Sinemanın büyüsünün izinde…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sinemanın büyüsünün izinde…

Jak Şalom, 1960’lardan başlayarak Türk Sinematek'ine, ardından Fransız Sinematek'ine emek verdi. Uzun yıllar sinema yazıları yazdı. Yakın zamanda Kadıköy’deki Sinema Evi’nin kurulmasına önemli katkılarda bulundu. Bütün bu deneyimlerini 'Bir Sinematekten Ötekine – Sinemayı Sevmek' adlı kitabında sinemaseverlere aktardı

Sinemanın büyüsünün izinde…
Jak Şalom

Seneler, seneler evveldi. On altı, on yedi yaşlarındaydım. Yazları Büyükada’ya gidiliyordu. Akşam gazetesini, Çetin Altan’ın “Taş” köşesindeki taşlamalarını okumaya başlamıştım. Bir gün arkadaşım Reha Uz’la birlikte, Akşam’ın sanat sayfasında küçük bir haber gördük: “Türk Sinemateki açıldı…” O yaz sıcağında yemedik içmedik, ertesi gün vapura atladık, doğru İstanbul’a. Gazetede verilen adres, Beyoğlu Balıkpazarı, Ali Han. Karaköy’den Tünel’e binip Tünel’e çıktık. (Şu dünyada kaç Tünel Tünel’e çıkar ki!) Ver elini Balıkpazarı. Ali Han’ı bulduk. Kaçıncı kattı, hatırlamıyorum; tek hatırladığım, yeni yapılmış, pek çok odası henüz boş iş hanını kaplayan taze badana kokusu.

Aralık duran kapıdan girdik. İçerisi daha yeni yerleştiriliyor. Birkaç kişi var odada. Belki Onat Kutlar, belki Hüseyin Baş, belki Ömer Pekmez, belki Altan Yalçın, belki Jak Şalom… Biz daha hiçbirini tanımıyoruz. “Sinematek kurulmuş. Üye olmaya geldik,” dedik. “Üye kaydı daha başlamadı. Birkaç gün sonra gelin,” yanıtını alınca biraz bozum olduksa da kararlılığımızdan bir şey kaybetmedik; birkaç gün sonra yeniden karşılarında bittik.

O sonbahar Bomonti’deki Kervan Sineması’nda gösterimler başladı. Biz de yağmur çamur, kar kış demeden, Visconti’lerin, Rossellini’lerin, Fellini’lerin, Antonioni’lerin, Germi’lerin, Godard’ların, Truffaut’ların, Agnès Varda’ların müdavimleri arasına katıldık.

Onat Kutlar, Fransız Sinematekinin başkanı Henri Langlois ve Jak Jalom

* * *

Aradan yıllar geçti. 1965’ten bu yana bu ülkede neler neler yaşandı. 12 Mart 1971 askeri darbesi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi, işçi sendikalarının, pek çok sivil kuruluş ve derneğin yanı sıra Sinematek’in kapatılışı, ardı arası kesilmeyen baskılar, tutuklamalar, kitap toplatmalar, ara darbeler, darbe benzerleri, darbecikler… (Truffaut’nun Les quatre cents coups filminin adı Türkçeye yanlış olarak 400 Darbe diye çevrilmişti, ama Türkiye için geçerli bir ad olsa gerek!) Giderek toplumun ve teknolojinin hızlı değişimiyle birlikte sinema salonlarının birer birer küçülmesi, çoğunun kapanması…

* * *

Jak Şalom’un Bir Sinematekten Ötekine – Sinemayı Sevmek (Kırmızı Kedi yayınevi) adlı kitabı, bana, yalnızca Türk Sinematekinin kuruluş ve yaşam serüveninin öyküsünü değil, doğma büyüme bir sinema tutkununun Beyoğlu’dan başlayıp Paris’e, oradan Kadıköy’e uzanan uğraşlarını da okuma olanağı verdi. Kitabı okurken, Türk Sinematekinden Fransız Sinematekine, yıllar sonra da Kadıköy Belediyesi’nin Sinematek/Sinema Evi’nin oluşturulmasına uzanan bitmek bilmeyen bir sinema coşkusunun izini sürdüm.

