En uzun gün
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

En uzun gün

Sürekli değiştiğimiz halde hiç değişmemeye çabalıyoruz. Hiçbir şeyin değil tek bir şeyin dahi iyi gitmediği bir coğrafyada, kurtarılmış adalar olduğunu ama kurtarılmış zamanların hiç olmadığını duyumsamak teskin edici

En uzun gün

21 Haziran yaz gündönümünü, zakkumlarla bezeli bir yeşilin, o sonsuz maviyi çerçevelediği bir doğa harikası üzerinde geçirdim.

Hazirana da taşan tüm uğursuzlukları, mevsim dönümündeki rüzgarlara katmak vadiyle dolu bu küçük sevimli köyde elimden düşürmediğim o kitaptaki öğüde uyup, yol boyu dizilmiş incir ağaçlarının kokusunu içime çekip, yaban incirlerinin olgunlaşmasını gözledim, keçilerle selamlaştığım ince uzun yolun sonundaki dut ağacının meyveleriyle ilk kahvaltımı yaptım.

“Yaz gündönümünde yabani çalıların, orman bitkilerinin şans aşıladığı sanılır. Bugün eğreltiotlarının şarkısını duymak için ormanlara yürünür” (Deniz Gezgin, Doğa Defteri)

Ben de çağrıya uyup sonu denize çıkan ormanlara daldım.

Çok soğuk bir kıtada geçirdiği kısa, soğuk günlerin eriştiği yazları bu köyde geçiren arkadaşım, ortadaki vazonun içine, ince uzun bir dalın ucunda göz alıcı sapsarı çiçekleri olan bir bitki koymuştu.

“Bunun adı ne” dedim.

“Bilmem yol kenarları bunlarla dolu, oradan topladım, yürüyüşte görürsün sen de” dedi.

Sonra eve tamirata gelen, köh köh öksüren, elinde mala, sıva olmadığında hep sigara bulunan usta “Sığırkuyruğu o” dedi, “ben kaynatıp kaynatıp içiyorum, her şeye iyi geliyor” diye devam etti

Arkadaşım gözüme baktı, gülüştük.

Bu yıl gün ışığına her zamankinden çok muhtaç hissediyorum kendimi.

Saçmalıklar, savaşlar, acılar, en iyi saçmalayan hezeyanlı adamların krallıklarıyla taçlanınca, insanın geceleri kendisini uykunun koynuna bırakmasına mani oluyor.

Uzun, kısa, tüm günleri tükenmeyen ev işleriyle geçen emekçi annemin en nihayet dinlenceye çekildiği zamanlarda, koltuğunun başucundaki saatli maarif takviminden yaprak koparıp, ritmini bir saat gibi doğanın döngüsüne ,sürekli kaçırdığı zamandaki geçmişe, o an’a kuruşunu anıyorum.

Ben de Doğa Defteri kitabına düşülmüş özenli, ahenkli notlara sürekli göz gezdiriyorum.

“Yaz gündönümünde en kısa gecenin ardından mevsimi çevirecek rüzgarlar bir kez daha esmeye başlar”

Nerdee… Ankara’da yaprak kıpırdamıyor , kuraklık korkum tetikleniyor.

Belli ki kurak, sıcak bir yaz olacak.

Tutsakları, ameleyi, işçiyi, onların yazını düşünüyorum.

Ne kadar sığırkuyruğu kaynatıp içseler onları iyileştirmeyecek yaralar açacak, hasarlar bırakacak yaz beni kasvetlendiriyor.

En uzun gündüze kavuşan günlerden önce, bayramdan başka her şeyin arefesinde, ani bir kararla Kuzey Denizine kavuşmak üzere yola çıkıyorum.

Güneşin hiç batmadığı gecelerde, yıldızların parladığı, ay’ın kadim bir fener gibi asılı olduğu gecelerin daha güzel olduğuna karar veriyorum.

Afrika’daki atalarımız 70 bin yıl önce göçü keşfetmeselerdi, varoluş hikayemiz sürdürülebilir miydi, zannetmem.

Norveçliler, uzun süren fakirlik dönemi sonrasında özenle kıyısına iliştikleri Kuzey Denizi tarafından ödüllendirilmiş.

Çok büyük, telaffuzu dahi güç bir geliri, tasarruf fonlarına çevirerek, kendilerinden sonraki kuşaklara yatırım yapıyor.

Mütevazi, doğayla uyumlu evlerin çatılarında çim var.

