Kasım
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kasım

İnsanın kendi benliğinde çoğu sönümlenen, bazısı doğurulan kaç hayalet var. Ben bu mevsim güz’ü seven, kasımla arasında bir şeyler olmakta olan hayaletimi doğuruyorum

Kasım

“En derin düşünce atan bir kalptir”

- Clarice Lispector

Şarkılar, insan ruhunun zamanına tutturulmuş anımsatıcı notlar gibidir.

Mesela bu ara kulaklarımı çınlatıp duran, ruhumun başka bir zamanında nakaratına yapıştığım “Yine Aylardan Kasım” şarkısı çok tuhaf bir duyguyu kamaştırıyor...

Üstelik bu kıpırtı, olasılıkların sonsuzluğunu, gizemin pusunu yitirdiğimiz bir coğrafyada, kasvetli bir kasım ayına denk düşüyor.

Bir yandan da tam tarifini beceremediğim bu duygu, olmadık bir yerde, olmadık bir zamanda açan narin bir çiçek gibi üşüyor.

Ruhunun zamanları arasından uyurgezer gibi süzülmemişler için ruhunun zamanlarını yakalamak şaşırtıcıdır çünkü bu insanın benliğindeki hayaletlerin dansı gibidir.

Kasım, önceki zamanlarda hep benim ruhumu uykuya almış olduğum ay olmalı.

Şimdi sanki, hem de bu kapkara zamanın tam ortasında, kasımı başka duyumsuyorum

Karanlığın ortasında el yordamıyla bulduğum ay ışığı tarafından bırakılmış bir mektup gibi.

Sonbaharın son ayı yani ilkbahara kavuşmaya az kaldı diye düşünüyorum bir yandan.

En derin arzum başlayanın bitimsizliği olmalı ki ben bitişlerden ziyade geçişlere not düşmeyi seçiyorum.

Şimdilik havada henüz kış kokusu da grip kokusu da yok

İnsanlar hâlâ kovidden, basittir dediğimiz nezleden ve bakımsızlıktan kırılıyor.

Hastane koridorları çocukluğumdaki Türk filmlerinin o zamanki İstanbul’unda geçen sahnelerine benziyor.

O sahnelerde henüz şehre gelmiş eli torbalı, sırtları urbalı insanlar, memleketinden bir tanıdığa ulaşana dek, ilk kez şehre düşmenin şaşkınlığıyla sersemlemiş halde nerede bulunduklarını algılamaya çalışırlardı.

Sağa sola koşuşturuyorlar, kalabalık sıralara giriyor, ameliyathane kapılarında yakınlarının iyi haberlerini, yoğun bakım kapılarında canlılığa dair küçük işaretleri, bizlerin yüzünde olup bitene dair ipuçlarını bulmayı umuyorlar.

Ankara’daki parklarda krizantem yok.

Selim İleri’nin “Yalnız Evler Soğuk Olur” kitabını okurken takılmıştım krizanteme.

Tevfik Fikret’in Krizantem şiiriyle orada tanışmıştım.

Hep onun yadigârıdır kederim/Açılır sonbahar olunca ıyan/Krizantem içimde bir yaradır.

Bu tanışma sonrasında krizantem benim içimdeki yaraların da çiçeği olmuştu.

Edebiyat gönüldaşlığı böyle hakikatlidir, insanı kendi gönlüne indirir.

Daha hekim olmadığım zamanlardan beri, biz insan türü için yaralanmadan bir iyileşmenin mümkün olmayacağına inandığımdan yaralanmaya açık, yaralarını bezemeyi seven ben bir çiçek, bir ay ve bazı şarkılar edinmiştim.

Bizim parktaki sarı turuncu çiçeklerin adının “aynısefa çiçeği” olduğunu Google kamerası marifetiyle belliyorum.

“Nasıl bilmiyorsun çiçeği, ağacı, böceği, varsa yoksa kitap, kafasını kaldırmadı ki” diye söylenirdi annem.

Hep olduğu gibi haklıydı.

Kitaplar insanın zihnini genişletir ama doğa, doğayı koklayarak, yoklayarak öğrenilir.

Bir önceki yıl, parkta bir keder bulutu gibi iki ayağımın üzerinde yürüdüğüm günlerden birinde bir kuş kafama “tak” diye vurmuştu.

Arkamda yürüdüğünü o an fark ettiğim beyefendi beni de tanımış olmalı ki ya da yakamda bir görünmez hoca kimliği vardır belki...

“Saksağan hocam, saçınız sarı ya” demişti.

Karga mıydı, saksağan mı bilemiyorum ama sarı saçım bir de pandemik zamanda trollerin ve yobazların yüksek ilgisine mazhar olmuştu.

Tak tuk durmadan kafama vurmayı deniyorlardı.

Şimdi son kasımlarda dilini bilmediğim ama ritmini hissettiğim bir başka kasım şarkısını not alıyorum.

Seveceğimi tahmin eden biri yollamıştı; Giusy Ferreri, Novembre.

İtalyanca bu şarkı için çeviri yardımından önce notaların iniş çıkışlarından, hüznünü uğurlamayı başaran ama yine de bir parçasını ruhunda saklamaya çalışan birinin vakur kederini duyumsuyordum.

Ve çeviri beni doğruluyor.

Bunun gibi bazı şarkılar, sözcükleri anlamasan dahi ruhunu yoklar.

Çünkü tam hissettiğim gibi notalar yitirilmiş bir aşka öfkenin dışa vurumu ile çıkıp üzüntünün sızıntısıyla iniyordu.

Şarkılar başıbozuk anılara mevsim seçiyor, sonsuz zannettiğimiz ruhun zamanlılığına not düşüyor.

Zannederim hatta biliyorum, bilinç ölümün varlığını, ruhun sonsuzluğuna inanarak teskin ediyor.

Ve son/suz/bahar istikrarlı bir biçimde bu sezişi resmediyor.

Sona değince doğuracak gebe toprak, kuru dallarda keyif eden kuşlar ile bu melankolik ay içime işliyor.

Üstelik kış geçince taze bir bahar da vadeden bu kibirsiz, kararlı aya böylece teslim oluyorum.

Kasım çiçekleri, kasım şarkıları, bir mevsimin son ayı olmak boşluğunda salınan kimsesiz kasımı, kederimin başını yaslayacağı kadife bir yastık gibi yatağıma bırakıyor.

“Yine aylardan kasım/Sanki sende kaldı bir yarım/Her nefesim her anım/Sanadır canım”

Artık bu şarkı bana çok şey söylemiyor.

İnsanın kendi benliğinde çoğu sönümlenen, bazısı doğurulan kaç hayalet var.

Ben bu mevsim güz’ü seven, kasımla arasında bir şeyler olmakta olan hayaletimi doğuruyorum.

Mevsime, çiçeğe, gelmesini hep bekleyeceklerimize, gecikenlere diyor ki şair.

“Günler gitgide kısalıyor/yağmurlar başlamak üzere.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni/
Niye böyle geç kaldın?”

(Nazım Hikmet/GÜZ)

İlgili İçerikler