Sinematek, benim gözümde, yalnızca dünyanın en seçkin yönetmenlerinin filmlerinin izlendiği bir mekân değil, aynı zamanda o dönemi yaşayan kuşağın önünde açılıveren engin bir kültür ufkuydu. Şalom’un anlattıklarında, bunun neden böyle olduğunu daha iyi kavradım.

Kuşkusuz, Sinematek’in kurulmasına ve yönetilmesine pek çok kültür insanı katkıda bulundu; ama bu konuda Onat Kutlar’ı ayrı bir yere koymak gerekir. Nitekim, Jak Şalom da “Türkiye’de sinema kültürünün yer etmesinde önemli bir rolü olan” Kutlar’a kitabında özel bir bölüm ayırmış.

Şimdi, Şalom’la onca yıl sonra bir aradayız. Ben soruyorum, o yanıtlıyor.    

- Neden sinema? Sinema tutkusu nasıl bir şey?

Hareketli görsellerin sinema salonlarından başka hiçbir yerde izlenemediği yıllar söz konusu. Televizyon henüz gelmemiş Türkiye’ye. Bilgisayarın adı bile yok… Karanlık bir salonda kocaman bir beyaz perdede kocaman insanların, kocaman hayvanların, ağaçların, mavi denizde kayıkların devinimi, kent yaşamında duyulmayan sesler, sözler, müzikler, atılan kahkahalar, dökülen gözyaşları, dostluklar, ihanetler… Sinema salonlarının kendilerine özgü kokusu, evet, kokusu…

Bunların hepsi ve saymakla bitiremeyeceklerim, beni çocuk yaşta büyüledi de ondan, sinema. O yaşlarda okuduğum kitaplarda da filler, çağlayanlar vardı, ama âşıklar yoktu! Kitap okumak, bazı sayfaları, bazı cümleleri (bazıları ilk okumada anlaşılamadığı ya da çok beğenildiği için) bir daha okuyabilmek, kitabın kitaplıkta yer alabilmesi edebiyatın üstünlüğü olsa da sinemanın vurucu gücünü kabul etmekte zorlanmamıştım. İstanbul’da, Beyoğlu’nda oturduğum ve sinemaya sık sık gidebilme şansına da sahip olduğum için büyük çoğunluğun eğlenmek için gittiği sinemanın sanatsal, öğretici, düşündürücü yanlarına giderek artan bir tutkuyla yaklaşmam mümkün oldu.

- 12-13 yaşlarında bir çocukken, gördüğün filmlerin listesini yapmışsın. 1958-59 sezonunda izlediğin filmlerden Vittorio de Sica’nın “Bisiklet Hırsızları”na dört yıldız vermişsin. Bu film seni o yaşta neden bu kadar etkilemişti? Bunda, bisikleti çalınan Antonio’nun oğlu Bruno’nun payı var mıydı?

Hiç kuşkusuz benden yaşça biraz daha küçük olan Bruno’da, oluşmakta olan kendi değerlerimi bulmuştum. Babasının, çalınan bisikleti yüzünden işini kaybetmesi, oğlunda hayranlık duyduğu bir kahramanın imajının zayıflamasının yarattığı düş kırıklığı, hırsızlık olayı karşısında çocuğun adalet duygularının doğması veya gelişmesi gibi her çocukta görülebilecek örtülü isyanı ben de yaşamıştım, filmi izlerken. Bir başka deyimle, Bruno olmuştum!

Soldan sağa Altan Yalçın, Yılmaz Güney, Jak Şalom, 1971

“Sinema salonu kamusal alandır, gitmeye devam etmeliyiz”

- Bir filmi, çoğunu ya da hiçbirini tanımadığın insanlarla birlikte bir sinema salonunda beyazperdeden seyretmek ile evde bir başına ya da bir iki yakınınla küçük ekrandan seyretmek. Hangisini yeğlersin?

Sinema salonu bir kamusal alandır. Bir buluşma ve tartışma ortamıdır. Filmden önceki buluşmadaki güncel olaylarla ilgili sohbet, filmden sonra filmi beğenenlerle beğenmeyenler arasında bir tartışmaya dönüşünce kamusal alan da işlevini görmüş olur. İşte bu yüzden sinemalara gitmeye devam etmeliyiz. Kimi izleyici kesimleri için bilet fiyatlarının yüksekliğinin buna engel olabileceğini anlıyorum ama sinema kulüplerinin, sinemateklerin bir ölçüde bu güçlüğü aşabileceklerini biliyorum. Daha 1910’larda ABD’de ünlü bir sinema mimarı olan S. Charles Lee’nin sözü hep aklımdadır: “Gösterim daha kaldırımda başlar” (The show starts at the sidewalk). Sinema fuayeleri işte bu yüzden gittikçe daha geniş, salonun açılmasını bekleyenlerin sohbet edebilecekleri alanlar olarak düşünülmüştü.

