Eskiler, alıştıkları düzeni bozacağını düşündükleri bir olay ya da yenilikle karşılaştıkları zaman, “Başımıza taş yağacak!” derlerdi. Gerçi “günümüzün eskileri” de çağdaş yenilikler karşısında, “Başımıza taş yağacak,” demekten kendilerini alamıyorlar.
Onlar böyle diyedursun, çok uzun bir zamandır uzaydaki gezegenlerden dünyaya gerçekten taş yağıyor, dünyalılar da bu taşları paraya çevirme fırsatını kaçırmıyorlar. Antik kentlere büyük zarar veren define avcıları gibi göktaşı avcıları da var; pek çoğu kuyrukluyıldızlardan ya da asteroitlerden, bazıları da Ay ya da Mars gibi gezegenlerden çarpma etkisiyle fırlayıp gelen göktaşlarından sebepleniyorlar.
***
Bu göktaşı avcılarından birinin 16 Kasım 2023’te Nijer’in Sahra Çölü bölgesinde bulduğu bir meteor, geçenlerde Sotheby’s New York’ta düzenlenen müzayedede 5,3 milyon ABD dolarına satılarak kendi alanında bir rekor kırdı. Ama herhangi bir göktaşı değil bu; dünyamıza Mars gezegeninden düşen en büyük meteor, başka bir deyişle gökten başımıza düşen en büyük taş!
Mars’ın yüzeyinden şiddetli bir asteroid çarpması sonucunda koptuğu sanılan, uzay ve zaman içindeki yolculuğunda bildik bilinmedik sayısız hava etkisine uğrayan, 24,67 kilogram ağırlığındaki bu göktaşının kızılımsı renginin, yüzeyindeki demir oksitten dolayı Kızıl Gezegen diye de bilinen Mars’la bağlantısını gözler görülür biçimde ortaya koyduğu söyleniyor.
***
Bu haber, Mars gezegeninin insanların hayal ve akıl gücündeki uzun geçmişini belleğimde yeniden gündeme getirdi.
Sumerler’in savaş ve yıkım tanrısı Mars. Mezopotamya metinlerinde “ölülerin yazgısını belirleyen yıldız”. Eski Mısır gökbilimcilerinin kayıtlarında “gece göğünde gezinen bir nesne”. Babillilerin gözlemlerinde, 79 yılda bir 37 kavuşum dönemi geçiren bir gezegen. Yüzyıllar sonra Eski Roma’da da önem bakımından Jüpiter’den hemen sonra gelen savaş tanrısı. Yer’den teleskopla yapılan gözlemler…
Bir başka gezegende bir başka hayatı bulmanın arayışları… Ve sonunda, Mars’ın yüzeyinin fotoğraflarını çekerek Yer’e gönderen uzay araçları. Mars’ın yüzeyine inen aygıtlarla yapılan deneyler. Uzay sondalarından elde edilen bilgiler. Gezegenin yüzeyine konan iniş aracında yapılan çözümlemeler…
Mars’la ilişkilerimiz, eski çağlardan günümüze insanlığın merak ve hayallerle başlayan, bilim yoluyla gerçeklere ulaşan yolculuğunun bir parçası. Yine de, onca teknolojik gelişmeye karşın, Kepler’in soruları hâlâ tam olarak yanıtlanmış değil: “Peki, bu Dünyalarda hayat varsa oralarda kimler yaşıyor? Dünya’nın Efendileri biz miyiz, yoksa onlar mı?”
***

Bütün bunların ötesinde, Mars dendi mi beni derinden etkileyen iki roman var. Biri, H. G. Wells’in 1898’de yayımlanan Dünyalar Savaşı adlı romanı; öbürü de Ray Bradbury’nin 1950’de yayımlanan Mars Yıllıkları adlı yapıtı.
***
Orson Welles’in, 1938’de, Wells’in Dünyalar Savaşı adlı romanından esinlenerek yaptığı bir radyo programı ortalığı birbirine katmıştı. Olağan bir haber programı izlenimi uyandıran yayında Welles “Marslıların New Jersey’ye saldırdıklarını” duyurmuş, bunun bir haber programı taklidi olduğunu anlayamayan pek çok dinleyici haberin gerçek olduğunu sanarak ürküye kapılmış, dehşet içinde sokaklara fırlamıştı. Oysa yaklaşık bir yıl sonra emperyalizmin dünya devletleri amansız bir kapışmaya tutuşacaklar, uygarlığın onca gelişmesine karşın birbirlerini boğazlayacaklar, dünyayı Marslılar değil büyük devletlerin orduları istila edecekti.

