Şehir balkonları
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Şehir balkonları

Doğaya sunaklar adamış, lahitler, sehirler, nekropolisler yaratmış o geçmişin, sonsuzluğa akamadığı için sonsuz kere tekrarla lanetlendiği bu coğrafyada büyük hikâyeyi duyumsamaya çalışıyorum

Şehir balkonları

Şehrin dumanı tütüyor adeta...

Öyle sıcak bir yaz…

Güneş çekilip, ay belirmeye başladığında evin tek sığınılacak köşesi balkonum oluyor.  Balkonumdan, gökyüzüne doğru yükselmeye başlayan yeni, tuhaf isimli, afili beton kulelerin arasında, hala bir avuç gökyüzü görünüyor.

Hatta farklı köşelerine geçerek AY fotoğrafları çekebiliyorum.

Sıcak hava, binalar arasında bir girdap oluşturup, binaları kızgın birer beton yığınına dönüştürüyor.

Bir zamanlar “bunlar da gökyüzünün fareleri diye” cebelleştiğim artık  iyice seyrelen güvercinler sıcak havadan sersemlemiş balkonumun demirlerini kemiriyor, kargalar saksıların toprağını eşeliyor.

Zaman, mevsim ve tüm canlılar bize esir düştü.

İnsanın, hayata dair yasından, şikayetlerinden utandığı, neşelenmeye çekindiği bu zamanda yaz sıcağından şikayet etmek tam bir fantezi olur.

Donmuş kanlarını savaş ateşiyle ısıtmaya çalışan beyaz adamlar sarsak adımlarıyla çürümüş her şeyi gıcırdatıyor,

Öyle ki kulaklarım duymaktan cayıyor.

Zaten zaman da,gevşeyeceğine, zincirlerini gıcırdatarak iyice sıkılaştırıyor...

Bu yaz, ateşin yangını, düşünmenin tutsaklığı çağrıştırdığı coğrafyanın zaman boyutunu yakalamaya çabalamıyorum

Silivri’den yazılan notları, mektupları bir direniş güncesi gibi okuyorum

Geçmişin sürekli acıya uğradığı,yalnızca acının uğradığı, sanki düşman istilasından, korkunç bir savaştan kalmış bir ülkede yaşıyoruz.

Geleceğe dair tek isaret, benim de  hala var olacağımı umduğum o ileri tarihte, olmasını arzuladıklarım yani arzularım.

Canlılığımı yitirmemek, sünepe bir umutsuzluğa aptalca teslim olmamak için öfke, intikam, arzu, kuvvetli umut gibi keskin duygularımı  biliyorum…

Tıpkı canlılığını tehdit eden bir hastalığın bulgularıyla irkilen kişinin ölümlülüğü değil canlılığı kavrayışı gibi…

Bu kızgın temmuz sıcağına öykünüyorum aslında.

Güneşin batmazdan az önce, tüm gücüyle kızgın ışıklarını saçtığı anı kaydettigim o fotoğraf karesi gibiyim.

Dilekler direniyor ama.

Bununla ilişkili önemli bir işaret, tüm uğursuzluklara rağmen, Nisan başında  kırlangıçların konduğu bir ağaca bağladığım marteniçkalarımın, yağmura, kırlangıçlara, güneşe direnip öylece bağlandıkları gibi duruyor olması.

Sabah çok erken saatlerde yürümekten çok, kendimle sohbete indiğim parkta her gün aynı kişilerle karşılaşıyorum.

Selamlaşmıyor, günaydınlaşmıyoruz.

Herkes birbirinden ürküyor ya da şehir kalabalığından kendini böylece soyutluyor.

Göz hizamda olmamasına rağmen göz ucuma gelen, ince fazlaca uzun bir adam, hiç beklenmeyecek çeviklikle tuhaf hareketler yapıyor.

Tuhaf diyorum çünkü seri değil, tanımlı değil, pek çok şeyi harmanlamış ama eklemleri kasları da komutu alamıyor üstelik hasar görebileceğini düşündürüyor.

Her gün aynı saatte aynı yere gitmek, zihninizin akışlarındaki beklenmedik bu tür devinimler dışında belirsizliğe pek yer bırakmıyor aslında.

Tüm sıcak aylarda gittiğim Kuzey Ege’deki o aynı yerdeki aynı mekan gibi.

Geçen yıl annemi sonsuz yolculuğuna uğurladıktan hemen sonra da oraya sığınmış, bir daha dokunamayacak olmayı içime yerleştirmeye çalışmıştım.

O vakit gölgesine sığındığım çam ağacının altında sürekli bakıp durduğum, beni teskin eden, o sonsuz maviyle ruhumu boyamak istiyordum.

Gökyüzünü ve denizi ayıran mavi beni yeniden ruhumla buluşturuyor, bütünleştiriyordu.