Evde izlenen film, hele bir arşivden izleniyorsa durdurulabiliyor (ve durduruluyor da!), telefona cevap veriliyor, mutfağa gidip bir içecekle dönülüyor, filmi izleyenin yanında hele biri varsa onunla bambaşka bir konuda bir sohbet başlatılabiliyor ve/veya sürdürülüyor, filmin hızı arttırılarak film yarı veya yarıdan az bir zamanda izlenmiş olabiliyor!.. Bu koşullarda sinemaya gitmeyi tercih etmem zor değil. (Martin Scorsese artık sinemaya gitmediğini söylüyor, bunun nedeni olarak da izleyicilerin telefon konuşmaları yapmalarını, birbirleriyle yüksek sesle konuşmalarını vs. gösteriyor).

İlk televizyon cihazları evlere girmeye başlayınca iki veya daha fazla hane halkının film izlemek üzere fındık fıstık eşliğinde bir araya gelmesine sosyalleşme açısından bakılabilirse de günümüzde ekranların bireyselleşmesi aynı zamanda bir yalnızlık belirtisi olarak da görülebilir sanırım.

- Bir zamanlar arkadaşlar arasında birbirimize sorardık: En iyi beş filmini say! Seyrettiğin yüzlerce film arasından beş film seçmek elbette kolay değil, ama gene de bir dener misin?  

Bu soruya cevap vermeyi hep reddettim. “En”, “en çok” gibi sözcükleri sevmem. Kültür alanı, sporda olan sıralamaya (daha en başta atletizmde “en hızlı, en yüksek, en güçlü” ―Citius, Altius, Fortius― sloganı vardı) benzemez. Ne yazık ki yarışmasız film festivalleri, tecimsel nedenler yüzünde gelişemedi…

Yine de beni başkalarından daha çok etkilemiş filmlerden söz edebilirim. Bunlar sinemayı keşfetmeye başladığım yıllardan önce çevrilmiş olan filmler… Daha sonraki yıllardan ise, Theo Angelopoulos’un filmlerini beni etkileyen filmler arasında sayabilirim.

Özgün adlarının alfabe sıralamasıyla:

  • Citizen Kane (Yurttaş Kane, yön. Orson Welles, ABD, 1941)
  • İkiru (Yaşamak, yön. Akira Kurosawa, Japonya, 1952)
  • La terra trema (Yer sarsılıyor, yön. Luchino Visconti, İtalya, 1948)
  • O thiassos (Kumpanya), yön. Theo Angelopoulos, Yunanistan, 1975)
  • Pater Panchali, Apur Sansar, Aparajito (Apu üçlemesi, yön. Satyajit Ray, Hindistan, 1955-1959)

Bu filmlerin ortak yanları ve herhalde sinemada ilgimi çeken şey insanların var olmak için çabaları, mücadeleleri, yaşamdan beklentileri ve olası düş kırıklıkları…

“Türk Sinematek Derneği, ‘aydınlanma’ hareketinin bir parçasıdır”

- Sinematek’in, kuruluşundan kapanışına kadar Türkiye’de nasıl bir etkisi oldu? Tecimsel sinemalarda gösterilmeyen olağandışı filmlerin gösterilmesinin dışında ya da yanı sıra, Türkiye’nin entelektüel hayatında?

60’lı yıllar, özellikle onları yaşamayanlar tarafından çokça eleştirilmiş, 1961 Anayasası’nın açtığı pencerelerden giren temiz havanın en azından yetersiz, hatta olumsuz yanlarına dikkat çekilmiştir. Ben o anayasanın göreceli de olsa ifade özgürlüğünü olası kılması, sendikaların işçi sınıfı yararına çalışmalar yapmaya başlaması, Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması, Yön ya da Ant gibi Türkiye için yeni fikirler getiren yayınların yapılabilmesi… gibi olumlu yanları görmeye çalışıyorum.

