Resim partileri
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Resim partileri

Evin sakinlerini tanımasanız bile rahatlıkla içeri dalıp, kimseye selam vermeden mutfağa dalıp, dolaptan bir bira kapıp partinin tadını çıkarmaya başlayabilirdiniz

Resim partileri

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Amerika’da okumaya gittiğim Bloomington’ın rengarenk bir öğrenci kenti olduğundan bahsetmiştim. Aynı zamanda tam bir parti kentiydi!

Çünkü öğrenciler partilemeye bayılıyordu. Ekonomi de buna müsaitti. Kampüsü şehirden ayıran hiçbir duvar, nizamiye, güvenlik yoktu. Kampüsü çevreleyen caddelerin bir tarafı şehir, diğer tarafı üniversiteydi. Üniversitenin içinde de yaşlı, upuzun ağaçlarla kaplı alanlar vardı. Yani şehirle kampüs iç içe, kampüsle orman iç içeydi.

Caddenin şehir tarafında güzel, temiz, bakımlı, aralıklı, bahçeli, verandalı, avlulu, iki ya da üç katlı müstakil evler vardı. Dışarıdan gelen “burada Amerika'nın kalburüstü insanları oturuyor olsa gerek” diyebilirdi; ancak o evler öğrenci eviydi!

Eskort piyanist” başlıklı yazımda bahsettiğim üzere, kampüs içindeki yurtlar otel gibiydi; pahalı ve lükstü. Bu öğrenci evleri daha ekonomikti! Belki bir zamanlar ailelerin yaşadığı konutlardı, kim bilir? Fakat benim zamanımda her odasını ayrı bir öğrenci kiralardı; mutfak, banyo(lar), salon, veranda ortak kullanılırdı. Bu şekilde yurttan daha ucuza geliyordu.

İşte o evler aynı zamanda parti evleriydi! Hafta sonları veya akşamları okuldan çıkıp şehrin hemen kampüs bitişiğindeki sokaklarına daldınız mı mutlaka o evlerden birinde bir partiye rast gelirdiniz.

Bahar ve yaz aylarında bu partiler evlerin verandalarına, çim ekili bahçelerine, avlularına, hatta sokağa taşardı. Kalabalık ve gürültülü olurlardı. Evin kapısı herkese buyur edercesine açık olurdu. Evin sakinlerini tanımasanız bile rahatlıkla içeri girip, kimseye selam vermeden mutfağa dalıp, dolaptan bir bira kapıp partinin tadını çıkarmaya başlayabilirdiniz. Öğrenciyseniz zaten er ya da geç tanıdık bir yüze rastlardınız. Onunla iki çift laf ettiniz mi zaten ev sahibinin arkadaşının arkadaşı olarak kendinizi davetli sayabilirdiniz:) Hatta tanıdık yoksa bile yeni insanlarla tanışıp laflayabilirdiniz… tabii, birbirinizi duyabilirseniz!

Bu partilerde çalan müzik o kadar yüksekti ki; iki çift laf edebilene aşk olsun! Millet ediyordu bir şekilde ama ben zorlanıyordum. İnsan ayakta, elinde içkisini yudumlarken yanındakiyle sakin sakin laflamak istemez mi? Bağırmak uzaktaki bir insanı çağırırken, alarm durumlarında başvurulan bir iletişim biçimidir. “Selam. Sen hangi bölümdensin?” veya “Hava da amma sıcak bugün” derken bağırmak bana tuhaf geliyordu.

Bir müzisyen olarak müziğe karşı muhalefet etmek durumunda kalıyordum. “Şunun sesini biraz kıssak olmaz mı?” demeyi denemişimdir kaç kez. Bu teklifim ya reddedilirdi; ya da ev sahibi tarafından nadiren kabul edilse ve göstermelik oranda yerine getirilse bile hemen ardından bir başka konuğun isteğiyle tekrar açılırdı müzik, eski volümüne kadar. Daaam daaaam das das daaamm zambırrrom dom tam tam taaaam!

Sosyalleşmeyi seviyordum. Yeni insanlar tanımak, aslında -itiraf ediyorum- çoğu zaman yeni bir kız arkadaş aramak için partilere katılıyordum ama müzik, muhabbet etmeme, yani uygar bir biçimde iletişim kurmama engel oluyordu.

