"Müziğin veya şiirin kesintiye uğraması her zaman ölümcüldür."
-George Eliot, Middlemarch
Uzun bir zamandır, tatil yapmak, şehir köleliğine geri dönebilmek için bir parça güç toplamak dışında bir işe yarıyor mu, diye düşünüyorum.
Durmaksızın işlesin diye sürekli kamçıladığım zihnimi susturmak pek kolay olmasa da her seferinde, kesintiye uğramış şiire, maviye, kendi müziğime uğramak hevesiyle düşüyorum yola.
Yer değiştirmek ve hareket etmek, zamana da direnmek aynı zamanda.
Mavi bir bulutla flörtleşmek, denizdeki dalgaları izlerken sürekliliği, bütünden ayrışamamayı duyumsamak, ruhumu zihnimden sıyırmanın esrikliğine sığınmak gevşetiyor.
Bir yandan bu tatil zamanlarını, çocukken bize çok nadir verilen, özgürlüğü duyumsatan ama hep daha özel zamanlarda harcamak üzere sakladığım harçlığa benzetiyorum.
Tatil benim için o harçlık gibi, saklayıp unuttuğum bir parayı bulmak sonra da saklamak için yenisini ummak.
Yaz zamanının uzun ışıklı günleri ile ışıldayan doğa, bilmeye gömülmüş zihnimin pasını biraz olsun alıyor.
Bilmeye adandığım zamanlarda, önce “çok çalışma” diye uyaran annemin sesi bu kez de ara verdiğim zamanlarda, müzik eşliğinde uzanmış tavanı izleyerek daldığım hayalleri “hülyalara dalma” diye bölerdi.
Zannederim, insanın tekinsiz parçalardan tümlendiğini, parçalara kapılıp sürüklenmesinin an meselesi olduğunu sezerdi.
Ege’nin Akdeniz’e eşsiz kavuşumundaki Datça’da yüzünü Eylül’e dönmüş kum zambaklarıyla oyalanıyorum.
Kaçınılmaz değişimin, bulduğu her ortama uyumlanıp çiçek açan canlılığın gücünü izlemek teskin edici.
Sabahları erkenden sessizlikte yürüyorum.
Geceyi, gözünü yummadan sabaha kavuşturmuş genç bir çocuk silüeti her tarafı bomboş yolda çarpacak gibi üzerime yürüyor.
“Yolun yanlış tarafındasınız” diyor.
Ayılmak için gürültüye ihtiyacı olduğunu fark ediyor, onu duymayı reddedişimden kendimin de sükunete ermiş olduğumu kavrıyorum.
“Kime göre? işte tüm mesele bu” diye içimden fısıldıyor, ritmimi bozmadan yürümeyi sürdürüyorum.
Her gün aynı noktalara serpiştirilmiş gibi bir düzen içinde, esneye gerine güneşin tadını çıkaran kedileri kayıtlıyorum.
Bembeyaz, renkli gözlü olanın iki kulağı kesik.
Arkadaşlarıyla yürüyen kadınlardan biri “Ne vahşiler, kulaklarını kesmişler hayvanın” diyor.
Arkadaşı “yok kulak mantarı olmuş ondan “diye cevaplıyor.
Hızlanarak, bilememeyi kurgulama ile takas eden bu ahenksiz sohbetten uzaklaşırken, yürürken yalnız olmak isteğime iyice sarılıyorum.
“Hayatın ilginçliği, çok katmanlılığı ve haliyle ayrışmaktır” düşüncemi de pekiştiriyorum, zira bu olmazların tümleşikliğinden, hımbıl uzlaşısından tüm macerayı dondurduk kaldık.
Küçük bir çocuk, bir bahçede henüz serpilmiş bir karpuzu annesine göstererek soruyor,
“Bunun büyüdüğünü görmeden gidecek miyiz biz buradan.”
Annesi telaşla, hep kalması gereken o merakını da ayrılık huzursuzluğunu da yatıştırıyor.
Çocuk uysalca annesinin eline yapışıp, merakını da gerginliğini de sönümlendiriyor.
Sabah, akşama eşsiz güzellikteki bir koyda, bir kutlama sofrasında kavuşuyor.
Ay ışığı, sofrada adak için kesilmiş kurbandan yapılmış kavurmayı, ızgarada tütsülenmiş ahtopotun kollarını aydınlatıyor.
Ay’ı sevmek karanlık bir labirentte mum ışığıyla çıkış yolunu aramaya benziyor sanki.
Henüz bir özel üniversitenin hukuk fakültesini kazandığını öğrenmiş gencecik kız çocuğu sevinçli, heyecanlı.
Ülkede hiç olmayan hukuku, bir profesörün bir yılda kazanamadığı parayı ödeyerek okuyacak.
Orada okuyabilmek için harcadığı çabalar, anne ve babasının özverisi, sahte diploma skandalı, sınavlarda yıllardır çalınan sorular, devletin tüm kaynaklarının eş-dost -akraba-sülale tarafından yağmalanışıyla kocaman bir HİÇ oluyor.
“Modern zamanların retoriği meritokrasi” diyor Alain de Botton.
Kriminal bir kaosun hüküm sürdüğü bu ülkede zannediliyor ki böyle bir sistem işleyecek yalnızca çaba, liyakat ve özen yetecek.
Sofradaki kutlamaya vesile olan genç hanım ve ben, kavurma ve ahtapotu pas geçiyoruz.
Sofranın sahibi bana bakarak kızına “yediklerinle aranda duygusal bağ kurmuyorsun, değil mi” diye soruyor.
Bana sorulmayan havadaki bu soruyu sahiplenerek “size ahtapotun kollarını anlatayım, gerçekten çok ilginç çünkü” diye soruyu çekiştiriyorum.
Ahtapot son zamanlarda bilimsel araştırmaların baş rolündeymiş meğer.
Benim bu araştırmalarla yolum, bir hayvanın duyu sistemlerinin, mikroplarla dolu bir ekosistemde nasıl evrimleştiğini gösteren çalışmalar nedeniyle kesişiyor.
Ahtapotların kollarını bir tat alma organı olarak kullandığı zaten biliniyor.
Ancak araştırıcılar şimdi başka bir mekanizmayı daha çözmüşler.
Ahtapotlar, vantuzlarını kullanarak yengeç kabuklarının yüzeyindeki veya hatta kendi yumurtalarındaki zararlı mikropları dahi tespit ediyorlar.
Mikrobiyoloji çalışmaları yemedikleri yengeç kabuklarında çürümenin en erken evresini işaret ediyor, ayırdıkları, bakıma almadıkları kendi yumurtalarındaki mikroplar ise bakıma aldıklarından çok farklı.
Bakıma aldıkları yumurtaların yüzeylerini de sürekli temizliyorlar.
Geniş sinir sistemlerinde 500 milyon nöronun çoğu çevredeki sinyalleri almak üzere kollar boyunca dağıtılacak şekilde düzenlenmiş.
Eşlecekleri dişileri ve o dişilerin yumurtalarını da kollarıyla buluyorlar.
Ahtapotun kolu hakkındaki gerçekler mi, ben mi daha çok ilgilerini çekiyorum, ayırt edemiyorum.
“Hayatın tüm seslerini kayıtlasak, varoluşun zenginliğinde aklımızı yitirirdik” diyor George Eliot.
Ya da hakikaten “metafizik ve felsefenin ölmemesi için evrenin ve insanın bazı sırları çözülmeden kalmalı” diyen Calvino’yu dinlemeli. (İtalo Calvino, Görünmez Kentler)