Türk Sinematek Derneği, bu bir tür “aydınlanma” hareketinin bir parçası olmuştur. Onat Kutlar’ın yönetiminde çok sayıda film gösterimi dışında açık oturumlar yapılmış, sergiler açılmış, konuklar davet edilmiş, Türkiye’nin birçok ilinde sinema kulüplerinin kurulması desteklenmiş, bugün bile bir referans dergisi olarak kabul gören Yeni Sinema yayınlanmış, özgür bir tartışma ortamı oluşturulmuştur.

Sayıları altı bini bulan dernek üyelerinin orta sınıf ve yüksek öğrenim öğrencilerinden oluşması bu ortamı hareketli kıldığı gibi, sendikalarda da film gösterilerinin yapılmasına hiç olmazsa bir dönem önem verilmiştir. Bütün bu özellikleriyle Türk Sinematek Derneği bir sinema salonu olmaktan çok öte, bir fikir kulübü olarak o yılların aydınlanmasına katkıda bulunmuştur.

Sinematek’in Taksim Sıraselviler’deki sinema salonu

- Sinematek’in kurulmasının senin hayatında nasıl bir etkisi oldu? Nasıl bir değişim yarattı hayatında?

Sinematek hayatıma ben 19 yaşındayken girdi. Sinemayı sevdiğim ve bildiğim yabancı dillerde yayımlanan, İstanbul’daki yabancı kültür merkezlerine gelen Sight and Sound, Film Culture, Les Cahiers du Cinema, Positif gibi önemli sinema dergilerini okuduğum için bir sinematekin ne olduğunu biliyordum. Onat Kutlar ve Hüseyin Baş’la karşılaşmam, aramızdaki yaş farkına rağmen onların beni “kanatlarının altına” alması bütün vaktimi bu işe vermemi kolaylaştırdı. Bütün filmleri izliyor, kapıda üyelik kartlarını kontrol ediyor, 35 mm’lik portatif bir projeksiyon makinesiyle Sinematek dışında gösterimler yapıyor, Yeni Sinema’da yazılar ve film eleştirileri yazıyor, derginin yazı kurulunda yer alıyor ve teknik sekreterlik yaparak her ay, çok erken kaybettiğimiz Sungu Çapan’la dergiyi “bağlıyordum…” Özetle, benim için varsa yoksa Sinematek idi!

Hüseyin Baş, Onat Kutlar ve Jak Şalom, 1967

“Sinematek hiçbir yerden yardım almadı, yalnızca üyelerinin ödentileriyle yaşamaya çalıştı”

- Sen her iki Sinematekte de -Türk Sinemateki’nde de Fransız Sinemateki’nde de- görev yaptın. Sinemateklerin yalnızca film gösterilen bir yer değil, aynı zamanda bir film arşivi olduğu düşünülürse, ikisi arasında nasıl bir fark vardı?

Fransa sinemanın icat edildiği ülke. Film gösterimlerinin daha 1906-1907 gibi çok erken tarihlerde popüler olduğu, Fransız Sinemateki’nin 1936’da kurulduğu, film yapımının her yıl yüzlerce gibi çok yüksek bir rakama ulaştığı bir ülke. Önemli bir sinema tarihçisi ve eleştirmeni olan Leon Moussinac daha 1920’lerde filmlerin arşivlenerek korunması gereğini dile getirmişti. Türkiye’deki durumun bu açıdan vahametini bu birkaç satır anlatmaya değer sanırım.

Türkiye’de sinema İstanbul ve İzmir’de girdi. Anadolu’ya çok yavaş ve az yayıldı. Filmler aşırı gösterim sayıları yüzünden parçalanarak kullanılmaz hale geldi. Çok az kopya olduğu için bir kopyanın hasar görmesi onun film şeridinden pek az miktarda gümüş arındırmayla hayatlarını kazanan esnafa yok pahasına satılmasıyla sonuçlanıyor ve o film yok oluyordu.

