Bu yıl sonbahar yerine sıkca “güz” demekte olduğumu fark edince, depreşen derin bir özlemime şiirsel bir gönderme yapmakta olduğumu burukça duyumsadım.
Bu güz, sabahları erkenden indiğim “bizim vadi” kızıl kahverengi tonlarla, ben ise hüzünle bezendim.
Çünkü kavuşmalar nedeniyle sonbaharın başını severken, ortasına gelince hımbıllaşan ruhu incelmeye başlayan ben, anneme sızlanır, insan zaten başka da kimseye sızlanamıyor, o da “mevsimler geçer, Allah gönül kışı vermesin yeter “diye teskin ederdi.
O, toprağın çoktan öteki mevsime karışan kuru yapraklarla bezendiği, dallarına sıkıca tutunan yapraklarınsa büyüleyici bir kızıla büründüğü bu bahara, sonbahar yerine güz derdi.
Güz kelime kökeninin, Orta Çağ Türkçesindeki "kuz"; güneş görmeyen yer, gölgeli yer, sözcüğüyle ilişkili olabileceğini belirten kaynaklar var.
İşte ben de biraz da isteyerek gölgeme çekilir, kendimi ve ta anımsadığım çocukluk yıllarımda dahi, nedense çok sevdiğim çalışmaya kapatırdım.
Dışarıdan, gün ışığından yorulmuş bedenim ve zihnimin ağırlaşması, üşüyen ayaklarımın çorapla buluşmasından memnun, elimden düşmeyen sıcak içeceklerle, geleceğinden emin olduğum ilkbaharı beklemeye koyulurdum.
İşimde kaybolurken bana doğaya sığınmaktan başka çare bırakmayan pandemide sonbaharı da sevmeye başlamıştım üstelik.
O da tıpkı sürekli ruhumun tozunu alıp parlatan zihnime tezat giderek gölgemi, parlamayan yanlarımı da sevmeye, özümsemeye başlamam gibi bir sevmekti.
Erken sabahlarda yürürken bilhassa çıtırdattığım yaprakları, toprağa dökülen açılmış kestaneleri, renklerdeki asaleti duyumsuyor, zamanla ilişkimizi kavramaya çalışıyordum.
Sıkça seyahat ettiğim bu güz mevsiminde, havaalanı dönüşlerinde kahırlanarak iyiden iyiye bir taşra şehrine dönüştüğünü fark ettiğim, vakarını iyice yitiren Ankara’da güz pek romantik değil artık.
Kavuşmaların şehrinde, kavuşmaların yerini de artık vedaların aldığı düşünülecek olursa, ben de şimdilik birkaç mevsime daha kalacak bir vedaya hazırlandığımı seziyorum...
Bu şehirden gitmek, artık işlevsizleşen nafile çabalarla birlikte şehri de terk etmek isteği ağır basıyor.
“Zamana borçlu olduğumuz tek şey yaşam” diyor Clarice Lispector.
Ve kendimize borçlu olduğumuz da bir yaşam ki, yaşamın bana borcu benim ona borcumu çoktan aştı diye düşünüyorum.
Bu güz mevsiminde, “Mitokondriyal Havvalarım” olan eşsiz iki kadının yaşama vedaları, onların yaşama düştükleri notları da anımsatınca, belleğimin karanlıklarında uyuklayan kuyu cinleri de canlanıyor.
Diane Keaton ve Jane Goodall, yıllar önce Ursula K.Le Guin’in kulağıma fısıldadığı o “bilge kocakarılar” çünkü.
Bir kadına yaşamın özünü yalnızca bilge kocakarıların fısıldayabileceğini, ninemle koyu ilişkimden de öğrenmiştim zaten.
Çocukluğum, sert, disiplinli ebeveynlerime rağmen talan olmadıysa nineme borçluydum çünkü.
Diane Keaton’ı (DK) izlediğim filmlerinden tanıyor ama doğrusu tanışmıyordum.
Onunla tanışmamız çok iyi bir okur olan bir dostumun masasında “Then Again” adlı otobiyografik kitabını görüp ödünç almamla başladı.
Benim yaşama açılan tek pencerem değilse de en önemlisi, kitaplar olmuştur daima.
Belki de ülke hiçbir zaman insanların yaşamı kavramasına ve bilgeleşmesine izin vermediğindendir, etrafımda ilham verecek, aklına sığınacağım biri olmadı pek.
Duygularımızın tasnif edilmesi işini de bize bir ülke kurmuş ebeveynlerimiz üstlenmişti zaten.
Duygularımız ne zaman nerede tezahür edebilir, baş gösteren arzular nasıl telaşla yok edilir, çok iyi öğretilmişti bize.
Onlardan bize ödev uygar bir ülke ülküsünü gerçekleştirirken, yitirdiğimiz kendi zamanımızı, ritmimizi ise kitaplarda, kitap seven arkadaşlarda arıyorduk.