Onları da biçmek yerine, keçileri çatılara çıkarıyorlar.

Toprağa ve doğaya bağlılık, sevmenin en ustaca biçimi diye düşünüyorum.

Düşmanlaştıran, yabancılaştıran, on iki günde kendisinin yetmiş beşte biri bir ülke tarafından yerle bir edilen, halkına zulmeden, güya din kardeşlerine yapılan zulmü umursamayan ülke örneğindeki zulme katık edilen vatan sevgisine tezat.

Yol boyu, elimde bir Rebecca Solnit, Kaybolma Kılavuzu, bir Matt Haig, Hayat İmkânsız kitabını notlar alarak okuyorum.

Rebecca Solnit aynı zamanda “mansplaning” ya da “erbilmişlik” kavramını sözlüğe düşüren feminist, aktivist bir yazar.

Erbilmişlik bizim ülkede, güya okumuş, yazmış hatta görece entelektüel çevrelerde çok yaygın.

Mavi tutkumu da onun sayesinde anlamlandırabiliyorum.

Ben mavinin kaybolan ışık olduğunu, bize ulaşamayan uzaklıkların rengi olduğunu bu kitabı okumadan bilmiyordum.

“Mavi bir türlü varamadığın o yere, o mavi dünyaya ulaşma isteğinin rengidir, mavi mesafenin rengidir”

O vakit yeşil de kavuşmanın, dokunmanın, toprağın, ayak basmanın rengi olmalı diye geçiyor aklımdan.

Norveç kıyılarından geçerken, deniz bile yeşil.

Onlar, en uzakları evleri yaparak maviyi dahi ulaşılabilir kılmışlar.

“Bazen sihir zannettiğimiz şey hayatın anlayamadığımız bir parçasıdır.” (Matt Haig)

Olup bitenin ne kadar bizden coğrafyaya aktığını anlamak için uzak denizlerde yaratılmış huzurlu vadilere, adalara dokunmaya gerek var mı aslında.

Hoyrat, çabuk ve çok kazanmayı tek amaç edinen kaba saba erbilmişlerin coğrafyasında bizim masaldan da payımıza en hezeyanlı olanları düştü.

Giderken “Poison, Zehir” gelirken “Here; Burada” filmlerini seyrediyorum.

İki film de kutsanılan aileyi allak bullak ediyor.

İki filmde de çiftler birbirini birazcık bile değişmemekle itham ediyor.

“İstediğin gibi olamadığım için özür dilerim” diyor adam.

Oysa kadın nasıl bir adam istediğini dahi bilmiyor.

“Biliyor musun bir parça dahi değişmemişsin” diyor kadın çok özlediği adama.

Oysa adam onu terk ederken çok değişmeye karar vermiş ve çok değişmiş.

Kitaptan şu notu alıyorum, biraz daha araştırmaya karar veriyorum.

“Kumrular tek eşliymiş.” (Hayat İmkansız)

Yalnızca bedensel olarak değil zihinsel ve psikolojik olarak da evriliyoruz.

Sürekli değiştiğimiz halde hiç değişmemeye çabalıyoruz.

Hiçbir şeyin değil tek bir şeyin dahi iyi gitmediği bir coğrafyada, kurtarılmış adalar olduğunu ama kurtarılmış zamanların hiç olmadığını duyumsamak teskin edici.

 Ne de olsa “hayat böyle” demek “bu nasıl hayat” demekten daha ferahlatıcı.

Yürürken arkadaşıma “bu yaban incirlerinin meyvesini topluyor musunuz" diyorum.

Yaban inciri, dikenli incir de denilen kaktüs gibi bir bitkinin dikenli meyvesi.

Ankara’da bir marketten poşet içinde alıp soyarken avuçlarıma batıp günlerce çıkmayan dikenleri anımsayıp gülümsüyorum.

Bu sırada arkadaşıma bana pandemi sırasında yazarı tarafından armağan edilen kitaptaki incirin hikayesini anlatıyorum

Bitki Bitki Söyle Bana, Emrah Yalçınalp, çok keyifli bir kitap.

“Düğün ve Cenaze Evi: İncir” bölümünde okuduğum, dişi ve erkek incir ve incir sinekleri arasındaki ilginç aşk üçgenini anlatıyorum hevesle.

“Her aşkın bir manzarası vardır” diyor Rebecca.

Benim bu yıl en uzun güne akıttığım zamanın manzaraları da böyleydi işte…

İlgili İçerikler