Kaldı ki söz konusu filmler yabancı filmlerdi. Türkiye’de film yapımı ancak 1917-1918’de başlamış ve yılda bir iki filmden fazlası yapılamamış, bazı yıllar film yapımı konusunda boş geçmişti. Bu bakımdan Fransız Sinemateki ile Sinematek arasında bir karşılaştırma yapılamaz. Öte yandan Fransız Sinemateki bir dernek olarak kurulmuş olmasına rağmen hayli çabuk devletten önemli yardımlar alır hale gelmişti. Sinematek hiçbir yerden yardım almadı, yalnızca üyelerinin ödentileriyle yaşamaya çalıştı.

- Bu açıdan bakarsak, Sami Şekeroğlu’nun kurduğu Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Merkezi daha mı başarılıydı?

O zamanki adı Güzel Sanatlar Akademisi olan eğitim kurumunda 1962 yılında bir sinema kulübü “Kulüp Sinema 7” adıyla kuruldu ve zaman zaman film gösterimlerinde bulundu. Sinematek Derneği’nin 1965’te kurulması onu izler. Zaman içinde Akademi’deki girişim Türk filmlerini arşivleme çabasına evrilir, film gösterimleri istisna oluşturur. Sinematek ise film gösterimlerine ve geniş bir üye kitlesine yönelmeyi tercih eder.

Kaldı ki, Yeşilçam ortamı ile olan fikir ve Türk filmlerini değerlendirme konusundaki ayrılık, derneğin film arşivlemesini olanaksız kılar. Bu açıdan bakıldığında Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV merkezi Türk filmlerinin arşivlenmesine önemli katkıda bulunmuştur. Ancak, arşivcilikte, filmlerin uygun teknik koşullarda korunması, onarılması, kataloglanması gerekir. Bu çalışmalar orada ya hiç yapılmamış ya da kötü koşullarda gerçekleştirilmiştir. Yine de böyle bir arşivin altmış yıl sonra günümüze ulaşmış olmasına sevinilmesi gerekir.

Amerikalı yazar James Baldwin’in Sinematek üye kartı

- Günümüz dünyasında gerçek insanlarla gerçek ilişkiler kurmaktan hızla uzaklaşıyoruz. İlişkiler gittikçe salt görüntülere hapsoluyor. Ama sinema, görüntülerle sözcükleri ve müziği bütünleştirerek düş gücümüzü alabildiğine zenginleştiren bir sanat. Sinema, bu niteliğini hâlâ koruyor mu?

Günümüzde en ucuz cep telefonuyla bile hareketli görüntülerin kaydedilebilmesi sinemanın büyüsünün zayıflamasına yol açmıştır. Çok az kişinin kapalı bir ortamda önemli konuşmalarla gelişen ilişkilerinin herkes tarafından film olarak kaydedilebilmesinin sanılması, bu tür sinemaya ilgiyi azaltmış, bu filmlerin yapılması zorlaşmış veya olanaksızlaşmıştır. Amerika’da gelişen ve kısa adı Marvel filmleri olan tür, cep telefonlarının kaydedemediği gerçekdışı ve olağanüstü kahramanların serüvenlerinden oluşan bir sinemayı pazarlamaktadır.

Sorundaki “nitelik” sözünün günümüzde sinema tarafından korunabileceği inancındayım. Buna engel, finans kapitalin eline geçen sinema endüstrisinin sadece kâr amaçlı yatırımlar aramasıdır. Amazon, Disney, Netflix gibi büyük grupların yapımlarıyla evlerdeki televizyonlara, bilgisayarlara, cep telefonlarına girmeleri, hoş vakit geçirmekten başka bir şey istemeyen geniş izleyici kitlelerini sinemadan uzaklaştırmaktadır.

Oysa önemli spor etkinlikleri (Olimpiyat Oyunları, Dünya Kupaları…) vesilesiyle hemen bütün ülkelerde kentlerin alanlarında kurulan dev ekranlarda yarışma ve karşılaşmaların ücretsiz biçimde büyük kitleler tarafından izlenmesi, sinemanın da açık veya kapalı ortamlarda yeni izleyiciler bulabilmesinin, çocukluk döneminin öykülerinin büyüleyici etkisinin yeniden kazanılabilmesinin olası olduğunu göstermektedir. İtalya’nın Bologna kentinde her yaz düzenlenen “Il Cinema Ritrovato” (Yeniden Bulunan sinema) etkinliği, her gece kentin meydanında beş bin kişinin izlediği bir sinema şöleni olarak ümidimizi sürdürmemiz gereğini ifade etmektedir.

İlgili İçerikler