Kitap otobiyografik, içten ve sahici bir yaşama dairdi.
DK, yaşamındaki en önemli figür olan annesinin ölümünden sonra onun bıraktığı şu notu şiar edinmiş;
“Anıların basıncından kurtulmak için yazmalı.”
“Söyleyecek çok sözü varken konuşacak kimsesi olmayanlar yazar, sükûnet isteyenlerse okur” diyor Rebecca Solnit.
DK’nın yaşam enerjisi çok güçlü, renkli bir kadın olan annesi Alzheimer oluyor.
Yani aslında DK annesiyle, annesi ölmeden önce vedalaşıyor.
Benzer şeyler yaşadığım için böylesi bir kırılmanın, hakiki ve rasyonel bir vedayı ne denli güçleştirdiğini şimdi daha derin duyumsuyorum.
Ama ben kitabı okurken annem henüz hayattaydı.
Beni o vakit daha çok, bu denli görünür olan bir kadının içten itirafları, hayatla hesaplaşmaksızın dürüstçe yüzleşmesi yani anlatıcı etkilemişti
Hastalık annesini yavaşça silerken annesinin darmadağın olan zihninden dökülenleri, bıraktığı notları birleştiriyor, bu acısını daha da derinleştiriyordu.
Anneniz bu denli kırılganlaşır, çaresizleşirken yalnızca onu değil, kendinizi de yitirip tekrar buluyor ve sonra her ikinizi birden bağışlıyorsunuz.
Acıyla karşılaştığınızda o puslu yolu, nasılsa atlatılacağını, zamanla hallolacağını söyleyenler değil, acıyla dönüşmüş olanlar berraklaştırıyor.
“Gerçekleşmiş düşlerin tuhaf bir yükü vardır” diyor, kitap yazmayı hiç düşünmezken yazdığı kitap ile artık kendisi bir esin perisi olan bu bilge kadın.
Hakikaten de gerçekleşen her düş biraz buruktur daima.
Başlayan her şey gibi, yaşam örüntünüzü değiştirmeksizin, silinir gider.
Ve siz kimsesizliğin ortasında yeni düşler kurmaya koyulursunuz.
Tam karanlığın ortasında size mektup bırakan bir AY gibi ışıldayan Jane Goodall (JG) ile de yine kitapçı raflarında tanışmıştım.
Doksan bir yaşındaki ölümünden sonra yayınlamak üzere bir söyleşisi çekilmiş.
Derin bilge gözlerini kameraya çevirerek, karanlığa rağmen, canlılığa, doğaya, mücadeleye, umuda dair notlar düşüyor.
Onun yaşamında da annesi çok önemli.
Annesi, JG’ın tüm düşlerini, ona ve düşlerine olan inancıyla beslemiş, onu cesaretlendirmiş. Ömrünü yakın akrabamız olan primatlarla çalışarak, onları gözleyerek geçirmiş. Gözlemlerine dayalı buluşlarıyla da insanı yeniden tanımlamış.
“İkinci dünya savaşından beri en korkunç zamanı yaşıyoruz” diyor ve heyecanla sürdürüyor “gezegeni kurtarabilirsek keşfedilecek çok şey var daha.”
Ve yersiz bir iyimserliğe değil derin bir kavrayışa dayanan umuduyla “İnsanlığın sonu dahi olsa, sonuna kadar savaşmalıyız, umut olmazsa mahvoluruz çünkü” diyor “yarattığımız bu karanlık zamanlarda dünyaya gelmiş çocukların pes etmiş insanlarla kuşatılmasına izin veremeyiz.”
İnsanın zekasına, doğanın yılmazlığına, gençlerin gücüne inanıyor.
Söyleşiyi yaparken viskisinden yudumlar alıyor.
Söyleşiyi yapan “bu ölümünüzden sonra yayınlanacak, ölünce ne olacağını umuyorsunuz” diyor heyecanla.
Her birine isim verdiği şempanze dostlarıyla karşılaşmayı umduğunu, inançlı olmamakla birlikte bizden büyük bir bilinç ile kuşatıldığımıza inandığını belirtiyor.
Güz hüznüme karışan kuru yaprakların çıtırtısı, kulağımda dinlemekte olduğum kitapta söz edilen, her mücadelenin insanın içindeki yaşamsal güçleri tetiklediği gizemini çoktan kavramış yüreğimi kamaştırıyor
(Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde)
“Yalnızca tek mevsim olsa, o da ilkbahar olsa” diyen ben, doğanın en ihtişamlı halinin güz olduğunu düşünüyorum.
Bu güz sona ermeden yarım kalmış yeni romanımı sürdürmeye, ikinci baskısını yakan sahtekâr yayıncıya inat düzelterek yeniden başlamaya niyetleniyorum.
Ekim/ANKARA, 2025