Sonunda kendi partilerimi vermeye karar verdim: resim partileri! Zira müzik bir sanat. Çok sanatsever olduğumuz için mi partilerde müziği kanırtıyoruz? O halde biraz da müzik sussun; resimle partileyelim! Hiç değilse resim yaparken sohbet edebilir; birbirimizi duyabiliriz:)

Bu resim partilerini mezun olduktan sonra müzisyen olarak çalışarak Bloomington’da yaşamaya devam ettiğim dönemde kendi evimde verdim.

Öğrencilik hayatımla bu yeni hayatım arasında çok fark yoktu. Okula artık derse girmek için değil, diğer öğrencilerin derslerine eşlik etmek için gidiyordum. Daha çok boş zamanım ve biraz daha çok param vardı. Partilerimi dostlarıma toplu email yoluyla ve telefon açarak duyuruyordum -o yıllarda başka yolu yoktu-. Bisikletimle alışverişe gidiyor, sepetime atıştırmalıklar, bira, şarap ve resim malzemeleri dolduruyordum.

Evde buluştuğumuzda kağıtları yere seriyorduk, herkes kafasına göre bir şeyler çizip boyuyordu. Bazen birkaç kişi ortak bir resme girişirdik. Eski dergilerden resimler kesip kolaj yaptığımız da oluyordu, oyun hamurundan heykelcikler de. Bütçemiz dahilinde her tür görsel sanatı hayata geçirebiliyorduk bu partilerde -yeter ki müzik bağırmasın-! Calder’in “mobil”lerinden esinlenerek kartondan mobiller yapıp iplikle tavanıma asmışlığım var. Bir seferinde silikon tabancası alıp ikinci el mağazasından aldığım bir abajurun üzerine pastel boyaları eriterek akıtmışlığım ve bu şekilde kartondan türlü heykeller yapıp boyamışlığım var. Birkaç sefer içimizden bazı arkadaşlar soyundu, geri kalanlarımız suda eriyen pastel boyalarla onların vücutlarını boyadık.

Bloomington’da zaman içinde farklı konseptli partiler de verdim. Din ve yobazlığı bir tuttuğum, kendimi “anti teist” olarak tanımladığım günlerdi. Yani, tanrı varsa bile ona karşıydım! Ölünce karşıma yobazların anlattığı gibi bir manzara çıkarsa cehennemde isyan başlatacaktım!* Indiana Amerika’nın nispeten tutucu eyaletlerinden biriydi. Bloomington her ne kadar eyalet geneline göre açık fikirli olsa da, aklı başında gördüğüm bazı arkadaşlarımın evangelistlerin vaazlarına kanıp kiliseye gitmeye başlamaları beni deli ediyordu. Bir seferinde kampüste çimlerde güneşli havanın tadını çıkarırken Mormon tarikatı mensubu siyah takım elbiseli gençler gelip bana ve arkadaşıma bedava birer cep incili vermişti. Ben de bunun üzerine “Bible abuse party” (İncil hırpalama partisi) düzenlemiştim. Benim gibi düşünen arkadaşlarla evde buluşup o İncillerin sayfalarını koparıp onlardan müstehcen sanat eserleri yaratmıştık. Ben Matisse usulü makasla o sayfalardan şeytanî ve şehevî şekiller kesip renkli kartona yapıştırıp tavana asmıştım.

Bir doğum günümü doğum günü kostümü partisiyle kutlamıştım. İngilizce “birthday suit” (doğum günü giysisi), çıplaklık anlamında kullanılır, dünyaya “üryan” gelişimize istinaden. Çıplak halde resim yapmıştık o gün. Sadece Macar arkadaşımız Zsolt kafasına abajur takmış, üzerine egzantrik bir şeyler geçirmiş, kendine kostüm uydurup gelmişti.