Günlerce konuşmadan, düşünmeden yalnızca o mavi boşluğa bakmıştım.

Bu yıl yine aynı yerde hatta aynı çam ağacının altındaki aynı köşede, belleğim, tüm tökezlemelerimde uğradığım çocukluğuma uğruyor sıkça.

Bu kez zihnim, annemin hayatımdaki rolüne takılıp kalıyor.

Travmalarla hesaplaşılamayacağını çoktan öğrendiğim yaşlardayım ama sözü yeniden kurmak için onlarla yüzleşmek gerekiyor ve doğrusu çokta iyi geliyor.

Tüm yazgısal bağların en güçlüsü anne kız ilişkisi gibi geliyor bana, benimki öyleydi.

Hekim oluşum, Ankara’dan gidemeyişim, uzunca süre parmaklarımı sızlatan sözcükleri, o içimde birikenleri yazamayışım, hep ve yalnızca kendi arzularımı ve tutkularımı öksüz bırakışım...

Anneler en iyisini bilir diye evcilleştirmeye çalıştığım vahşi doğam.

Annemin korkularını en çok tetikleyen onu en çok panikleten bendim sanki...

Bu yüzden de tüm yazgısal bağlarda olduğu gibi ya birbirimizi sevecek ya da yok edecektik

“Sevmekten başka ne gelir elimizden” diyen babamın sözleri ikimizi de büyüledi biz de öyle yaptık.

Kuzey Ege’nin, zeytin ve çam ağaçlarının yemyeşil renge boyadığı kıyılarından zamanın koridorlarına akıyorum.

Günlerdir zihnimin akışına eşlik eden geveze ağustos böceklerinden birinin kabuğu bornozuma düşmüş. Geçmişi geçirmeye çalışan zihnim an’a dönüyor, kabuğu taşların üzerine yerleştirip fotoğrafını çekiyorum.

Geçmiş hiç geçmeyecek.

Yalnızca biz, üstelik gelmiş olduğumuz için, geçeceğiz.

Doğaya sunaklar adamış, lahitler, sehirler, nekropolisler yaratmış o geçmişin, sonsuzluğa akamadığı için sonsuz kere tekrarla lanetlendiği bu coğrafyada büyük hikâyeyi duyumsamaya çalışıyorum.

“Sanki her sey ya da çok sey yarım kaldı” diye düşünüyorum.

Çölde kaybolduklarını farkeder etmez zihninlerinde şelaleyi canlandıran kişiler gibi; “biliyorum ki o geçmis, tıpkı "ölüler sehri" gibi yalnızca gelecek için arzuladıklarını doğuracak” diye mırıldanıyor, zihnime hükmetmeye çalışıyorum.

Annemin arzularımdan ürken sesini yatıştırıyorum

Serinleyemeyen balkonumdan içeriye çekiliyorum.

Sıcak uykumu bölecek biliyorum,umudum bölünen o uykuların düşlerimi, rüyalardan süzmesi

Böylece, her sabah indiğim parkta, göz göze geldiğim sarı yabani kediye “vahşi olmaya cesaretin var mı” diye soracak kadar hafiflemiş olmayı umuyorum.

Ya da her sabah beyaz gömleği, düzgün ütülü pantolonuyla, elinde bir kitap parktaki farklı köşelerdeki banklara ilişen, zorba zamanın ağırlığını duyumsatan o yaşlı beyefendiye “zaman nedir sizce?” diye sorarak, usulca söze girmek…

Ayağında plastik terlik, şorta benzeyen diz altı giysisiyle, bir adım arkasından hızlı küçük adımlarla yürüyen karısıyla turlar yapan şehir yaşamının rezidans konuğuna “ayağınız acımıyor mu “ diye soruvermek…

Dünya değişmedi ve değişmeyecek de benim buna cevabım ne olacak?

Hayat ile benim aramı yapacak ya da yapamayacak olan yalnızca bu sorudan türeyen sorular ve olasılıklar.

Sanki her şey ya da çok şey yarım kaldı.

Hep olduğu gibi bir vesile, bu kez fondaki şu şarkı, umudun kadim hayaletini çağırıyor

Hem sözü hem düşü yeniden kurmalı.

People Have The Power, İnsanlarda Bu Güç Var, Patti Smith

"Listen/I believe everything we dream/can come to pass through our union

we can turn the world around/we can turn the earth's revolution/we have the power

People have the power

Dinle/Hayal ettiğimiz her şeyin

Birliğimiz sayesinde gerçekleşebileceğine inanıyorum

Dünyayı döndürebiliriz/Dünyanın devrimini döndürebiliriz/Gücümüz var/İnsanların gücü var."

Ankara, Ağustos 2025

 

İlgili İçerikler