüzbinlerce insanın kanı pahasına
haklı çıkmaya önem veren
düşünce diktatörlerinden
nefret ettiği kadar
hiç kimseden nefret etmez.”

Düşünce diktatörleri sahneden kolay çekilmiyor.

"Irk kelimesiyle ulusal marşta bütünleşmiyor, bölücülük yapıyoruz"

Sıra yarın Hrant Dink’te!
Sevgili Hrant yargılanacak,
o da mahkeme önünde
ifade özgürlüğünü savunacak.
Geçen gün ondan bir mektup aldım.

“Ermeni okullarında,
Türk’üm, doğruyum, çalışkanım demek…”
Sevgili Hasan Cemal;
14.12.2002 tarihinde
Urfa Mazlum-Der Şube Başkanlığı’nın
paneline konuşmacı olarak
davet edilmiştim. Panelin başlığı
“Küresel Güvenlik, Terör ve İnsan Hakları,
Çok Kültürlülük, Azınlıklar ve
İnsan Hakları”ydı.
Konuşmamı yaptıktan sonra
dinleyicilerin sorularına geçildi.
Bana yöneltilen sorulardan biri de
Ermeni okullarında
"Türk’üm, doğruyum, çalışkanım...”
andının söylenip söylenmediği ve
söyleniyorsa bu durumda ne hissettiğimdi.

Şöyle dedim:
Çalışkanım, doğruyum yanını çok seviyorum,
bağıra bağıra söylüyorum.
‘Türk’üm’ bölümünü de ‘
Türkiyeli’yim diye söyleyerek
algılamaya çalışıyorum.
Ben Türk değil Türkiyeliyim,
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıyım
ve Ermeni’yim.

Bu noktada bir başka bir örnek
vererek ulusal marşımızın
“Kahraman ırkıma bir gül”
mısraına da değindim ve
buradaki ırk vurgulamasından
duyduğum rahatsızlığı
dile getirerek şöyle dedim:

Çocukluğumdan beri sizlerle
İstiklal Marşı söylüyorum.
Ancak son zamanlarda
bir mısra var ki
oraya geldiğimde tıkanıyorum.
Ben susuyorum,
sizler söylüyorsunuz,
ben sonrasına katılıyorum
‘Kahraman ırkıma bir gül’...
“Şimdi ‘ırk’, ‘benim atam’, ‘kahraman’.
Yani şimdi ulusal marşta yurttaşlık kavramını,
ulusal bütünlüğü hâlâ mı ırkla,
kahraman bir ırkla mı
sağlamaya çalışıyoruz?
Orada susuyorum işte.
Mesela ‘çalışkan halkıma bir gül’ olsa,
ben hepinizden daha gür söylerim
ama öyle değil.

Hrant Dink

Sevgili Hasan,
İşte bu sözlerim nedeniyle,
Adalet Bakanlığı’nın onay verdiği
yazılı izinle Türklüğü tahkir ve
tezyiften yargılanıyorum.
Üç yıla kadar hapis cezası isteniyor hakkımda.
Talimatla gönderdiğim savunmada
şu hususa da dikkat çektim:

Irk kelimesine yer vererek
aslında ulusal marşta bütünleşmiyor,
alenen bölücülük ve ırkçılık yapıyoruz.
Bölücülük yapıyoruz,
çünkü bu ülkede hepimiz aynı ırktan değiliz.

Türk’ü var, Rum’u var,
Kürt’ü var, Ermeni’si var.
Aynı mısrayı aynı anda söyleyerek
aslında hepimiz kendi ırkımıza
gönderme yapmış oluyoruz.
Bundan daha açık ırkçılık ve
bölücülük olur mu?
Ne dersin Hasan,
yanlış mı düşünüyorum?

Hrant Dink.

Türk milliyetçiliği, ırkçılığı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi...

Sevgili Hrant...
Yanlış değil, doğru düşünüyorsun.
Sana katılıyorum.
Bağcılar Adliyesi’ndeki
bu küçük mahkeme salonunda
ben de bir defa daha farkına varıyorum
ne kadar isabetli düşündüğünü.
Türk milliyetçiliği, ırkçılığı
bir tiyatro sahnesindeymiş gibi
gözlerimin önünde kaç saattir sergileniyor.
Kemal Kerinçsiz’e,
301’le ilgili bitmek bilmeyen
‘suç duyuruları’nın altındaki o imzaya,
Büyük Hukukçular Birliği’nin Başkanı'na
gözüm arada bir takılıyor.
Duruşmanın gidişatından memnun.
Memnun, zira hem içeride hem dışarıda
oynanmakta olan ‘linç’ isimli oyunu
başarıyla sahnelediklerine inanıyor.
Hatırlayacaksın...
Aynı takım sana da
Orhan Pamuk’la Elif Şafak’a da
hepiniz 301’den yargılanırken
bu rezil oyunu sahneye koymuştu.
Orhan Pamuk tartaklanmıştı.
Şişli Adliyesi’nin önünde pankart açmışlardı:

“MİSYONER ÇOCUKLARI!
ORHAN PAMUK,
HRANT DİNK,
HASAN CEMAL,
MURAT BELGE,
İSMET BERKAN,
HALUK ŞAHİN.”

Murat Belge, Orhan Pamuk, Ömer Laçiner (soldan sağa)

“İşte şimdi bitti bu iş!”

Duruşma nihayet sona erdi.
Kemal Kerinçsiz’e bakıyorum.
Veli Küçük aklıma geliyor,
Susurluk’un ünlü paşası…
Ergenekoncular!
Hrant Dink’in Şişli Adliyesi’ndeki
duruşmalarında da
linç ortamı yaratmışlardı.
Sevgili Hrant’ın mahkemede
Veli Küçük Paşa’yı avenesiyle
birlikte görünce, bir arkadaşına,
İşte şimdi bitti bu iş!
dediğini anımsıyorum.

Karlı hava iyice kurşunileşmiş,
soğuk, kasvetli.
Bağcılar Adliyesi’nin önünde birikmiş
öfkeli kalabalığın arasından
güçbela yol açılıyor,
ite kaka arabalarımıza binip
polis kordonlarını geçerek gidiyoruz.

Tarih, 7 Şubat 2006, İstanbul.

İlgili İçerikler