O günlerde çömlekçi bir teyzenin çömlek atölyesinin üst katındaki depoda kalıyordum. Depo dediğime bakmayın; bungalow görünümlü, kocaman üçgen çatılı, bir cephesi boydan boya cam olan şirin bir tavan arasıydı. O alanın bir kısmı Barb’ın yaptığı çömlekler, seramik darbukalar ve hediyelik eşyalarla doluydu. Diğer tarafı küçük bir stüdyo daire gibi düzenlenmişti. Orada otel tipi mini buzdolabım, yatağım, komodin vs birkaç parça eşyam vardı. Alt katta atölyenin girişinde küçük, duşakabinli bir tuvalet vardı. Tuvaletin yanıysa garajdı. Mutfak yoktu ama Barb ara sıra kendi evinin mutfağında yemek yapmama izin veriyordu. Evi atölyeyle yan yanaydı; biri büyük, biri küçük mavi boyalı iki müstakil yapı şeklinde. İkisinin arasında birkaç muşmula ağacı bulunan küçük bir bahçe vardı.

Bir yaz gecesi benim evde arkadaşlarla resim yaparken deli gibi yağmur yağmaya başladı. Hava o kadar sıcaktı ki, o yağmurlar ılık duş gibi geliyordu insana. Barb eski hippilerdendi. Yüzü hep gülen, pozitif enerjili, beyaz saçlı, tombiş bir teyzeydi. 60’lı yılların coşkusunu yaşamıştı, benim gibi bir nüdisti evlat gibi bağrına basmıştı. “Hey Barb! Bu yağmurda senin evin çatısına çıkıp orada arkadaşlarla çıplak dans edebilir miyiz?” dedim; “Barb teyze, arkadaşlarla sizin bahçede top oynayabilir miyiz?” dercesine. Aynı rahatlıkla ve anaçlıkla cevap verdi: “Şimdi orası ıslaktır, kayar, düşersiniz mazallah. Bahçede yapıverin çıplak dansınızı”.

8-10 kişilik bir gruptuk, kızlı erkekli. Soyunduk, fırladık bahçeye. Yihuuuu! Başladık filmlerdeki yamyam kabileleri gibi dans etmeye! Müzik mi? Yağmurun sesi vardı ya! Daire oluşturduk. Herkes sırayla dairenin ortasına geçip lider oldu. Lider ne yaparsa biz aynısını yapıyorduk. Derken lider pozisyonunu alan arkadaşlardan biri yere yatıp debelenmeye başladı. Muşmula ağaçlarının meyveleri toplanmamış, bir çoğu yere düşmüştü. Yağmuru da yiyince çimlerin üzerinde marmelat olmuşlardı! Hiç tereddüt etmeden yattık yere; başladık muşmula marmeladının içinde debelenmeye! Allaaaaah! Ne güzel battık o gece!:D

Hevesimizi iyice aldıktan sonra içeri döndük; sırayla o küçücük duşakabine girip yıkandık; Barb bize havlu getirdi:)

Çok farklı yerlerde yaşadım ama, kendimi en çok “evimde” hissettiğim yer Bloomington olmuştur. 20’li yaşlarımı doya doya yaşadım orada. Aşk acısı ve yalnızlık çektiğim günler de oldu, o günlerin acısını çıkardığım başka günler de. Hey gidi!

Bu partilerde yapılan resimleri isteyen evine götürürdü; isteyen bana bırakırdı. Bana hediye edilenler ve benim yaptıklarım yıllarca evimin duvarlarını ve tavanını süsledi. Türkiye’ye temelli döneceğim zaman ne yazık ki hepsini getiremedim. Aralarından seçmem gerekti. Bu partilerde yıllar içerisinde bazı arkadaşlar benim portremi yapmıştı. Bugün o portrelerden oluşan bir duvar İstanbul’daki dairemin bir duvarını dolduruyor.


*Bugün farklı bakıyorum: Kutsal kitaplar bence her şeyden çok sembolik anlatımla dolu. Bilim kitabı değil, şiir kitabı onlar! İçlerinde yazılanları birebir alırsak “bunlar akılla, bilimle uyuşmuyor” diyerek ateist oluruz. O metinleri sembolik olarak ele alırsak hayatın gerçekleriyle bağdaştırabiliriz. Nasıl ki “Gözlerinin içindeki deniz” diyen şaire “deniz göze sığar mı yahu!” diye çatmıyorsak; insanın içindeki iyicil ve kötücül eğilimleri melekler ve şeytanlarla sembolize etmeye çalışan kitaba da çatmaya gerek yok. Çatılması gereken peygamberler veya kitaplar değil, onları bize kendi sığ ve art niyetli yorumuyla dayatmaya çalışarak yaşam biçimimize karışan yobaz ve manipülatif zihniyet.

İlgili İçerikler