***
İnsan uygarlığı ve teknolojisinin vardığı aşamayı Zaman Makinesi ve Ay’da İlk İnsanlar gibi yapıtlarında yüreklilikle sorgulamaktan çekinmeyen Wells, Dünyalılar ile dünya dışı varlıklar arasındaki çatışmayı ayrıntılarıyla öyküleştiren Dünyalar Savaşı’nın pek çok yerinde insan soyuna yönelttiği eleştirel bakışı gizlememiş, Londra dolayları Marslıların ölümcül Isı Işınları ve zehirli Kara Dumanının en ağır saldırısı altındayken bile insanların acımasızlığını dile getirmekten kaçınmamıştı:
“Üstelik onları [Marslıları] acımasızca yargılamaya kalkmadan, bizim kendi cinsimizin de yalnızca soyu tükenmiş olan bizon ve dodo kuşu gibi hayvanlara değil, kendinden aşağı gördüğü ırklara da ne kadar gaddarca ve kıyasıya bir kıyım uyguladığını da unutmamalıyız. Tasmanların (…), Avrupalı göçmenlerin elli yıl boyunca yürüttükleri bir yok etme savaşı sonucunda kökleri kazınmıştı. Merhamet havariliği bize mi kalmış ki, Marslıların aynı ruhla savaşmalarından yakınalım?”
Günümüz insanının olağanüstü teknolojik gelişmelerle uzayı keşfederken, aynı ya da benzer teknolojik gelişmeler sonucunda üstünde yaşadığı dünyayı yok oluşa doğru sürükleyişindeki ikileminin gizlerini Wells’in romanlarında sezmek mümkün. Dünyalar Savaşı da, bu gizleri aralayabileceğimiz az bulunur yapıtlardan biri.
Dönemine göre müthiş bir düşgücünün ürünü olan Dünyalar Savaşı, zamanla yalnızca sinema ve başka edebiyat yapıtlarına esin kaynağı olmakla kalmayacak, bilim insanlarının çalışmalarını da etkileyecekti. Wells’in bu romanından esin alan modern roket teknolojisinin yaratıcısı ABD’li mucit Robert Hutchings Goddard, ilk sıvı yakıtlı roket ve tepkili roket motorunu geliştirecek, bunun sonucunda Apollo-11, Dünyalar Savaşı’nın yayımlanışından yetmiş bir yıl sonra, 1969’da Ay’a inecek, Ay’da İlk İnsanlar’ın yazarının “kehanet”i gerçekleşecek, astronot Neil Armstrong Ay’ın yüzeyine ayak basan ilk insan olacaktı.
***
Olağanüstü bir hayalgücüyle donatılmış bilimkurgu öykülerinde, denetimden çıkmış teknolojinin içerdiği tehlikelerin bilinci ile toplumsal eleştiriyi harmanlayan Ray Bradbury, birçoklarınca türünün klasiklerinden sayılan Mars Yıllıkları’nda, açgözlü Dünyalıların bozulmamış bir Mars uygarlığını sömürmesini ve yozlaştırmasını anlatır.
Nükleer savaş sonunda yıkıma uğrayan Dünya’dan ayrılan Amerikalılar, Marslıların yaşadığı bu gezegeni keşfedip buraya yerleştiklerinde, içlerinden biri şöyle der:
“Biz Dünyalılar güzelim şeyleri mahvetme konusunda çok becerikliyizdir. Mısır’daki Karnak tapınağının orta yerinde sosisli sandviç tezgâhları açmamamızın biricik nedeni, sapa bir yerde bulunması ve satışa elverişli olmaması. Üstelik Mısır Dünya’nın küçük bir parçası. Ama burada her şey çok eski bir zamandan kalma ve farklı; bir yere inmeli ve orayı bozmaya başlamalıyız. Kanala Rockefeller Kanalı, dağa Kral George Dağı, denize Dupont Denizi diyeceğiz, kentlere Roosevelt, Lincoln ve Coolidge adlarını vereceğiz ve buraların gerçek adları varken bu hiç de doğru olmayacak…”
İnsan, Mars’a da gitse, korkularını, kaygılarını, düşkünlüklerini, tek sözcükle kendini yanında götürür. Bradbury, insanı, Mars üstünden kendi kendiyle yüzleştirir…
***
Yoksa, Mars’tan dünyamıza yağan göktaşları da, bizi bize hatırlatan, bizi kendimizle yüzleştiren, bize ayna tutan birer işaret mi? Onları açık artırmaya çıkarıp servete dönüştürmemiz bile bunu göstermiyor mu?


